Öykü: Ben bu odayı kapatmıştım | Berrin Sermet

Eylül 21, 2026

Öykü: Ben bu odayı kapatmıştım | Berrin Sermet

“Benim evimde su kaçağı falan yok.”

“Hayır efendim, görmemeniz imkânsız. İki gündür şakır şakır su akıyor duvardan, kova konulacak gibi de değil. Dakikada bir havlu değiştirip duruyorum.”

Apartman toplantıları çoğu insan için önemli bir etkinlik. Onlara söz hakkı verilen tek yer çünkü. Nevin Hanım her seferinde yerinde dimdik oturur, ellerini masada kavuşturur, kendisiyle ilgili olsun olmasın mutlaka bir ses çıkarır.

“Peki Nevin Hanım. Duvardan geliyorsa mantolamada sorun vardır.”

Yönetici elindeki kalemi yavaş yavaş çevirirken pencereden dışarı bakıyor. Bu kadın yüzünden istifa ederse şaşırmam.

“Duvardan akıyor dedim de tavandan geliyor su.”

“Anladım. Hangi odadan Nevin Hanım?”

“Küçük oda. Onur Bey benden gelmiyor diyor da gelip bakarsanız siz de göreceksiniz. Sorun benim duvarımda değil, onun evinde.”

Daha evinden haberi yok.

“Küçük oda mı? Yatak odası diyecektiniz herhalde. Dün sizinle konuştuktan sonra bütün evi kontrol ettim. Zeminde biriken suyu fark etmeyecek biri değilim takdir edersiniz ki.”

Ses tonumun ayarı kaçmış olacak ki bazıları başını öne eğdi. Boğazını temizleyenler de yerinde kıpırdanıyor.

“Asıl siz karıştırıyorsunuz Onur Bey. Tam olarak küçük odadan bahsediyorum. Ardiye kadar olan hani. Ha, siz yalnız yaşadığınız için oncacık yere sığabildiyseniz bilemeyeceğim tabii.”

“Boş şeylerle mekân doldurmayı sevmiyorumdur belki Nevin Hanım.”

“Şey, bu durum toplantı konusu mu acaba?”

Mümtaz Bey yanında oturan yöneticiye eğilmiş, gözlüğünün üzerinden bakarak konuşuyor. Suyun geldiği yeri değil, paranın gideceği yeri merak ediyor.  

“Ben bu işten anlayan bir usta bulacağım. Onur Bey ve Nevin Hanım’ın uygun olduğu bir gün gelip bir baksın. Çatıdan kaynaklanıyorsa tabii ki hepimizin sorumluluğu. Ama tesisat sorunuysa onların halletmesi gerekecek.”

Aslında itiraz istemiyorum dedi yönetici.

“Tavandan gelen su benden kaynaklanacak değil ya.”  

Nevin inat. Parmaklarıyla yukarıyı işaret ediyor. Sonra da kendinden emin kollarını kavuşturuyor. Kimseyle göz göze gelmemeye yemin etmiş. Benim dışımdaki komşularını karşısına almak istemiyor ama yanılıyor.  

“Ustayı çağırdığımda önce sizin küçük odanıza bakması daha doğru gibi. Hatta belki öbür odalarınıza da bakması gerekecek. Neticede suyun çıkış yeri sizin eviniz.”

Kadını iyice sinirlendirmiş olmalıyım ki ellerini masaya sertçe koyuyor.

“Her yeri kontrol ettim ben. Başka yerde yok. Tabii, usta da gelsin baksın.”

Telefonumla ilgilenmeyi tercih ediyorum. Aklım World War Heroes’ta nerede kaldığımda.

Ertesi gün saat on biri biraz geçe uyanıyorum. Kahveyi demleyip bilgisayarın başına geçiyorum. Mailler birikmiş. Telefonumda iki cevapsız çağrı; biri yönetici, diğeri annem. Mesaj da atmış, “Mutlu yıllar oğlum, iyi ki varsın.” Önce kahvemi alayım, ayılayım. Koridordan geçerken aynaya bakıyorum. Otuz dokuz. Göbeğim çıkmış. Yakından bakınca şakaklarımdaki beyazlardan birini kopartıyorum. “Sağ ol anne,” yazıp mailleri okumaya koyuluyorum. Hiçbirini cevaplamaya gerek yok. İstenenleri not alırken kapı çalıyor. Açmayınca tekrar.

