Gregor Samsa’dan Zebercet’e, Meursault’dan Raif Efendi’ye… Edebiyatın unutulmaz karakterlerinden bazıları yalnızlığı yalnızca yaşamaz; onu düşünmenin, dünyaya bakmanın, hatta var olmanın bir biçimine dönüştürür. Kimi kalabalıkların ortasında, kimi ailesinin yanı başında, kimi sevdiği insanın yokluğunda, kimi de kendi zihninin içinde yalnızdır. İşte edebiyatın belleğimize kazınmış 15 yalnız karakteri.

Yalnızlık edebiyatın en eski meselelerinden biri. Ama edebiyattaki yalnız insan her zaman tek başına yaşayan insan değildir. Bazen bir aile sofrasında, bazen kalabalık bir şehirde, bazen görkemli bir davette, bazen de sevilen kişinin yanı başında ortaya çıkar yalnızlık.
Modern edebiyatla birlikte bu duygu daha da derinleşir. İnsan yalnızca başkalarından değil, toplumdan, yaşadığı çağdan ve sonunda kendisinden de uzaklaşabilir. Roman ve öykünün unutulmaz karakterlerinden bazılarını hâlâ hatırlıyor olmamızın nedeni belki de budur: Onların yalnızlığında kendimizden bir parçayla karşılaşırız.
Peki edebiyatın en unutulmaz yalnızları kimler?
1. Gregor Samsa — Dönüşüm | Franz Kafka
Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendisini devasa bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Ancak Kafka’nın anlattığı asıl dönüşüm bedensel olmaktan çok daha derindedir.
Gregor, dönüşümünden önce de ailesinin ekonomik yükünü sırtında taşıyan, hayatı işi ile sorumlulukları arasına sıkışmış bir insandır. Böceğe dönüştüğünde ise çevresindekilerin ona duyduğu sevginin ne kadar koşullu olduğu yavaş yavaş ortaya çıkar. Odası giderek dünyadan koparıldığı bir yere dönüşür.
Gregor’un yalnızlığı bu nedenle edebiyatın en güçlü yabancılaşma imgelerinden biridir: İnsan, en yakınlarının arasında bile artık “onlardan biri” olmayabilir.
2. Meursault — Yabancı | Albert Camus
Meursault yalnızdır ama bu yalnızlığın alışılmış anlamıyla acısını çekiyor gibi görünmez. Albert Camus’nün kahramanı, toplumun insanlardan beklediği duygusal tepkilere ve davranış kalıplarına uymaz.
Annesinin ölümünden aşka, cinayetten kendi yargılanmasına kadar yaşadıkları karşısındaki tutumu çevresindeki insanların onu anlamasını giderek imkânsızlaştırır.
Meursault’nun yalnızlığı biraz da toplumun “nasıl hissetmelisin?” sorusuna verdiği cevapsızlıktan doğar. Onu yabancı yapan yalnızca dünyayla arasındaki mesafe değil, toplumun anlamlandırma düzenine katılmayı reddetmesidir.
3. Raskolnikov — Suç ve Ceza | Fyodor Dostoyevski
Rodion Raskolnikov’un yalnızlığı küçük, yoksul odasında başlamaz. Önce zihninde başlar.
Kendisini sıradan insanlardan ayıran düşünceler geliştirir; insanları kategorilere böler ve bazı kişilerin ahlaki sınırları aşmaya hakkı olabileceğini düşünür. İşlediği cinayetten sonra ise bu düşünsel kopuş giderek psikolojik bir kuşatmaya dönüşür.
Dostoyevski’nin büyük başarısı, yalnızlığı yalnızca toplumsal bir durum olarak değil, insanın kendi zihninde kurduğu bir hapishane olarak da gösterebilmesidir. Raskolnikov insanlardan kaçtıkça kendi vicdanıyla baş başa kalır.
4. Bartleby — Kâtip Bartleby | Herman Melville
“Yapmamayı tercih ederim.”
