
“Eksiksiz bir hayat…”
Bir romana epigraf olarak alınan bu üç sözcüğün altını çiziyor, bir süreliğine onlara takılıp kalıyorum.
Kurduğum ya da öyle sandığım bir hayatın kıyısında durup bakıyorum güne, zamana, anın kuşatıcılığına…
Süregiden günlerin birbirine benzemesi hangimizi ürkütmez, hangimizi korku barınaklarında gezdirmez ki?
Hele hele “öteki ses”e kapıldığımız ya da onun arayışında olduğumuz anlar yok mu?
Gene de “arayış” bir kıpırtı, bir yol alma devinimidir. Kendi olma yolculuğunda bakışınızı sürekli yeniler; demem o ki, soluklanıp gününüzü/zamanınızı renklendirerek yol alırken yaşadığınız anı tamamlarsınız.
Bir eksiği giderme/kapatma çabası da değildir bu. O sürer, sürmelidir, ki “yeni hayat”ın özlemi hep içinizde filize dursun.
Aramak, kimi zaman bulmaktan çok kendini yolda yeniden kurmaktır; insan belki eksikliğini kapatamaz ama onunla yaşayacak dili bulur.
Ben de bu düşüncelerle, kentin sokaklarında gezinip durdum; bir alışveriş merkezine gittim. Kendime izleyebileceğim/izletebileceğim bir film beğendiremedim. Kitapçıları gezdim. Gözlerim yeniler arasında “iyi edebiyat”ı aradı, bulamadı. Üstelemedim; bakışlarım başka raflarda gezinsin diye…
Bir kitabı evirip çevirdim; arka kapak yazısını okudum, sunuşuna göz attım.
Bir türlü hiçbir şeyi beğendiremiyordum kendime. Gene de bir kitabı daha çekip aldım raftan: “Bir Klinisyen Olarak Freud” (Florence Quartier, Çev.: Burcu Aliefendioğlu).

Size söz ediyorum burada ya, sevgili okurum; şu cebelleştiğim ‘Dünyayı Saran Sessizliğin’ romanım, hani yazadurduğum…
Taşraya kapanıp yaşayan kahramanım—ki o da bir psikanalist—onca yer eskitip, zaman aşındırıp, ilişki tükettikten sonra gelip çocukluk kentine kapanmış ve artık var olmayan “eşraf”tan biri kesilmiştir… Hayatın dip dalgasını derinden hisseder. Ama o ürküntüsünü yazarak gidermek ister. Önceleri kendisi için yazar. Sonra da takma adlar kullanarak yazılarını gazete ve dergilerde yayımlamaya başlar.
Bir süre sonra gördüklerini, hissettiklerini, tanık olduklarını yazmaya başlar.
Dünle bugün arasına sıkışıp kalmışlığının sırlı yanlarından biri de taşradaki kliniğidir.
O da var olma, tutunma derdindedir.
Aslında istediği “eksiksiz bir hayat” değildir; çünkü böyle bir şeyin olmadığını biliyordur. Ama o hayata doğru yapılan yolculuğun iyileştirici olduğuna inandırmıştır kendini.
Doğrusu, bu kitapla karşılaşınca ne sevindim ne sevindim… Kendimi sevdiğim tatlarla ödüllendirmek istedim. Bu kez de o tadın arayıcısı kesildim. Neyse ki ne aradığımı biliyordum. Beyaz örtülü bir masaya kuruldum; kitabımı okşayarak açıp okumaya başladım bile.
Bir talaş böreğiyle ayran, ardından da aşure söyledim.
Gelip konumlandığım bu yerde, kitabın “Mutlak Bir Gereklilik Olarak Konumlanmak” bölümünü didikleyerek okumaya verdim kendimi.
İç Sesin Tınısıyla Yazmak
Sık sık yazıdan geçiriyorum kendimi, tıpkı her gün okumalardan geçirdiğim gibi.
Bir yerden bir yere gidip gelirken her geçen gün çantalarımın ağırlığının artması da biraz bundan.