“Onur Bey kusura bakmayın. Müsait misiniz diye aradım ama ulaşamadım.”

Yanında alet çantasıyla üstü başı tozlu adamı işaret ediyor yönetici.

“Ömer Usta Nevin Hanım’ın dairesine baktı. Size de bir baksın dedim. Gel git olmasın.”

“Buyurun geçin siz. Çalışıyorum ben.”

Kapıyı açık bırakıp masaya dönüyorum. Kendi aralarında konuşuyorlar. Konuşsunlar.

“Bütün evi gezmeye gerek yok usta, zaten sorunun nerede olduğu belli.”

“Olsun Özgür Abi, her yere bakalım, kaçak bu katta mı değil mi anlayalım.”

Yaşa, biliyorsun işini. Biram bitmiş. Tekel on ikiden önce dükkânı açmaz, geldiğinde de suratsız olur, alkol kokar. Ben sabaha kadar oyun oynarken o sabaha kadar içer. Ben tek kelime etmeden alışveriş yaparım, o da hiç konuşmadan pos cihazını uzatır.

“Burada zaten su tesisatı yok.”

Yatak odasının kapısını kapattığını duyuyorum ustanın.

“Bak, boşuna getirdiler seni buraya kadar.”

Cevap bile vermediler.  Son sigaramı yakıyorum. Paketi avucumda ezip çöp sepetine fırlatsam da tutturamıyorum.

“Küçük odaya geçelim abi.”

Sandalyeyi geriye itip çıkıyorum salondan.

“Ne küçük odası yahu?”

Bir bana bir koridorun sonuna bakıyorlar.

“İşte şuradaki,” diyor yönetici.

Koridor aydınlık. Bense lambaları hiç açmam. Yanlarına gidiyorum. Dik dik bakıyorum yüzlerine, sonra da yöneticinin, “İşte şuradaki,” dediği yere. Bir kapıyı işaret ediyor; yatak odasınınkini değil, banyonunkini de değil, başka bir kapıyı. Fırlıyorum yakından görmek için. Diğer kapıların aynısı. Verniği pul pul. Alt kısmı çürümüş. Pervazında, ahşabında gezdiriyorum elimi. Batan kıymığın acısıyla irkiliyorum. Parmağımı emerek onlara dönüyorum.

“Ne bu şimdi? Nereden çıktı bu ya?”

Evdekilerden farkı dökülen verniği ve çürüyen kısmı. Diğerlerini geçen sene cilalamışlardı.  

“Anlamadım. İyi misiniz siz?”

Yönetici konuşurken sokak kapısının yanında ağzına kadar bira şişesi dolu çöp poşetine bakıyor.

“Ne demek istiyorsunuz Özgür Bey?”

Salona dönüyorum. Cüzdanımla anahtarlarımı alıp çıkarken sesleniyorum.

“Giderken kapıyı çekersiniz.”

Binanın altındaki tekelde yine kapalı yazıyor ama adam içeride. Çömelmiş şarap şişelerini kutularından çıkarıyor, yere diziyor. Yanından geçip bira dolabından dört tane kapıp tezgâha bırakıyorum. Sonra dört tane daha.  Yanına gidiyorum.

“Bakar mısın?”

İrkiliyor adam. Kredi kartımı havada sallıyorum. Ödeme yapmak için sessizce işinin bitmesini beklememe alışık tekelci.

“Acelen var bugün galiba.”

Tezgâhın arkasına geçiyor. Biraları poşete koyarken birini elinden kapıp kafaya dikiyorum.  

“Hayırdır, çok mu susadın?”

Beni süzüyor.

“Üç paket de Camel Yellow.”

Hesap makinesinde bulduğu rakamı posa giriyor. Kartı okutuyorum.

“Temassızın çalışmıyor, şuraya tak.”

Cihazın alt kısmını işaret ediyor. Takıyorum.

“Şifre?”

“Şifre mi?”

Yumruğumu sıkıyorum. Cihazı uzatıyor ama işaret parmağım havada. Cüzdanıma bakıyorum. Ne nakit var ne başka kart.

