Erdem özgül: “Fotoğraf Yoksa Hafıza Kayıt Tutar”

Eylül 17, 2026

Erdem özgül: “Fotoğraf Yoksa Hafıza Kayıt Tutar”

Erdem Özgül’ün ilk romanı Düşlerimizin Evi Burası’nda 1990’ların İstanbul’unun çeperinde, Halkalı çöplüğünün kıyısında kurulmuş bir mahallenin yıkılmadan önceki son hâlini okuyoruz. Ragazzo, Gasteci Kız, tren lojmanları, yaban tavukları ve arkasında esprili notlar duran bir aile fotoğrafı… Viyana’dan bakılarak yazılmış bu kitap, resmi arşivin kaydetmediği hayatları kurmaca bir bellek oluşturarak tutuyor. Yazarla romanın omurgasını, fotoğrafı, argo ile yüksek sanatı ve çöplüğü konuştuk.

Söyleşi: Nurdan Demirkesen

Romanın “Sondan Bir Önceki Fotoğraf” ile başlıyor. Arkasında esprili notların olduğu bir aile anısı. Fotoğraf senin için kanıt mı, yemin mi? Neden romanı bir fotoğrafla başlatıp “Son Fotoğraflar” ile bitirdin?

Fotoğraf ne? Hem kanıt hem de yemin, haklısın. Uzun yıllardır Viyana’dayım. İnternetten Halkalı Çöplüğü’nü arattığımda oraya dair hiçbir şey bulamadım. Burada yaşayan emekli Türk diplomatları, hocalar var. Onların gazete-dergi arşivlerine baktım. Gecekondu mahallelerinin yıkımına dair çokça haber var ama doğru dürüst fotoğraf yoktu. Rilke gibi ben de: “Eğer seni bu yeryüzü unutursa,” dedim. “De ki sessiz duran toprağa: Ben akıyorum./Hızla akan suya da ben varım.” Düşünün: Eviniz başınıza yıkılmış, bir gazete var ama sizden görüş almıyor, fotoğraf çekmiyorlar. “Falanca mahallede gecekondu yıkıldı” kupürü, bu kadar. Bu durumdan etkilendim. Fotoğraf yoksa ona en yakın bir benzerini bulalım, gibisinden bir düşünce oluştu kafamın içinde. Oraya sağcı solcu kimse gelmeyince, bu insanları dinlemeyince, birileri varmış, seslerini duyuyor, onlara kulak veriyormuş gibi bir Gasteci Kız uydurdum. O kimsesizliği biraz yumuşatmam, bugüne taşımam gerekiyordu. Gazetecinin elinde kalemi, fotoğraf makinesi olur; bir bellek oluşturur, diye düşündüm.

Gasteci Kız bütün roman boyunca Ragazzo’ya sesleniyor ama aslında kendisiyle de konuşuyor. Ragazzo senin gençliğin mi, yoksa romanı ithaf ettiğin kardeşin mi?

Ragazzo ben ya da kardeşlerim olabilirdi. Birinin adı Emrah; Küçük Emrah derdik biz ona. Kuzenlerim olabilirdi. O mahallelerde böyle son derece fotojenik çocuklar vardı. Bir kuzenim Habipler’den çıktı, Boğaziçi’ni kazandı; kayyımlar, şunlar bunlar… Sıtkısı sıyrıldı, bıraktı, ABD’ye gitti. Şimdi pizza dağıtıyor. Orta sınıflar “orta sınıf çöküyor” diye haklı olarak kaygılanırlar. Ya proletaryanın çöküşü? İşçi-emekçi çocuklarına işçilik bile çok görülüyor artık prekar kalsınlar, kuşa çevrilen sağlık hizmetlerine de erişemesinler. Ragazzo biziz, banliyö çocukları.

Gasteci Kız’ı neden klasik “muhabir kız” değil de dinleyen, kaydeden, gecekondu üzerine araştırma yapan biri yaptın? Makineyi kolye gibi taşıması neyi simgeliyor?

