
Kimsenin gözüne batmamak bir kusur mudur, yoksa günü gelince işe yarayacak bir maharet mi? Rana Demiriz’in Yıldız’da Bir Asır romanı bu soruyu Müzeyyen’in hayatına yerleştiriyor.
Genç Timaş etiketiyle eylül ayında yayımlanan Yıldız’da Bir Asır’ın yazarıRana Demiriz 95 doğumlu, 17 yaşında kadar dört roman yazarak Türkiye’nin en genç yazarı olmuş. 2013 yılında tam burslu olarak başladığı Koç Üniversitesinde Sanat Tarihi ve Arkeoloji ile Tarih Bölümlerini dereceyle bitirmiş. Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini 2022 yılında tamamlamış.
Müzeyyen, Müze-i Hümayun’da lahitleri fırçayla temizleyen, eserlerin çizimini yapan, gelen heyetlere bilgi veren bir genç kız; ama bütün bunları hiçbir unvan taşımadan, karşılık beklemeden yapıyor. Müzede bulunabilmesi babasının iznine, Osman Hamdi Bey’in de “bir zararı olmadığını” söylemesine bağlı. Kendini anlatırken “sahada tecrübesiz bir müze gönüllüsü” demekle yetiniyor; fikir beyan etmiyor, gözlüyor, not alıyor. Babası bir gün kararından vazgeçip onu Emirgan’daki ablasının yanına gönderir diye göze batmamaya çalışıyor. Sonra Sultan Abdülhamid, onun kendini korumak için edindiği bu alışkanlığı bir meziyet olarak görüyor. Huzuruna çağırdığında saydığı nitelikler arasında bunu “en önemlisi” diye ayırıyor: “Varlığın kimsenin gözüne batmamış.” Saraydan eski ve kıymetli bir eşya çalınmıştır; Müzeyyen’den de ne aradığını bilmeden onun izini sürmesi beklenir.
Roman, Fatih Sultan Mehmed’in, huzuruna dördüncü kez çıkmak için ısrar eden Venedik heyetini azarladığı bir girişle açılıyor. Heyet, Ayasofya yakınlarındaki bir sarnıçta “emaneti” olduğunu söylüyor; Fatih’in cevabı kesin: “Konstantiniyye’den, hele ki mezkûr sarnıçtan bir hacer dahi götürmenize rızam yoktur!” Ardından 1895 İstanbul’una, Müzeyyen’in dünyasına geçiyoruz. Yerebatan Sarnıcı’nda gizlice yürütülen araştırmada bulunan lahit, Yıldız Sarayı’ndaki hırsızlık, Efes’ten Viyana’ya götürülen eserler, “Kitap” ve Perseus’un aynası derken tarihî roman yavaş yavaş bir casusluk hikâyesine dönüyor. Müzeyyen önce Efes’te Avusturyalı kazı heyetini gözlüyor, sonra seçilen beş eserle birlikte Viyana’ya gidiyor. Orient Ekspresi’nin yemek vagonunda, Hofburg’un balo salonlarında ve gizli geçitlerinde, sefaretin odalarında, ne aradığını tam bilmeden bir sırrın peşinden gidiyor. Merakı diri tutan da bu bence: Müzeyyen’in bildiği, okurun bildiğinden pek fazla değil. Hangi ayrıntının iz, hangi sözün tuzak olduğunu o çözmeye çalışırken biz de onunla birlikte kuşkulanıyoruz.
Fakat Yıldız’da Bir Asır’ı yalnızca çalınmış bir silah parçasının peşinde koşulan bir serüven olarak okumak eksik kalır. Müzeyyen, herkesin Sissi dediği İmparatoriçe Elisabeth’in saray hanımları için düzenlediği akşam meclisinde, hep merak ettiği soruyu soruyor: “Geçmiş kime aittir?” Konuşma oradan arkeolojinin politik olup olmadığına, Osmanlı topraklarından çıkan Yunan eserlerinin kimin atalarının mirası sayılacağına, “evrensel” bir müzenin yapıtları topraklarından koparıp koparmadığına uzanıyor. Müzeyyen’in cevabı keskin: “Arkeolojinin ortaya çıkışı bile politiktir.” İki gün sonra, Hofburg’daki baloda Efes’ten getirilen heykeller yan salonda sergilendiğinde bu söz somut bir karşılık buluyor; eserler davetliler için gecenin küçük bir eğlencesine, imparatorluğun gücünü sergilediği bir araca dönüşüyor. Bu tartışmayı yürüten kişinin, kendi ülkesinde müzede çalışabilmek için babasının iznine muhtaç bir genç kadın olması da önemli. Aynı mecliste, Müzeyyen’in gözünde politik bir evliliğe hapsolmuş hanımlardan biri ona “Bu sorunun peşinde koşabilecek alanı tanımış aileniz size. Ne şanslısınız,” diyor. Geçmişin kime ait olduğu sorusuyla bir kadının kendi hayatının kime ait olduğu sorusu burada birbirine değiyor.