“Dostum, dert etme sonra verirsin.”

“Eyvallah.”

Dostummuş.

Eve girer girmez mutfağa geçiyorum. Masaya poşetleri bırakırken ayağım yerdeki çöp torbalarına takılıyor. Ağzına kadar dolu hepsi. Biri akmış. Islanan çorabımı çıkarıp çöpün içine sıkıştırıyorum. Lavaboya dönüp yüzüme su çarpıyorum. Buz gibi. Çakmak salonda. Ocaktan yakıyorum sigaramı. Mutfağın kapısına takılıyor gözüm. Kahverengi, ahşap, eski. Diğerleri gibi. Bir bira daha açıyorum. Telefonum çalıyor içeriden. Hayır, yarına yetişmez Aslı Hanım. Akşamki pizzadan bir dilim kalmış. Pencere pervazına dayanıp ayak üstü yiyorum. Yağmur yağıyor. Sokağı izlerken aynı kediyi görüyorum. Duvar dibine yapışmış yine. Boşuna. Islanıyor. Siktir et, bug’lar beklesin. Biramı ve yeni paketi kapıp mutfaktan çıkıyorum başımı kaldırmadan. Salonun kapısında duruyorum. Koridor karanlık. Hiçbir şey görünmüyor.

Oyun bilgisayarımı açıyorum. Mesaj geliyor. Yöneticiden. Yarınla başlayan bir cümle. Kalorifer kapalı ama terlemişim. Polarımı çıkarıyorum. Masaya çöküyorum. Oyunun her bölümü son bölüm olacaktı güya. Her bira da son bira.

Koltukta sızmışım. Sabah uyandığımda boynum ağrıyor, başım da. Kapı çalıyor. Telefonum da. Evdeyim tabii. Belli ki dünü ikinci kez yaşayacağım.

Delikten bakıyorum. Ustanın eli kolu dolu. Merdiveni de duvara dayamış. Yanında yine yönetici. O olmasa gönderirdim ustayı.

“Günaydın Onur Bey, haber vermiştim, müsaitseniz usta…”

Devamını dinlemiyorum. Salona geçiyorum.  Arka arkaya gelen mesajlar dikkatimi dağıtıyor. Akşamdan yarım kalan birayı kafama dikiyorum. İleri geri yürüyorum. Nereyi tamir edecek ki bunlar? Saçmalık. Küçük odanın tavanı akıyormuş, ne küçük odası dünden beri? Malzemeleri içeri taşıyor usta. Sigara yakıyorum. Başımın ağrısı gittikçe artıyor. Sanki mengeneyle sıkıştırıyorlar.  İçeriden bir kapımı açılıyor? Gıcırdayarak. Youtube’dan Metallica’yı buluveriyorum; Master of Puppets. Sesini de açıyorum, sonuna kadar. Yine de çekiç seslerini tepemde.

Koridora dönüp sesin geldiği tarafa bakıyorum. Yine orada kapı. Dünkü kapı. Yine açık. Yönetici çıkıyor ardındaki küçücük odadan.

“Onur Bey, birazdan dönerim.”

Yanımdan geçip gidiyor.

Kapıya yaklaşıyorum. Eşiğinde duruyorum. Terlemişim. Başımı içeri uzatıyorum. Birkaç eşya. İçeri girer girmez ayaklarım ıslanıyor. Halı sırılsıklam. Duvarlar küflenmiş. Tek kişilik bir yatak. Üstünde de mavi bir şal. Dışarı çıkarken hep boynuna dolardı Beril. Eve gelir gelmez de fırlatıverirdi o yatağa.

“Ne var ki bunda? Biz oyun oynarken sen de takılırsın.”

Beril kollarını kavuşturmuş, Onur’a bakıyordu.

“Biz ne zaman baş başa vakit geçireceğiz Onur? Bu nasıl ilişki?”

“Abarttın iyice.”

Odadan çıkmıştı bile. Beril arkasından seslendi.

“Bu gece burada yatacağım ben.”

“Sen bilirsin.”

Sabaha kadar oyun oynamıştı adam. Yatak odasına geçtiğinde güneş çoktan doğmuştu. Kadın uzatmayacaktı geceki tartışmayı. Her zaman yaptığı gibi.