Hem bir hakkı teslim etmek hem de intikam almak istedim. Neticede bu mahallelere kimse gelip gitmedi. Kalmadı. Bu insanlarla aynı çinko tabaklardan yemek yemedi. Kuyulardan su çekmedi. Çamura batıp çıkmadı. Akademi, basın, sendikalar buraları kaderine terk etti. Ama o abiler ablalar vardı. Sosyalist hareketlerde çokça polis, kaymakam, sermayedar çocuğu vardı. Herhangi bir grubu değil ama o kişileri anmak istedim. Neticede bizler İkitelli’de Gogol’ü, Gonçarov’u, Marksist klasikleri okuduk. Birileri el verdi. Köy derneklerinin hep bir kütüphanesi vardı. Belki Gasteci Kız gibi bir mahallenin, yoksulların kaderiyle hemhâl değillerdi; onlarla aynı hayatı yaşamıyor, “bu şehir çözülecek, boyut değiştirecek” diye kaygılanmıyorlardı. Ama onlar da başka öykülerin kahramanıydılar. Gasteci Kız’a dönersek: Romanın başkarakteri odur. Ragazzo ikinci adamdır, denebilir. Kadın bilmediği bir sahayı çalışır. Ragazzo durduk yere âşık olmuyor ya bu kıza.

Rayların arasında yaşayan vahşi tavuklar, kümese ihtiyaç duymayan hayvanlar… Bu mülkiyetsizliği bilerek mi koydun? Özel şirkete satılan demiryollarına karşı bir cevap mı bu?

Şimdi Ragazzo çocuk, okuyor, yaz tatillerinde çalışıyor. Ablası konfeksiyonda sigortasız… Gasteci Kız idealist biri; önceliği ahali nasıl yaşar, onu gözlemliyor. Ben dışarıdan gelen biri değilim. 90’larda biz İkitelli’deydik; bu mahalle de hemen karşımızdaydı. Orada oyun oynar, göllerinde yüzer, acıkınca tanıdık evlere giderdik. Ama şunu da çokça gözlemledim: Sular kirletilip her şey mülke dönüşünce, erkek kadın çoğu insan buna ayak uyduramadı. Canından vazgeçen de oluyordu, malından vazgeçen de. Diğer yandan çıplak doğa: Köpek kolaylıkla kurtlaşabilir; tavuk, yaban tavuğuyla, kar horozuyla akrabalığını kolaylıkla hatırlayabilir. İnsanlar gibi hayvanlar da nesneleşmeye direnebiliyordu. O direngenliği, insanın ve hayvanın kendiliğinden neşesini, ele avuca sığmazlığını önemsedim. Köpekleri çokça görürsünüz. Yeşeren çöplüğü, muhabbet kuşlarını, doğa orada kendi bildiğini okuyordur.

“Dünya öküzün boynuzunda, öküz yorulunca deprem olur” diyorsun ve trenleri de o öküz gönderiyor. Ev bir tarafa bakınca boğa gibi böğürüyor. Bu miti çocuğun ağzından anlatmak, İstanbul’un kenar mahallesindeki sarsıntıyı açıklamanın en dürüst yolu muydu?

Sadece dürüst değil, aynı zamanda keyifli de bir yoluydu bence. Trenleri düşünelim: Hemen ötesinde askerî kışla var; bu trenler tank da taşır, top da. Onun dışında Halkalı’da bir gümrük var; dünya taşınır böylesi bir güzergâhtan. Hâliyle istasyonda bir lojmanda yaşıyorsanız evinizin çenesi zangır zangır titrer. Öküz mitiyle de örtüşüyorsa gel keyfim gel. 1994’ü ve sonrasını baz alıyoruz bu romanda. Tarihin sonu gelmişti o yıllarda; düşüncenin, eylemin sonu. Halkı hiçleştirdi, talepsizleştirdiler. Oralarda doğan, büyüyen çocuklar bugün hayattalar ama hatıralarının somut mekânları yok.

