İlk Adımlar: Alican Bayar | Hande Emekçi

Ekim 23, 2026

İlk Adımlar: Alican Bayar | Hande Emekçi

Söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, Masa Kitap’tan çıkan “Ucube” adlı ilk kitabı ile Alican Bayar.

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?  Kitaplarla ve yazmakla olan ilişkiniz nasıl başladı?

1993 İzmir doğumluyum. Özellikle yirmili yaşlarımda, biraz kendimi tanımak, geliştirmek ve hayatı farklı yerlerinden gözlemlemek amacıyla İstanbul’da ve başka şehirlerde yaşadım, dolaştım. Şimdilerde yeniden doğduğum şehir İzmir’deyim. Karşıyaka Belediyesi’nde kültür merkezi sorumlusu olarak çalışıyorum.

Kitaplarla ilişkim çocukluk yıllarıma kadar uzanıyor ama bilinçli bir okur olma serüvenimin lise yıllarında başladığını söyleyebilirim. O dönem arkadaşlarımla kendi aramızda güzel bir okuma yarışına girerdik. Birbirimizin okuduklarına, bildiklerine imrenirdik. Bu imrenme bizi kıskançlıktan çok meraka, merak da daha fazla okumaya götürürdü. Sanırım o yıllarda edebiyatın yalnızca bireysel bir uğraş değil, insanlar arasında kurulabilen güçlü bir bağ olduğunu da fark ettim.

Yazmaya başlamamda ise lise birinci sınıfta karşılaştığım Ömer Hayyam’ın Rubailer’inin önemli bir yeri var. Hayyam’ın hayata, insana, ölüme ve varoluşa bakışı beni çok etkilemişti. Birkaç dizeyle insanın zihninde koca bir dünya açılabileceğini görmek, benim için oldukça sarsıcı bir keşifti. Sanırım yazının gücünü ilk kez o zaman bu kadar yakından hissettim.

Sonrasında küçük küçük şiirler yazmaya, bunları yerel dergilerde yayımlamaya başladım. Üniversite yıllarımda şiirin yanına öykü de eklendi. Çeşitli yazı atölyelerine katıldım. Kendimi bu işin çırağı olarak gördüm ve açıkçası o çıraklık duygusunu hep sevdim. Çünkü edebiyatın, insan öğrendikçe ne kadar az bildiğini fark ettiği alanlardan biri olduğunu düşünüyorum.

2014 yılı civarında Küçük İskender’le tanışmam ise yazı hayatımın önemli dönemeçlerinden biri oldu. Önce şiir atölyesinde öğrencisi oldum, ardından kendisine asistanlık yapma ve onunla birlikte pek çok edebiyat etkinliğine katılma fırsatı buldum. Ondan yalnızca şiire ilişkin şeyler öğrenmedim; edebiyatın süreklilik, emek ve disiplin gerektiren tarafını da gördüm. Dergilerde düzenli yazmanın, bir yazarın kendi sesini oluşturmasında ve okurla bağ kurmasında ne kadar önemli olduğunu da büyük ölçüde ondan öğrendim.

Sonrasında Masa Dergi‘nin kurucu yazarları arasında yer aldım. Masa Kitap’ın sahibi Gamze İyem’le de bu süreçte hem çalışma arkadaşlığımız hem dostluğumuz gelişti. Gamze, yazı hayatım boyunca beni heyecanlandıran, cesaretlendiren ve yazmaya teşvik eden önemli insanlardan biri oldu. Edebiyat yolculuğumda böyle insanların varlığını her zaman büyük bir şans olarak gördüm.

Ardından farklı dergilerde yazmaya, okumaya, öğrenmeye ve kendi anlatım dilimi geliştirmeye devam ettim. Bütün bu süreç de beni bugün Ucube‘ye kadar getirdi.

Aslında geriye dönüp baktığımda yazarlık serüvenimi tek bir başlangıca ya da kırılma anına bağlayamıyorum. Biraz okuduğum kitapların, biraz tanıdığım insanların, biraz yaşadığım şehirlerin, biraz da hayatın bana gösterdiklerinin toplamı gibi geliyor. Çünkü insan yalnızca okuduklarından değil, karşılaştığı insanlardan, girdiği sokaklardan, hatta bazen hiçbir şey olmadan geçirdiğini sandığı günlerden de bir şeyler öğreniyor. Sanırım bütün bunlar zamanla yazdıklarımın bir parçasına dönüştü.

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma sürecinde neler yaşadınız?

Ucube isminin bende uyandırdığı en güçlü düşünce, insanların normal kabul ettikleriyle anormal olarak gördükleri arasındaki sınırın ne kadar belirsiz olduğuydu. Çünkü insan çoğu zaman anlamadığı şeyi dışlar, kendisine benzemeyeni garipser. Oysa herkesin başkalarından sakladığı, belki kendisinin bile yüzleşmek istemediği tarafları vardır.