Kitaplar… Defterler… Dosyalar…
Aracımın bagajı ve koltukları küçük bir “yazı evi” sanki! Durup eğleneceğim bir yerde ya da bir çalışma ortamında, okuduklarımın, yazadurduklarımın hâlihazırda yanı başımda olmasını isterim; sıcağı sıcağına el atabileyim diye. Onlara dokunmadığım anlar olsa da her zaman yakınımda olmaları bana iyi gelir.
Bazen başka bir ses, iz ya da söz çekip alır beni; kitaplarla arama mesafe girer ama sürekli okumadan, yazmadan edemem…
Hiçbir günüm yok ki kalemlerimle baş başa kalmayayım ya da gözlerim kitap sayfalarına teslim olmasın.
İşim gücüm bunlar olduğundan değil, bunlarsız yapamadığımdan kendimi okumalara, yazmalara vermek kendi iç sesimi duyurur bana. Bundandır defterlerimin çokluğu, kalemlerimin renkliliği, çoğul okumalarımın çeşnisi.
İşte bugünün dökümü, sevgili yazarım:
OKUMA:
- Ben Sabaha Kadar Uyanığım, Cafer Modarres Sadeghi (çev.: Maral Jefroudi, Metis Yay.)
- Anahtar Sözcükler, Jean Baudrillard (çev.: Oğuz Adanır / Leyla Yıldırım, Paragraf Yay.)
- Jakob von Gunten, Robert Walser (çev.: Gül Gürtunca, Doğan Kitap)
- Dönüş Yok Artık, George Steiner (çev.: Yurdanur Salman, Adam Yay.)
YAZI:
- Kente Dair Yazmak (Yayımlanacak; Geçen Zamanın İzinde kitabımın öndeyişi)
- Bir Kente Dönmek, Bir Kente Bakmak
- Yurtsuzluk / Yersizlik
- Yıkıntılardan Geçmek (Bu üç yazı, aynı kitabın son deyişini oluşturuyor.)
- Hatırlarken Erdal Öz’ü (Gazete yazım için)
- Ayrıca “günü gününe” günceme aldığım notlar,
- Okurken/Yazarken notlarım…
Bir güne sığdırıp sürdürebildiklerim…
Dış mekânlarda soluk aldığım anlarda ise iç sesin tınısına dönerek bir defter ve bir kalemle baş başa kalıyorum. Bu da benim için başka bir arayışın yolculuğuna çıkmak gibi oluyor…
Satır Aralarında Aradığım
Bazen okumaya yöneldiğim bir kitabı hiç bitirmek istemem; onunla çıktığım yolculuk son bulmasın isterim…
Bu, daha ilk sayfalarda kendini gösterir. Not almalarım, sözcüklerle alışverişim, satır aralarını da okuduğumun göstergesi olur.
Anlatılanların, sözü edilenlerin içe yansısı, durup düşünmeyi, bir de hatırlamayı getirip koyar önüme.
Kimi kez akıp giden bir metinden altını çizdiğim satırları çıkarıp defterime yazarım. Bir an uzaklaşırım okumaktan ve not aldığım şeyler üzerine düşünürüm.
Tıpkı şu an yaptığım gibi.
Ukrayna asıllı Brezilyalı romancı Clarice Lispector’un “G.H.’nin Çilesi” romanını dura eğlene okurken gördüm ki romanı bir roman gibi değil, bir düşünce yapıtında yol alırcasına okuyordum; birtakım kavramların/sözcüklerin anlamını düşünüyor, her bölümde yansıtılan düşünce ve duygu gerçekliklerine ilişkin çözümleyici notlar alıyordum. Derdim bir olay örgüsü aramak ya da karakter çatışmalarını çözümlemek değildi; metnin kurulma düşüncesinin ve dilsel zaman örgüsünün ötesine geçerek yeni bir anlam bulmaya/yaratmaya veriyordum kendimi.
Lispector’un, kendi yapıtları arasında yazarlık taleplerine en çok karşılık veren roman olarak “G.H.’nin Çilesi”ni anması da boşuna değildir.
“Düzeltmek, olası en iyi biçimi aramak demektir.” (s. 40)
“…nereden başlamalıyım?”
İşte yazı tam da orada başlıyor; yani insanın kendine yönelttiği bu sorunun eşiğinde, var olmanın kendi sesini aradığı yerde…

