Fotoğraftaki amca Viyana’dan geliyor. U1 metrosunda Sovyet parasıyla Alman markı, Avusturya şilingi takası, dönerin yoğurt sosla yenmesi gibi detaylar anlatıyor. Kendin de yıllardır Viyana’dasın. Bu kitabı Viyana’dan İstanbul’a bakarak yazmak neyi değiştirdi?

Beni çöplüğe Viyana itti. Son derece steril, kartpostal bir şehir. Ama turistlere, içerisine girersen: pazarları, göçmenleri, çöpe çevrilmiş evleri, hayatları… Özellikle Türk göçmenleri düşününce; kadınları, başörtülüleri… Onlara layık görülen iş nedir ki? Temizlikçilik vs. Çok mücadele etmeniz gerekiyor hayatta kalmak için. Buradan bir roman yazınca, merkezden değil, çevreden de değil, çeperden bakınca bu görülüyor işte. Biri gelip emekli olmuş Ayşe Teyze ile konuşsa ya: Nerede çalıştı, ne iş yaptı? 500 kilo döner satan lokantacıyla koşuyor herkes. Et, sadece et. Hayvanların eli ayağı, gözü ve kalbi yok. Haliyle dışlanmış insana, hayvana, doğaya hikâyesini iade etmeniz gerekiyor.

Herkes evini uzaktan güzel hatırlar, sen çöplükten bakıyorsun. Kitapta “Avrupa’nın en büyük çöplüğü Avrupa’nın ilk adımında” diyorsun. Çöplük senin için bir utanç yeri mi, yoksa bütün mahallenin hafızasının tutulduğu bir arşiv mi?

İstanbul için utanılası değil mi çöplük, yahut dünyamız için? Düşünün: Yiyor, içiyor, çöpünü üzerinize atıyorlar. Ben burada kimselerin bakmadığı İstanbul’a bakıyorum, efkârımca. Kosta Papadopulos var bu İstanbul’da; amcası öldürülmüş, cesedi yakılmış, bu çöplüğe atılmış. Rumeli’nin en büyük metropolü ama Rum yok burada. İstanbul romanları yazmak istiyorum ben; ama Graeber’in deyimiyle ıvır zıvır işler, ekmek derdi aman vermiyor. Üç Kemal’i, özellikle de Orhan Kemal’i bu bahiste çok önemsiyorum. Gurbet KuşlarıKent Hakkı, bu alana girmekte yarar var. Beyoğlu’nun çevresindeki pek çok semt mezarlıktı; Alevi’si Sünni’si söktü, gecekondu yaptı. Şimdi yüksek katlı binalar var. Bu değişim üzerine düşünmeye değmez mi?

Delikanlının üzerinde Egon Schiele deseni var; “Schiele’li ve çileli hayatım” diyor bir yerde. Bir yanda yüksek sanat, diğer yanda  yeri geldikçe argo bir dil. Bu iki ucu bilerek mi çarpıştırdın? Edebiyatın “güzel yazma” zorunluluğuna bir itiraz mı bu?

Evet, bilerek hayata yaklaştım. Neden kaçacakmışım ki? Hem Schiele Nisan 1912’de Neulengbach’da tutuklandı. 13-14 yaşındaki bir kızı kaçırıp taciz etmekle, çocukların görebileceği yerde müstehcen çizimler sergilemekle suçlandı. Kaçırma ve taciz suçlaması delil yetersizliğinden düştü. Çocuk kimdi sahi, adı neydi? Mahkeme sadede geldi: Onu yalnızca erotik çizimlerini çocukların erişebileceği bir yerde asılı tuttuğu için mahkûm etti ve 3 gün hapis cezası verdi. Ama o 24 gün Neulengbach mahkeme binasının bodrum hücresinde gözaltında kalmıştı, basın çoktan canına okumuştu… Yüksek sanat ve argo aynı bedende yaşayabiliyor. Çocukların gaz çıkarmasından daha doğal ne var ki.

Teşekkür ederim Erdem.

Ben de çok teşekkür ederim Nurdan.

Düşlerimizin Evi Burası, Erdem Özgül, Eksik Harf Yayınları, Mart 2026, 300 sayfa.

Yorum yapın