
Ölüm bir olaydı. Tezer Özlü bunu yazdığında, yıllarca komşusu da olan Sevgi Soysal’ın ölümünün üzerinden beş gün geçmişti. Ve o beş gün boyunca onu düşünerek yazmaya devam etmişti; “Önemli olan Sevgi’nin güzellikleri. Önemli olan Sevgi’nin yaşamı, Sevgi’nin yapıtları. Önemli olan insanlarımızın yıllar yılı onun sesini duyacağı…”
Gerçekten de öyle bir sesti ki bu, susalı elli yıl olmasına rağmen, hala bütün kadınca bilmeyişlerin adı. Üzerine giydirilmeye çalışılan rolleri reddeden, bırakıp tekrar başlamaya cesaret edebilen, yaşamakta ısrarlı kadınların adı. Fakat onun yaşamaktaki ısrarı, doğanın kanunlarına karşı koyamadı. Eğer bunu başarmış olsaydı, bu eylül ayının sonunda doksan yaşına basacaktı. Yokluğu artık ömrünün iki katından fazla olsa da, ölümün yok ediciliğini asıl aşan o yaşama sığdırdıkları. Ve onu da kendi tabiriyle bir kalemde yaşamıştı. Hem de kimseye boyun eğmeden. Yazarken bir kez bile ne derler diye düşünmeden.
“Savrukluktan, hatta kötü cümle yapmaktan korkmadan yazdım. Yazdığım hiçbir hikâyeyi sonradan düzeltmedim. Elbette yazarlıkta geçerli bir yol değil bu.”
Evet, yazarlıkta geçerli bir yol değildi bu. Ama zaten geçerli yollar da onun için fazla sıradandı. İstediğini istediği gibi anlatıyordu. Kendi kelimelerini yaratıyor, dil kurallarını yıkıyordu. Bu yüzden de sürekli yazdıkları tartışılıyordu. Kabul edilmiş tanımlara uymadığı gibi, ısrarla dışına çıktığı da bir gerçekti. Hem de ciddiye alınmama pahasına. Fakat bunun karşısında sessiz kalacak biri de değildi. Hatta bir rivayete göre, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını anlattığı İlhan Berk tarafından ciddiye alınmadığını görünce, kafasında bardak kırmışlığı bile vardı.
Elbette bu da yazarlıkta geçerli olmayan yollardandı. Ama o kalemine sahip çıkmazsa, unutulmaz karakteri Tante Rosa gibi ilk trenle soluk kır çiçeklerine geri dönmesi işten bile değildi. Zaten geriye dönüp her şeye yeniden başlayabilecek biri varsa eğer, bu da ondan başkası değildi. Hatta sırf yeniden başlayabilmek için elindekileri bırakıp gidebilirdi.
Sevgi Soysal, kahramanıyla paylaştığı bu özelliği için; “Bırakmanın, bırakılanlar ne denli bırakılı olsalar da sevindirmeyeceğini, yüceltmeyeceğini bilmek” demişti. Hem ona göre asıl dehşet verici olan bırakmak değil, bunun ardından insanın hiç tanıma fırsatı bulamadığı kendisiyle baş başa kalmasıydı. Daha doğrusu o ana kadar başkalarının gölgesinin vurduğu yanlışlarının ortaya çıkmasıyla. Aslında o, bu yanlışları gülünç bulmuyor da değildi. Yazdıklarında da bunun yansıması hemen seçiliyordu. Onun kaleminden çıkan kadınlar, ne yaşarlarsa yaşasınlar hep neşeli duran şemsiyelerin altında uzanıyorlardı. İsyanında bile neşe vardı. Zaten tuvalete giden bir kadınla, tuvalet önünde para bekleyen bir kadın arasındaki fark da başka türlü yakalanamazdı. Tabii aynılık da. Ve bu aynılığın başında da istemek geliyordu. Ne olursa olsun yaşamak istemek.
Sevgi Soysal, hiçbir istediğin de diğerinden daha soylu olduğuna inanmıyordu. Onun kahramanları çocukluğunda at cambazı olmak isteyip, büyüdüğünde hayat kadınlığına özenebilirdi. Ya da evini, çocuğunu ardında bırakıp gidebilirdi. Tabii bunun topluma yabancı gelmesi de mümkündü. Çünkü onların dünyasında kadının bir şeyi istemesi ayıpsa, onu bırakıp gitmesi iki misli ayıptı. Belki de bu yüzden onu en iyi anlayanlar hep ayıplananlar arasındaydı. Her daim hizaya sokulmaya çalışılan kadınlar… Ki onu hizaya sokmak için de çok uğraşmışlardı. O yazdığı ilk romanla hem ödül alan, hem de hapis yatan bir kadındı. Yargıca verdiği cevap yüzünden duruşmadan bile atılmıştı. Bu da onun parmaklıklar ardındaki yolculuğunun sadece başlangıcıydı.
Ülkede siyasi olayların artmasıyla, Sevgi Soysal’ın hapis dönemi de uzamıştı. Haliyle bunların kalemine yansıması gecikmedi. Cezaevinde yazdığı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanı tam da o dönemin bir resmiydi. İçten içe çürüdüğü için devrilmekte olan bir kavak ağacı ve etrafındaki insanlarla. Sadece birkaç saat içinde geçen ve birbirinden bağımsız insanların ayrı ayrı hikâyelerini anlatan bu kitabın, tartışmaları da beraberinde getirmesi kaçınılmazdı. Ama onlara en güzel cevabı, kazandığı Orhan Kemal Roman Ödülü değil, içinde yazanların bugün bile geçerliliğini koruması verecekti.
Sevgi Soysal için hapisten çıkmak da özgürlükten çok sürgün demekti. O yıllarda kaleme aldığı Şafak da yüzden en politik eseri sayılabilir. Ama politikliğin yanında hayatın ona verdiği sorumlulukların bilinci de sayfalarında görülüyordu. Çünkü onun da kahramanı Oya gibi evi ve bekleyen çocukları vardı. Fakat hepsinin önüne beklenmedik bir engel çıkmıştı. İlk başta yendiğini düşündürerek onu kandıran hastalık.
“Varsın durduğum yerde bir hindi gibi semirttiğim ölüm, kanser biçiminde şakalaşsın benimle. Onu hindi gibi kesip attılar içimden. Hayat çekilişinden ölümsüzlük piyangosu çıkmış gibi seviniyorum.”
Ne yazık ki bu sevinç çok uzun sürmeyecekti. O zamana kadar hep avuçlarında yön verdiği yaşam, son romanı Merhaba Ölüm’ü bitirmesine de izin vermeyecekti. Oysa öldüğü günün üzerinde iki ay önce kutladığı kırkıncı doğum gününün izi vardı. Belki de sırf bunun için bile ölümünden daha çok anılmalıydı. Zaten ölüm bir olaysa, doğum olmadan anlamsızdı. Ve doğmak da bazen sadece bir kalemin ucundaydı. Sevgi Soysal gibi onun peşine takılıp, tekrar tekrar yaşamakta.
















