Bir Yazar Adayına Mektuplar: 32 Günü Yazarak Karşılamak | Ferdiun Andaç

Ekim 27, 2026

Bir Yazar Adayına Mektuplar: 32 Günü Yazarak Karşılamak | Ferdiun Andaç

“Yaratıcı bir yazarın işi dilin bütün imkânlarını kullanmak ve onu sonuna kadar zorlamaktır.”

— Ranajit Guha

Günü karşılayan sözün ardına düşüyorsun. Gidip yeni bir mekanda yazmak, yazarken okumak neredeyse senin çalışma düsturun. Bunu da aktarmak, taşımak istiyorsun her yazana. Yeni bir ses deneyerek üstelik.

Oluş, Bakış İzleri

Sürüklenilen yerde oluş ve bakışın izlerine dönüyorsun yüzünü.

Sözcüklerin çağırmadığı bir yer…

Dindirdin arayışlarını. Gene de, ötede bir yerdeliğin burukluğu var her halinde…

Bu döngüsel çelişkiler yumağında duruşunu bunlardan biriyle karşılamak istiyorsun yalnızca.

Huxley’i okuma istencinde algı düzleminin gizilliğini görmek yatıyor. Yani o “zihinsel durum”un ne’liğine bakmak istiyorsun.

Kuşkusuz algı gösterir.

Bunun bir ivmesi gerek… Bir tür akkorlaşma hali…

Farkındalık durumudur yazdıran, dahası seni o kıyıya getiren…

Altını çizdiğin şu tümceyi bir yerde unutmak istiyorsun:

“Zihnin algılayışını varoluşun yoğunluğu, belirginliğin derinliği, bir düzen içindeki ilişkiler şeklinde yapar.” (s. 15)

Varlık ve anlamı sorguladığın bir kıyıda, tutup çekivermişti kendi dünyasına.

Sürüklenişti.

Bilinçsizce bir an, yükselen dalganın taşırdığı bir durum…

Öncesini/sonrasını pek düşünmeden atılan adımın alıp seni götürmesi…

Değişkenlilik hali…

Yeni hayat özlemi…

Bütünleşme hayali…

Algı düzeyini geliştirme ortamı…

Zoru gördün, kolaya bağlandın, imkânsıza tutundun…

Evet, en çok da bu tutunma hâliyle gezindiren seni…

Çoğalacaktı sözcüklerin…

Yaratılan o yer/mekân eyleştirmişti seni… Sonra gördün ki; yitirilen duyguların duvarlarıydı her biri… Saklı tutan, göstermeyen, köleleştiren…

Nesnelerin keşfinden söz ediyordu sana dostun…

Kendini sürgün kıldığı kentin kıyısında yaşıyordu. Önce bir bahçe kurmuş, toprağa bağlanmayı öğrenmişti… Ardından nesneler…

Pazaryerlerini, antikacıları gezmeye başlamıştı… Seçip aldıklarını elden geçirip yenileştirirken; farklı dünyalara da yolculuklara çıkmıştı.

Bir anda yaşama alanının/alanlarının genişlediğinden söz etmişti.

Elinde tuttuğu nesnenin ne olduğu, ne işe yaradığı, ne için/nasıl kullanıldığını öğrenince yaşama bilgisinin eksikliğini gözler.

Öğrendikçe gitmeyi, insanlara yakın olmayı seçer.

Kendini bir tür algı kapılarından geçirdiğini anlatıyordu.

Onun bu keşfine yüzünü dönmüş, “VAR OLAN BİR ŞEY” i yazmaya yönelmiştin.

“Nesnel dünya”yla farklı bir boyutta kurulan ilişkinin taşıdıklarına bakmak istiyordum sende…

Biçimler, formlar, yüzeyler… en temel kaygısı olmuştu…

Bakıp dokundukça algısı değişiyor, düşünce derinliği farklılaşıyordu…

Saflaşma ve masumiyet duygusunun onu çekip içine aldığı algı dünyası hayatını yeniden kurmaya yönelttiği gibi, farklı yolculuklara da çıkmaya başlar.

Bekleyen değil, giden olmayı seçer.

Gene farklı satırların yansılarına dönüyorsun bu arada:

“Ama baktıkça bu saf estetik Kübist bakış açısı, ancak gerçeğin kutsal görüntüsü olarak tanımlayabileceğim bir bakışa bıraktı yerini.” (s. 16)

Bahçedeki görünümün başkalaştığını yazmıştı sana…

Bir harabeyi andırıyordu, o evde yokken çıkıp şöyle bir kolaçan ettiğinde… Birkaç adım sonra gerisin geri dönmüş, onun “mültecilik” hâliyle örtüşen görüntüye dayanamadığını derinden hissetmiştin…

İğretilik, tutunamama hâli… Seni çekip almıştı oradan, kent merkezine götürmüştü. O günlerde bunun, tüm bunların farkında olduğunu ima edercesine yazmış, anlatmıştı sonraki değişimi.

