
John Steinbeck’in Cennetin Doğusu adlı romanı diziye uyarlanmışken, hikâyenin ardındaki yazara ve bu büyük romanı yazdığı günlere bakmak ilginç bir yolculuk sunuyor.
John Steinbeck romanı yazmaya başladığında, aklında sadece cılız bir fikir yoktu. Çocukluğunun Salinas Vadisi, annesinin ailesi, kendi çocukları, Kabil ve Habil’in hikâyesi, yıllardır zihninde dolaşan bir roman fikri ve bütün bunların altından geçen tek bir soru vardı: İnsan, kendisine biçilen iyilik ve kötülük arasında gerçekten seçim yapabilir mi?
Ama bütün bu büyük fikirlerin yanında çok daha küçük şeyler de vardı: Bir kalem, bir masa, bir köpek, bir defter ve bazı sabahlar, yazacak hiçbir şey bulamama korkusu.
Steinbeck’in Cennetin Doğusu’nu yazma sürecini anlatan günlük-mektuplar Journal of a Novel: The East of Eden Letters bu yüzden ilginç. Karşımıza yalnızca büyük bir romancı çıkmıyor: bazen takıntılı, bazen huzursuz, çocukça heyecanlanan, bazen de yazdığı kitabın karşısında korkuya kapılan bir adam.
Ve roman, tam da böyle bir hayatın içinden çıkıyor.
Romanın Doğuşu
Steinbeck romanı 1951’de yazmaya başlamış olsa da fikir o yıl doğmadı. Cennetin Doğusu birkaç yıldır zihninde büyüyordu. 1948’den itibaren Salinas’a dönmüş, eski gazetelere bakmış, çocukluğunun coğrafyasını ve ailesinin geçmişini araştırmıştı.
Steinbeck bu kitabı oğullarına yazmak istiyordu. Salinas Vadisi’ni çocuklarının hissedebilmesini istiyordu:
“Salinas Vadisi’ni ayrıntılı ama detaya boğmadan anlatmak istiyorum; öyle ki oranın gerçek bir hissi oluşsun. Görüntüler, sesler, kokular ve renkler olmalı; ama çocuklar okuyabilecekmiş gibi sadelikle yazılmalı.”
Bu yüzden Salinas yalnızca bir dekor değildir. Steinbeck çocukluğunun dünyasını kayda geçirmek ister, ama önemli bir sınır koyar:
“Ama bu kitap coğrafya hakkında değil, insanlar hakkında.”
Steinbeck romanın iskeletini şöyle tarif eder:
“Romanın iskeleti, o güçlü, derin ve insanı düşündüren Kabil ve Habil hikâyesine dayanıyor… Roman, İnsanlığın kendisini anlaması için hikâyeyi bir ölçü olarak kullanıyor…Dünyada tek bir hikâye olduğuna, yalnızca bir tane olduğuna inanıyorum.”
29 Ocak 1951: Büyük Siyah Defter
Romanın gerçek yazım macerası 29 Ocak 1951’de başlar.
Steinbeck’in editörü ve dostu Pascal Covici ona büyük, siyah bir defter verir. Steinbeck’in evindeki yavru bir köpeğin dişlediği kapağı dışında defter tertemizdir; Steinbeck umutla ve biraz da korkuyla şöyle yazar:
“Umarım onu senin istediğin gibi doldurabilirim.”
Romanı yazmaya başlamadan önce her şeyin mükemmel olması gerektiği düşüncesine kapılır. İyi bir kalem. İyi kağıt. İyi ışık. İyi bir sandalye: “Yeni masamdan ve etrafımdaki bütün eşyalarımdan çok mutluyum. Hiç bu kadar rahat bir çalışma düzenim olmamıştı. Artık her şeyim olduğuna göre, bakalım bende neler var?”
Steinbeck defterin sol sayfalarına Pascal Covici’ye mektuplar yazmaya başlar. Journal of a Novel: The East of Eden Letters bu mektuplardan oluşur. Bu mektuplar hem otobiyografik bir günlük hem de bir “yazar atölyesi” gibidir.
Sağ sayfalarda ise roman vardır. Steinbeck her sabah önce Covici’yle konuşuyormuş gibi yazar, sonra romana geçer. Steinbeck bunun nedenini bir beyzbol benzetmesiyle açıklar: “Zihinsel kolumu iyi bir oyuna hazırlamak.”
“Mükemmel” Kalem Arayışı
Steinbeck’in yazma sürecindeki en sevimli takıntılardan biri kalemleridir. Hatta kalemlerle uğraşmasını kendi “eksantrikliği” olarak görür. Bu yalnızca pratik bir tercih değildir. Steinbeck kalemleri yazma ritüelinin parçası hâline getirir.