Ben edebiyatın biraz da bu anlamda hayatı, insanı irdelemesini seviyorum. İnsanların görünmek istedikleri hâlleriyle değil, görünmekten korktukları hâlleriyle…

Yazma sürecinde benim için önemli olan yalnızca olayları anlatmak değildi. Karakterlerin davranışlarının arkasındaki psikolojik nedenleri, kendi içlerinde kurdukları savunma mekanizmalarını ve çelişkilerini de görünür kılmak istedim. Çünkü bazen insanın başına gelenlerden çok, başına gelenleri kendi zihninde nasıl meşrulaştırdığı daha büyük bir hikâyedir.

Kitabınızı tamamladıktan sonra yayınevi bulma süreciniz nasıl geçti? Kitabınızı basmaya karar veren yayıneviyle yaşadığınız süreç nasıldı?

Aslında benim için klasik anlamda bir yayınevi bulma süreci yaşanmadı. Masakitap henüz yayın hayatına başlamadan önce, Masa Dergi’nin kurucu yazarları arasındaydım. Dolayısıyla Masa’yla hikâyemiz, Ucube‘nin ortaya çıkışından çok daha eskiye dayanıyor. Birlikte çalıştığımız, edebiyat üzerine düşündüğümüz, ürettiğimiz ve zaman içerisinde dostluklar kurduğumuz uzun bir geçmişimiz var.

Ancak bu yakınlık, kitabımın yayımlanma sürecini benim açımdan daha kolay değil, aksine daha fazla sorumluluk hissettiğim bir hâle getirdi. Çünkü insanın içinde bulunduğu, emek verdiği ve kendisini ait hissettiği bir yapının karşısına kendi eseriyle çıkması, başka türlü bir heyecan ve kaygı yaratıyor. Benim için önemli olan, Ucube‘nin bu geçmişten ve dostluklardan bağımsız olarak da yayımlanmaya değer bulunmasıydı. Kitabın kendi edebî gücüyle kabul görmesini, Masa Kitap’ın yayın çizgisi içerisinde kendisine hak ettiği yeri bulmasını istedim.

Ve üzerimde güzel bir baskı kuran, beni ateşlendiren Masakitap’ın sahibi Gamze İyem’e sonsuz teşekkür ederim.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Kitapta sizi en çok etkileyen bölüm hangisi?

Ucube’deki bütün karakterler beni etkiliyor. Çünkü gerçekler. Her biri hayatın bir yerinden, çoğu zaman görmezden geldiğimiz insanlardan, sokaklardan, yaşanmışlıklardan geliyor. Ama beni hem güldüren hem şaşırtan hem de telaşlandıran bir öykü söylemem gerekirse Ucuz Pansiyon Rapsodisi diyebilirim. Yine de onu diğerlerinden ayırmak istemem. Çünkü her karakterin, her hikâyenin bende başka bir karşılığı var.

Dijitalleştikçe gerçek hayattan uzaklaştığımızı düşünüyorum. Sokaktan, insanlardan, birbirimizin hayatına dokunmaktan uzaklaşıyoruz. Hayatı giderek daha fazla ekranlardan izliyor, daha az içinde yaşıyoruz. Belki de bu yüzden gerçek hayatın kendisi bize giderek daha tuhaf, daha şaşırtıcı gelmeye başladı. Oysa benim karakterlerim için kitapta yaşanan hemen her şey olağan, sıradan, hatta normal. Çünkü insanın neyi normal kabul ettiği, biraz da nelere maruz kalarak yaşadığıyla ilgili. Birinin felaketi, başka birinin gündelik hayatı olabiliyor.

Ben biraz da bu normalleşmenin peşindeyim. İnsan neye alışır, ne kadarına katlanır, hangi noktadan sonra şaşırmayı bırakır? Çünkü bazen insanın başına gelenlerden daha ürkütücü olan, başına gelenlere artık şaşırmamasıdır.

Kitabın bir yerinde buna şöyle atıfta bulunuyorum:“Ben dünyadaki bütün sonuçlar karşısında şaşırmadan durabilecek tek adamım. Şaşırmamak bazen meziyet değil, bir yorgunluk biçimi de olabiliyor aslında. Her şeyin kabulüne hazırım, bu bazen büyük bir avantaj oluyor. Kalabalıkta birinin sakinliğini koruması her zaman karizmatik gelmiştir.”

Aslında Ucube’de anlatmaya çalıştığım şeylerden biri de bu: İnsan bazen yaşadıklarının ağırlığıyla değil, o ağırlığı artık hissetmemeye başlamasıyla değişiyor. Ve bana kalırsa insanın en tuhaf tarafı da burada. Her şeye alışabiliyor. Kendi yıkımına bile.

 İlk kitabınızı yayımladıktan sonra yazarlık konusunda düşünceleriniz değişti mi?