“Önce evden, sonra da bahçeden başladık. Tatyana el vermişti, kendimizi yeniden doğmuş gibi hissetmiştik” demişti bir yerde de…

“Çiçekleri burada keşfettim, toprağa dokunmanın verdiği güveni ruhumda hissettim…” sözleri, kendine dönmene yetmişti… Nasıl da uzaklaştırmıştın kendini o yerlerden… İzleyen, bakan… dokunmadan duran, yüksünmelerine bahane uyduran hâline dışarıdan baktın. Hiç de sevmedin kendini…

Sonra avuntu çadırına yönelttin duygularını:

“Ben yalnızım, Tatyana’sı var onun…”

Yaşama cesaretinin ona kendini oraya ait hissetme duygusunu vermesine için için gıpta ettin…

Kendisine bahçede bir masa yaptığı upuzun asmaların gölgesinde, ‘uzan üzerinde yat’ demişti… Eklemişti de; ‘orada her şey yapılabilir… Birkaç aileyi buluşturur, birkaç işe alan açar, birkaç günün ağırlığını çeker’; ‘yaşamayı öğretir’ demeyi eklemeden de edememişti.

Gözünde canlandırmıştın o masayı…

“İsa’nın akşam yemeği” gelmişti aklına…

“Ama hayır!” demiştin; bunun dört yanlı, dört mevsimi hissettiren bir yeri olduğunu hatırlatan sözlerini hatırlamıştın dostunun. Sen de ona yazmıştın: “Kuzey, Güney, Batı, Doğu… Bana hangi kıyıyı ayırdın…”

“Doğu ucundasın… Orası incire, zeytine, nara yakın, güneş hep karşında olacak…”

Sonra, neden iskemlelerden hiç söz etmediğini hatırlatmıştın bir mektubunda.

Bunu özellikle gelip görmene bıraktığını belirtmişti… On üç sandalye… On üçü de ayrı biçim, ayrı renk ve ayrı minderlerle masayı çevrelemişti…

*

Art-Alan Yolculuğu

Hatırlamaya kapı aralayan metinlerden uzaklaştırıyorsun kendini.

Yaşanmışlık, bazen, hatırlamayı istemez. Yaralayıcı geldiği için değil; bilincin arka planını altüst ettiği için uzak dururdun…

Karşılıklı yazılanlar… Kesintiye uğrasa da, aranızdaki sıcaklığı dillendiren bir bağdı.

İsterdin ki; oradan açılan yol/kanal taşıyıcı bir zamanın dili olsun aranızda.

Çünkü, ikiniz de algılara dönmüştünüz yüzünüzü. Biliyordunuz ki; giderek varılmıyor, yaşanarak çoğalıp zenginleşebiliyor insan.

Gidip varmak bir sondu. İstençsizlikti sonra. Bir tamamlanan hat gibi.

Altını çizdiğin satırlara dönüyorsun şimdi: Varlığın kendini açığa vurduğu yolculuklardaymışçasına, oradan yansıyan düşünce kıpırtılarındasın:

“Nesnelerle ilişkimiz mesafeli değildir, her nesne vücudumuza ve yaşamımıza seslenir, insan özelliklerine bürünür (uysal olur, tatlı olur, düşmanca olur, bize karşı koyar…); tersi de geçerlidir, bu nesneler sevdiğimiz ya da nefret ettiğimiz davranışların simgeleri gibi yaşarlar içimizde.” (*)

Orada duymak, hatta görmek istediğin varlığın sesi, yüzün yansıması…

Belleğinde taşınan imgeyi, bir tür ikon gibi, bakışlarına da tutsak kılmayı hiçbir tutkuyla açıklayamıyordun artık.

Tutku ve sürükleniş…

Hatırlamak istemediğin anlarda da karşına çıkan işaretler, renkler, kokular seni o güne, ‘geçmeyen geçmiş’e taşıyordu.

Sense, şaşkınlıkla; oradan yansıyan seslere dönüyorsun yüzünü, bakmak görmek için değil; ötedeki ıssızlığın ne olduğunu anlamak için yoruyorsun gözlerini…

(*) Algılanan Dünya, Maurice Merleau-Ponty, s. 31, Çev.: Ömer Aygün, 2005, Metis Yay.

Yorum yapın