Bartleby’nin edebiyat tarihine bıraktığı en güçlü izlerden biri bu sessiz geri çekilmedir. Wall Street’te bir hukuk bürosunda çalışan kâtip, kendisinden beklenen işleri birer birer yapmamaya başlar.
Bağırmaz, isyan etmez, büyük açıklamalar yapmaz. Sadece çekilir.
Melville’in karakterini bu kadar modern kılan da budur. Bartleby’nin yalnızlığı fiziksel olmaktan çok dünyaya katılmayı reddeden bir insanın yalnızlığıdır. Çalışma düzeninin ve büyük şehrin ortasında giderek görünmezleşir.
Bazen yalnızlığın en güçlü sesi sessizliktir.
5. Anna Karenina — Anna Karenina | Lev Tolstoy
Anna’nın hikâyesi büyük bir aşk hikâyesi olarak okunabilir; fakat aynı zamanda giderek derinleşen bir yalnızlık hikâyesidir.
Anna, yaşadığı toplumun kadınlara biçtiği rollerle kendi arzuları arasında sıkışır. Vronski’ye duyduğu aşk ona başka bir hayatın mümkün olduğu duygusunu verirken, yaptığı seçim onu toplumsal çevresinden giderek uzaklaştırır.
Tolstoy’un karakteri yalnızca sevdiği insanla ilişkisi içinde değil, toplumun bakışı altında da yalnızlaşır. Üstelik aşkın kendisi bile bu yalnızlığı ortadan kaldırmaya yetmez.
Anna Karenina’nın trajedisi belki de tam burada yatar: Bir insan sevilebilir ve yine de yapayalnız kalabilir.
6. Jay Gatsby — Muhteşem Gatsby | F. Scott Fitzgerald
Gatsby’nin malikanesi insanlarla doludur. Partileri gösterişli, geceleri kalabalık, hayatı dışarıdan bakıldığında büyüleyicidir.
Ama bütün bu kalabalığın merkezinde yalnız bir adam vardır.
Gatsby hayatını geçmişte kalan Daisy’ye ve onun temsil ettiği dünyaya ulaşabilme hayali üzerine kurmuştur. Serveti, evi, partileri ve yarattığı kimlik aslında tek bir özlemin etrafında yükselir.
Fitzgerald böylece modern dünyanın en çarpıcı yalnızlıklarından birini yaratır: Herkesin tanıdığı ama neredeyse hiç kimsenin gerçekten tanımadığı insan.
7. Holden Caulfield — Çavdar Tarlasında Çocuklar | J. D. Salinger
Holden Caulfield çevresindeki dünyanın sahteliğine tahammül edemez. Yetişkinleri, kurumları ve toplumsal davranışları sürekli sorgular.
Fakat insanları kendisinden uzaklaştıran bu öfkenin altında derin bir kırılganlık vardır.
Holden’ın yalnızlığı ergenliğin bildik “beni kimse anlamıyor” duygusundan daha fazlasıdır. Çocuklukla yetişkinlik arasındaki eşikte durur ve her iki dünyaya da tam olarak ait olamaz.
Salinger’ın karakterinin kuşaklar boyunca genç okurlarla bağ kurmasının nedenlerinden biri de bu olabilir: Holden yalnızlığını açıklayamaz belki, ama okur onu hemen tanır.
8. Sethe — Sevilen | Toni Morrison
Sethe’nin yalnızlığı geçmişten ayrı düşünülemez.
Kölelikten kaçmış bir kadın olarak özgürlüğüne kavuşmuştur; fakat yaşadıkları onun peşini bırakmaz. Toni Morrison, bireysel hafızayla tarihsel travmayı birbirine geçirirken Sethe’nin hayatında geçmişi neredeyse yaşayan bir varlığa dönüştürür.
Sethe yalnızca çevresindeki insanlardan değil, normal bir hayat ihtimalinden de uzaklaşır. Hafıza onun için geride bırakılabilecek bir şey değildir.