“Hadi uyan artık koca bebek, öğlen oldu.”

Onur’un başında dikiliyordu.

“Ne olmuş öğlen olduysa, uykum var benim.”

Gözlerini bile açmadı konuşurken adam, sırtını döndü Beril’e.

“Esinlere gideceğiz ya mangala, unuttum deme yine.”

Yorganı çekti Onur’un üzerinden kadın.

“Çok içmişim ya. Başım zonkluyor.”

“Gelmiyor musun sen şimdi?”

“Uykum var diyorum sana Beril, git sen.”

Kadın yorganı alıp yere fırlattı. Ceketini giydi, çantasını aldı. Kapıyı çarptı çıktı, gitti evden.

“Abi bir yol versene.”

Ağzına kadar moloz dolu çuvalı bacağıma sürterek dışarı çıkarıyor usta. Bense odanın öbür tarafındaki çalışma masasına bakıyorum. Üstünde bir anahtar, önünde iki sandalye.

“Pardon usta, geç sen.”

Çekmeceyi açıyorum. Bozuk paralar, vesikalık fotoğraflar, USB’ler ve iki maç bileti.

“Ve Messi hat-trick yapıyor, maç sona eriyor. Barcelona 3, Real Madrid 1.”

Feridun parmakları havada, zıplayıp duruyordu. Messi gibi.

“Bir maç daha yapalım mı?” dedi.

“Yenerim bu sefer, üzülürsün bak.”

Sandalyesinde geriye yaslanmış Feridun’u izliyordu bir yandan Onur. İşaret parmağını namlu yaptı, baş parmağını da tetik. Feridun’u vurdu.

“Hem ortak almadık mı X Box’ı, sen önce sökül kendi payını. Sonra belki oynatırım sana.”

Gülüyordu, çenesini ovuşturuyordu.

“Oğlum daha maaşı almadık.”

“Sen de her ay aynı terane. Maaş vermiyorlar madem, neden hâlâ orada çalışıyorsun? Beni mi yiyorsun?”

“Ne diyorsun oğlum sen, ne demek seni yiyorum?”

Feridun Onur’un başında dikilmiş, elini sallıyordu, yüzüne doğru.

“Siktir git lan evimden.”

Onur itti Feridun’u. Feridun sendeledi. Geri geri yürüdü. Kapının yanında duran çantasını aldı.

“Son sözün bu mu abi?”

“Hem eve çöküyorsun hem de yükseliyorsun birden, ne dedik şimdi? Kiraya üç beş atarsın dedim, üç ay geçti, salağa yattın.”

“Ev bulana kadar bende kal, kirayı da dert etme demedin mi abi sen?”

“Dedik de bir iki aya gidersin diye. Ama senin ev bulacağın falan yok.”

Sandalyesini geriye iterek kalktı Onur. Arkadaşının yüzüne bakmadan konuşuyordu.

Feridun, “Eyvallah,” dedi, çalışma masasına anahtarı bırakıp gitti. Anahtara baktı uzun uzun Onur. Çıktı küçük odadan. Arkasından kapıyı kapatarak.

“Ne yaptın Ömer Usta?”

Yönetici katlanan merdivenin yanına geliyor.

Usta, “Abi tutsana şunu,” diye bağırıyor. Yönetici iki taraftan kavrıyor merdiveni.

“Tavandaki sızıntıyı hallederiz de, oda suyu sünger gibi çekmiş Özgür Abi. Zemin çöküyor, düşecektim sen gelmesen.”

Bana ters ters bakıyor. Pantolonumdaki tozu temizlemek için eğiliyorum. Yerde bir joystick. Kablolu. Feridun’unki.

“Param olunca ben de bluetooth’lusunu alacağım seninki gibi,” dediğini hatırlıyorum bir an.

Ne zamandı? Bilmiyorum.

Ustanın sinirleri iyice geriliyor, artık kendini tutamıyor.

“Abi kusura bakma da nasıl fark etmedin bu suyu sen ya?”

Joystick’i şalın yanına koyuyorum.

“Usta sen işine bak. Ben bu odayı kapatmıştım.”

Yorum yapın