Romanın nesneleri de bu düşünceyi taşıyor. Yerebatan’dan çıkan lahit, beş küçük papirüs rulosundan oluşan Kitap, Kitap’ın içinde saklanarak taşındığı Nike kabartması, Perseus’un aynası, Hünkâr’ın Müzeyyen’e armağan ettiği ay yıldızlı broş, Sissi’nin saçlarındaki yıldız tokalar… Hepsi görünmekle saklanmak arasında bir yerde duruyor. Broş bir armağan olduğu kadar, Müzeyyen’i kuyumcu Mösyö Huber’le dikkat çekmeden buluşturmak için kurulmuş bir kamuflaj. Mösyö Huber’in Sissi’nin tokaları için çizdiği bir taslakta incilerin yerinde İmparatoriçe’nin yüzünü yansıtan bir ayna çizili; Müzeyyen bundan, aynanın bir mücevherin içine gizlenmek istendiğini çıkarıyor. Romanın kendi cümlesiyle: “Hem göz önünde hem de güvenli.” Müzeyyen de romanın başında biraz böyle. Yıldız da kitapta tek bir anlamda kalmıyor; hem sarayın adı hem de broşun, tokaların, sonunda Müzeyyen’e takılan nişanların biçimi. Başlıktaki “bir asır”ın karşılığı da bana kalırsa son bölümde: Aynanın, çalınana kadar “yaklaşık bir asırdır” Yıldız Sarayı’nda güvende olduğunu orada öğreniyoruz.
Rana Demiriz, Müzeyyen’i yalnızca cesur olduğu için öne çıkarmıyor. Maceradaki başarılarının altında müzede geçen yılların emeği var. Baloda karşısına çıkan adamı, kılık değiştirip durmasına rağmen eskiz defterine çizdiği bir portreden hatırlıyor. Sissi’nin çalışma odasında bulduğu taslağı Mösyö Huber’in masasında bir an görüp geçtiği çizimle eşleştirebilmesini de kendisi, müzede eserleri fırçayla temizlediği sessiz saatlere bağlıyor. Kahramanlık gökten inmiyor yani; kimsenin görmediği bir emeğin üzerine kuruluyor. Olayların en yoğunlaştığı yer Viyana bölümleri. Müzeyyen valsler ve saray protokolü arasında bir yandan ülkesini temsil etmenin ağırlığını taşıyor, bir yandan da Yusuf Ziya Bey’e açık açık “Efendim, korkuyorum” diyor. Karl’la arasındaki temkinli yakınlık ve Sissi’nin sonlara doğru takındığı tavır da hikâyeyi düz bir “biz ve onlar” çatışması olmaktan zaman zaman kurtarıyor.
Yıldız’da Bir Asır, genç okurunu tarihî kişilerin ve yapıların arasında gezdirirken eski bir sırrın yanına görülmeyen bir genç kadının kendine yer açma çabasını da koyuyor. Müzeyyen’in asıl kazısı belki de toprağın altında değil; kendisine uygun görülen sessiz köşeden çıkıp bilgisinin ve kararlarının sorumluluğunu almakta. Romanın sonunda öne çıkan da lahitten, aynadan çok, sorulan soruyla saklanan sırlar arasındaki gerilim. Müzeyyen silahın ne olduğunu hiç öğrenmiyor, lahit halka boş gösterildikten sonra yeniden ortadan kayboluyor. Kimin neyi yaptığı bile kimi yerde sır olarak kalıyor. “Geçmiş kime aittir?” sorusunun yanına böylece bir başkası ekleniyor: Geçmişin hangi parçasının anlatılacağına kim karar verir? Belki de romanın okura bıraktığı soru bu.
