Ben yazarlığı artık biraz daha fazla bir sorumluluk olarak görmeye başladım. Önce yazdığım karakterlere, sonra hayatın içinde gerçekten var olan ama henüz kimsenin anlatmadığı, gün yüzüne çıkmayı edebiyat aracılığıyla bekleyen onca hikâyeye karşı bir sorumluluk…

Çünkü hayat, edebiyatın henüz yetişemediği insanlarla ve hikâyelerle dolu. Kimi zaman yanından geçip gittiğimiz, kimi zaman görmezden geldiğimiz, kimi zaman da varlığından bile haberdar olmadığımız hayatlar bunlar. Ve ben her insanın, anlatılmaya değer bir hikâyesi olduğuna inanıyorum. Yalnızca büyük acıların, büyük başarıların ya da sıra dışı insanların değil; sıradanlığın, yenilginin, yanlışların, hatta bazen hiçbir yere varmayan hayatların da edebiyatta bir karşılığı olmalı.

Sonra kitabı alıp okuyan, beğenen, o karakterlerde kendinden bir şey bulan, okurken tebessüm eden, bazen durup düşünen herkese karşı da bir sorumluluk hissetmeye başladım. Çünkü yazarken insan çoğunlukla kendi dünyasıyla baş başa. Ama kitap yayımlandığında o dünya artık yalnızca size ait olmuyor. Hiç tanımadığınız insanların zihninde, duygularında, hatıralarında başka anlamlar kazanmaya başlıyor.

Sanırım yazarlığa bakışımda değişen şey tam olarak bu oldu. Önceden yazmak benim için bir anlatma ihtiyacıydı. Şimdi o ihtiyaç hâlâ yerinde duruyor ama yanına başka bir duygu eklendi: Anlatılmayı bekleyen hayatlara karşı duyduğum sorumluluk. Çünkü bazı insanların hikâyeleri, kimse onları anlatmadığı için yaşanmamış sayılmamalı.

Yeni bir kitap için çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz? Henüz kitabı yayımlanmamış yazarlara tavsiyeleriniz neler olur?

Yeni kitap için oluşturduğum taslaklar, üzerinde düşündüğüm hikâyeler var. Açıkçası pek duracağımı sanmıyorum. Elbette bir kitabın yayımlanmış olmasının insana verdiği heyecanın ve motivasyonun bunda etkisi vardır. Ama dünyada yayınevi diye bir şey olmasaydı da ben yine yazardım. Çünkü yazmaya başladığımda bir gün yayımlanacağım düşüncesiyle başlamadım. Yazmak benim için bir sonuca ulaşma çabasından çok, bir ihtiyaçtı. Hâlâ da öyle. Bazı insanlar yaşadıklarını konuşarak, bazıları susarak anlamlandırır. Ben biraz da yazarak anlamaya çalışıyorum. Hem insanı hem hayatı hem de kendimi.

Henüz kitabı yayımlanmamış olanlara da öncelikle bunu tavsiye ederim: Yazmaktan vazgeçmesinler. Ama yalnızca bir kitapları olsun diye de yazmasınlar. Çünkü bence yazarlık, bir kitabın kapağında isminizin yazmasıyla başlamıyor. Ondan çok daha önce, kimsenin okumadığı, kimsenin bilmediği, belki de hiçbir zaman yayımlanmayacak sayfaların başında başlıyor.

Kendi seslerini, kendi anlatım biçimlerini bulmaya çalışsınlar. Başkalarından etkilenmekten korkmasınlar ama başkalarına benzemeyi de amaç edinmesinler. Çünkü edebiyatta insanın kendine ait bir cümle kurabilmesi, bazen yüzlerce sayfa yazmasından daha kıymetli olabiliyor. Yazı, yazarak gelişir. Okuyarak, gözlemleyerek, yaşayarak ve bazen yazdıklarınızdan vazgeçmeyi öğrenerek de gelişir. Üstelik bu gelişim, kitabınız yayımlandığında sona ermez. Belki de asıl o zaman başka bir aşamaya geçer.

Bir de edebiyat dergilerinde mutlaka yer almaya, öykülerini, yazılarını yayımlatmaya çalışsınlar. Hem edebiyat dünyasının içinde olmak hem başka kalemlerle, başka düşüncelerle karşılaşmak hem de zamanla kendi okur kitlenizi oluşturmak açısından bunu çok önemsiyorum. En azından kendi deneyimimden ve gözlemlerimden çıkardığım sonuç bu.

Sonuçta yayımlanmak elbette güzel bir şey. İnsanın emeğinin somut bir karşılık bulması, yazdıklarının hiç tanımadığı insanlara ulaşması çok kıymetli. Ama yazmanın değerini yalnızca yayımlanmakla ölçmemek gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir kitabın yayımlanması, yazarlığın varış noktası değil; uzun bir yolculuğun duraklarından yalnızca biri.

Yorum yapın