Cennetin Doğusu’nu yazdığı dönemde özellikle Mongol 2 3/8 F kalemlerini tercih eder. Kalemleri o kadar yoğun kullanır ki, bir röportajında günde en az altmış kalem tükettiğini söyler. Daha sonra Blackwing kalemleriyle tanışır “Yeni bir kalem keşfettim; şimdiye kadar kullandıklarımın en iyisi. Elbette fiyatı da üç katı ama siyah ve yumuşak, üstelik ucu kırılmıyor. Sanırım bundan sonra hep bunları kullanacağım. Adı Blackwing gerçekten kâğıdın üzerinde kayıp gidiyorlar.” diye yazar.
Sonraki yıllarda oğlu Thom Steinbeck’in anlattıkları bu takıntıyı daha da detaylandırır. Babasının her sabah 24 kalemi otomatik bir kalemtıraşla çok sivri şekilde açıp (yazısı çok küçük olduğu için adeta cerrahi bıçak kadar inceltmek ihtiyacı duyar) uçları yukarı şekilde kalemliğe yerleştirip, kalem ucu sivriliğini yitirince, onu ters şekilde başka bir kutuya koyup yenisini aldığını anlatır. Bazı günler yüzün üzerinde kalem kullandığı bile olurdu der.
Steinbeck’in kalemlerinin de bir ömrü vardı: Kalemin silgisini tutan metal kısım yazarken eline değmeye başladığında onu emekliye ayırıyordu. Bu sınır, yıllar içinde “Steinbeck length” olarak anılacaktır. Yeterince kısaldığında Steinbeck onu artık kullanmazdı. Thom, babasının bu belirli uzunluğa ulaşmış kalemlerini çocukken kendisinin aldığını anlatır.
Yazmadığı Günler
Steinbeck’in günlükleri, büyük bir romancının her sabah ilhamla oturup sayfaları doldurduğu fikrini bozuyor.
Ev taşımak, eşyaları düzenlemek, aile meseleleri, çocukları, günlük hayat…
Bütün bunlar aynı defterin içine sızıyordu.
Bir süre sonra Steinbeck, çalışmanın önündeki en büyük tehlikenin yalnızca tembellik olmadığını fark eder: hayatın kendisi.
20 Ağustos’ta verdiği ara sonrası romana dönerken romancılığın tuhaf doğasını çok iyi anlatan şu cümleyi yazar:
“Zihin çalışmaya nasıl direniyorsa, çalışmaya başladıktan sonra da durmaya aynı sertlikle direniyor.”
Ve ardından kendine not düşer:
“Gerçek hayatımın tüm dünyasını silip atacağım…”
Steinbeck bir noktada “Yazarlık, en iyi ihtimalle bile oldukça saçma bir iş.” diye yazar. Ona göre yazar, romanını yazabilmek için hayattan çekilir; sonra da ortaya çıkardığı eserin bir anlam taşıdığına kendini inandırmak zorunda kalır.
Romanın yazımı, önceden hazırlanmış kusursuz bir planın uygulanması gibi ilerlemez; daha çok Steinbeck’in romanla konuşması gibidir.
Hatta kendi yazarlık sürecini bazen bir çeşit işçilik denemeleri, uçuş denemeleri olarak görür.
Günlüklerinde süreci anlatan farklı ruh halleri bulunur:
“…Her zaman olduğu gibi ilk satırı yazma korkusunu yaşıyorum.”
“…Dün gece hikâyemin heyecanından uyuyamadım.”
“…Birkaç hafta depresiftim ama bana öyle geliyor ki bu depresyonlar eskisi kadar korkunç değil.”
“…Biraz fazla kiloluyum ve bu süreçte biraz kilo vermeye çalışacağım.”
“…Karnımda mutluluktan örülmüş, güzel altın renkli bir ışık var.”
Ve bir noktda romanın büyüdüğünü görür ve “Hem benim, hem de değil gibi” diye not düşer.
10 Ekim 1951’de, romanın bitmesine yalnızca birkaç hafta kala şunu yazar:
“Kısa bir süre sonra bitecek ve artık benim olmayacak.
Romanın Kutusu
Steinbeck hobi olarak marangozluk yapar. Bir gün Covici ona:
“Benim için bir şey yapsana.” der. Steinbeck: “Ne?” diye sorar.
“Bir kutu.”
“Ne koymak için?”
“Ne varsa.”
Steinbeck roman bitince gerçekten bir kutu yapar.
Ve el yazmasını içine koyar.
Üzerine de Covici’ye bir not bırakır:
“İşte kutun. Neredeyse sahip olduğum her şey içinde: Acı ve heyecan… iyi düşünceler ve kötü düşünceler… yaratmanın tarif edilemez sevinci. Ama yine de kutu dolu değil”
Steinbeck bu kitapta bildiği dünyanın tamamını bulundurmak istediğini söylemiştir.
Kendi başyapıtı olarak gördüğü romanı için “Sanırım şimdiye kadar yazdığım her şey, bir anlamda bunun için yaptığım bir hazırlıktı.” der.

