Sevilen, böylece yalnızlığın bazen tek bir insana ait olmadığını da gösterir. Tarihin yükü bireyin hayatına yerleştiğinde, insan geçmişte yaşamış milyonların acısını kendi sessizliğinde taşıyabilir.
9. Miss Havisham — Büyük Umutlar | Charles Dickens
Bazı insanlar yalnız kalır; Miss Havisham ise yalnızlığının içinde zamanı durdurur.
Düğün günü terk edilmesinin ardından gelinliğini çıkarmadan, düğün masasını olduğu gibi bırakarak hayatını geçmişteki o ana hapseder.
Dickens’ın yarattığı bu unutulmaz karakter için yalnızlık artık bir sonuç değil, bir yaşam biçimidir. Miss Havisham dış dünyadan çekilmekle kalmaz; geçmişte uğradığı ihanetin bütün geleceğini belirlemesine izin verir.
Onun hikâyesinde yalnızlık, zamanın ilerlemesini reddetmenin bedeline dönüşür.
10. Zebercet — Anayurt Oteli | Yusuf Atılgan
Türkçe edebiyatta yalnızlık denildiğinde akla gelen ilk karakterlerden biridir Zebercet.
Bir Anadolu kasabasındaki Anayurt Oteli’nin kâtibidir. İnsanları karşılar, odaları takip eder, gündelik hayatın küçük işlerini sürdürür. Başkaları sürekli yanından geçip gider ama Zebercet onların hayatlarına gerçekten dahil olamaz.
Gecikmeli Ankara treniyle gelen bir kadının ardından geliştirdiği saplantı, zaten kırılgan olan iç dünyasının çözülmesini hızlandırır.
Yusuf Atılgan, Zebercet aracılığıyla yalnızlığı romantikleştirmez. Onunki huzurlu bir içe çekilme değil; iletişimsizliğin, bastırılmış arzuların ve giderek daralan bir dünyanın karanlık yalnızlığıdır.
11. C. — Aylak Adam | Yusuf Atılgan
Zebercet kapalı bir dünyada sıkışmışsa C. büyük şehrin içinde dolaşır.
Çalışmak zorunda değildir. Sokaklarda gezer, kahvelere gider, insanları gözlemler ve hayatında aradığı şeyi bulmaya çalışır. Onun arayışının merkezinde sıradanlığın dışında, sahici bir ilişki ve başka türlü bir hayat ihtimali vardır.
Ama aradığı şeyin ölçüsü yükseldikçe dünya ona daha eksik görünür.
C.’nin yalnızlığı modern kent insanının yalnızlığıdır. Etrafında binlerce insan vardır; buna rağmen gerçek bir karşılaşma son derece güçtür.
Yusuf Atılgan’ın iki büyük karakteri böylece yalnızlığın iki farklı yüzünü gösterir: Zebercet dünyadan çekilirken C. dünyanın içinde dolaşır. İkisi de ona tam olarak katılamaz.
12. Raif Efendi — Kürk Mantolu Madonna | Sabahattin Ali
Raif Efendi ilk bakışta dikkat çekici biri değildir. İşyerinde küçümsenen, evinde fazla önemsenmeyen, sessiz ve silik bir adamdır.
Fakat bu görünmez insanın içinde kimsenin bilmediği büyük bir geçmiş vardır.
Berlin’de Maria Puder’le yaşadığı ilişki, Raif Efendi’nin hayatındaki en güçlü bağlardan birine dönüşür. Sonrasında yaşananlar ise onu giderek kendi içine kapatır.
Sabahattin Ali’nin karakterinin yıllar sonra bile bu kadar çok okura dokunmasının nedenlerinden biri burada aranabilir: Raif Efendi, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen insanların içinde ne kadar büyük ve bilinmeyen hayatlar bulunabileceğini hatırlatır.
Onun yalnızlığı aynı zamanda görülmemenin yalnızlığıdır.
13. Selim Işık — Tutunamayanlar | Oğuz Atay
Selim Işık’ı doğrudan kendi sesinden tanımayız yalnızca. Turgut Özben’in onun ölümünün ardından yürüttüğü arayış boyunca, parçalar halinde yaklaşırız ona.
Selim’in dünyayla ilişkisi uyumsuzluk üzerine kuruludur. Toplumsal başarı ölçütleri, gündelik hayatın alışkanlıkları, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkiler ona yabancıdır.
“Tutunamamak” Oğuz Atay’la birlikte Türkçe edebiyatın en güçlü kavramlarından birine dönüşürken, Selim Işık da bu kelimenin unutulmaz karakteri olur.
Onun yalnızlığı sadece insanlardan uzak kalmak değildir; insanın kendisine uygun bir dünya bulamamasıdır.
14. Esther Greenwood — Sırça Fanus | Sylvia Plath
Esther Greenwood genç, yetenekli ve önünde pek çok olasılık bulunan bir kadındır. Dışarıdan bakıldığında hayatının açılması gerekirken dünya giderek üzerine kapanır.
Sylvia Plath, Esther’ın deneyimi aracılığıyla bireyin toplumun beklentileriyle, kadınlara biçilen rollerle ve kendi zihinsel karanlığıyla mücadelesini anlatır.
Romanın adındaki sırça fanus, bu yalnızlığı anlamanın güçlü imgelerinden biridir: İnsan dünyayı görebilir, insanlar da onu görebilir; ama yine de arada aşılması güç, görünmez bir engel vardır.
Esther’ın yalnızlığı bu nedenle sadece fiziksel bir kopuş değil, dünyayla temasın giderek zorlaşmasıdır.
15. Robinson Crusoe — Robinson Crusoe | Daniel Defoe
Ve yalnızlığın belki de edebiyattaki en somut örneklerinden biri.
Robinson Crusoe bir gemi kazasının ardından ıssız bir adada yıllarca tek başına yaşamak zorunda kalır. Hayatta kalmak için barınak kurar, yiyecek bulur, çevresini düzenler ve kendi küçük dünyasını yaratır.
Crusoe’nun yalnızlığı diğer karakterlerden farklıdır. Gregor Samsa ailesinin yanında, Gatsby davetlerinde, C. şehrin sokaklarında, Raif Efendi evinde ve işyerinde yalnızdır. Crusoe ise gerçekten fiziksel olarak dünyadan kopmuştur.
Belki de bu nedenle listenin sonunda onunla karşılaşmak yalnızlığın anlamını tersinden düşündürür: Bir insanın çevresinde kimsenin bulunmaması mı daha büyük yalnızlıktır, yoksa çevresinde insanlar olduğu halde hiçbirine ulaşamaması mı?
Aynı kelime, on beş ayrı yalnızlık
Bu karakterlerin hiçbiri aynı biçimde yalnız değil.
Gregor Samsa ailesinin içinde yabancılaşır. Meursault toplumun anlam dünyasının dışında kalır. Raskolnikov düşüncelerinin içine kapanır. Bartleby hayata katılmayı reddeder. Anna Karenina toplum tarafından dışlanır. Gatsby kalabalıkların ortasında geçmişteki bir aşka tutunur. Zebercet iletişim kuramadığı bir dünyanın içinde giderek karanlığa gömülür. C. sahici bir ilişki ararken yalnızlaşır. Raif Efendi görülmez. Selim Işık ise kendisine uygun bir dünyaya tutunamaz.
Aralarında yüzyıllar, ülkeler, sınıflar ve bambaşka hayatlar vardır.
Yine de hepsinin hikâyesinde aynı soru dolaşır: İnsan ne zaman gerçekten yalnızdır?
Edebiyatın bu soruya tek bir cevabı yok. Belki gücü de burada. Çünkü büyük edebiyat yalnızlığı ortadan kaldırmaz; ona bir dil verir.
Ve bazen bir kitabın sayfalarında yüz yıl önce yaratılmış hayalî bir insanla karşılaşıp “Ben de bunu hissettim” diyebilmek, yalnızlığın tam karşısında duran şeydir.


















