
“Biz ölüler uyandığımızda ne görürüz bilir misin?
Hiçbir zaman gerçekten yaşamamış olduğumuzu.”
Henrik Ibsen
Büyük bir gizleme sanatıdır resmî tarih. Özellikle kadınlar söz konusu olduğunda… Onları yürürken, yaratırken, dünyayı değiştirirken değil; yalnızca dururken kaydeder. Bakılan yüzler, taşınan soylar, korunması gereken namuslar ve temsil edilen güzellikler olarak… Tahtların arkasına, saray odalarına, yaldızlı çerçevelerin içine hapseder; ait olmadıkları hikâyelerin içine. İşte bu unutulmuş sessizliğin sarmalında, birilerinin bu hikâyeleri fark etmesini bekler kadınlar.
“Yeniden gözden geçirmek tarihe yeni bir gözle bakmak, eski bir metne yeni bir eleştirel doğrultudan girmek bizim için edebiyat tarihinin hoş bir faslı değildir; kadınlar için bir hayatta kalma eylemidir.” Adrienne Rich
Maggie O’Farrell tam da bunu yapar. Robert Browning’in ‘Son Düşesim’ şiirinde duvardaki bir tablodan ibaret bırakılan o kadına, Floransa Dükü Cosimo de’ Medici’nin kızı Lucrezia de’ Medici’ye, Evlilik Portresi romanıyla sesini ve bedenini iade eder.
Browning, şiirinde kadının bireyselliğini açık bir tehdit olarak gören erkek egemen zihniyetin tarih boyunca değişmeyen sesini gösterir. Dük’ü öfkelendiren düşesin sadakatsizliği değil; kontrol edilemeyen canlılığıdır şiirde. Çünkü gülümseyen, bakan, isteyen, hisseden ve dünyayla dolaysız ilişki kuran kadın, patriyarka için her zaman tehlikelidir.
O’Farrell’ın anlatısı daha ilk cümleden bir gerilimle başlar. Lucrezia, kocasının kendisini öldürmek istediğini kesin olarak bilir. “…gözlerinin önüne renkli bir cam konmuş ya da o cam gözlerinin önünden kaldırılmışçasına, kocasının onu öldürmeye niyetli olduğunu anlıyor.” Sayfalar ilerledikçe metin tek bir kadının trajedisi olmaktan çıkar. Sınıfsal ve tarihsel bir kadınlık deneyimine dönüşür. Tarih kayıtları Lucrezia’nın on altı yaşında hummadan öldüğünü yazar. Ataerkil tarihin talihsiz genç bir ölümü… O’Farrell ise bu anlatıyı alıp planlı bir kadın cinayeti politikası olarak deşifre eder bize.
Lucrezia sınıfsal düzenin içinde kullanılan bir bedendir sadece. Onun trajedisi yalnızca öldürülme ihtimali değil daha en başından bir birey olarak görülmemesidir. Ablasının ölümüyle onun yerine geçirilen bir nesne… Ablasının yerine Ferrara Dükü Alfonso ile evlendirildiğinde bir şeylerin değiştiğinin farkındadır: “Lucrezia karı, koca ve yaşam sözcüklerini yakalayarak bu işin bittiğini, artık evli olduğunu, bu işin dönüşü olmadığını anlıyor. Artık başından beri olduğu insan değil; başka bir isimle başka bir evde yaşayacak, henüz hiç tanımadığı başka biri olacak.”
Evliliğin şefkatli bir bağ ve eşit bir birliktelik getireceğini düşler başlarda. Ama Alfonso’nun kolunu kavrayışındaki o öfke her şeyi açık eder.“Benim hükmüme, kararlarıma ve yaptıklarıma karşı çıkılmasına göz yumamam. Karşı çıkanı cezalandırırım. Derhal, hiç acımam. Yeterince açık anlatabildim mi?”
Bu tehditkâr sessizlikte Lucrezia içten içe sorgular: “Duygular ve gerekli eylemler… Bu ikisi bir arada olamıyor mu? Bir eylemi duyguların gerekli kılması mümkün değil mi? Vicdanın söz hakkı yok mu?”
Peki, ataerkil sistemde vicdana yer var mıdır? Ya anlatı boyunca Lucrezia’nın zihnini kemiren “erkek çocuk doğurabilecek miyim?” sorusu… Onun hayatta kalması için tek anahtardır. Bu durum yüzyıllardır kadın bedenine yüklenen bu tarihsel görevin, sistemi ayakta tutan o damızlık ve nesne politikasının çıplak yankısıdır adeta.
Önce kitabı okudum:
mitlerin kitabını.
Orada hiçbir zaman anlatılmazdı
bu bıçağın ve bu kameranın
neden gerekli olduğu.
Tek başıma indim merdivenlerden,
okyanusun o soğuk ve boğucu sessizliğine.
Buraya batığın hikâyesini dinlemeye gelmedim,
onun hakkında yazılmış kitapları okumaya da.
Batığın bizzat kendisini görmeye geldim:
yıpranmış kaburgalarını,
çürümüş tahtalarını,
artık kimsenin hatırlamadığı yükünü.
Adrienne Rich
Saray onu bir portreye dönüştürmeye çalışırken Lucrezia inatla resim yapar. Onun fırçaya, renklere ve resme olan tutkusu… Erkek kontrolüne karşı geliştirdiği sessiz ama bir o kadar da dirençli varoluş mücadelesidir. Herkesin baktığı o kadın… Bakan kişiye dönüşmüştür artık. Özellikle hayvanları çizer Lucrezia. İnsanların maskeli ve hesaplı dünyasından farklı olduğunu gördüğü o hayvanları… Onların dünyasında güvende hisseder kendini. Çocukluğunda babasının sarayında karşılaştığı o kaplan… Kaplan yalnızca vahşi bir hayvan değil; bastırılmış gücün, kapatılmış canlılığın metaforudur anlatıda. Lucrezia tıpkı o kaplan gibi korunuyor gibi görünür. Ama aslında o da bir kafesin içindedir.
“Ama kabullenmek, boyun eğmek, benim tabiatımda yok ki.”
Tuvalleri üst üste boyar. Kusursuz bir yeni resim yapmak değildir amacı. Tüm çizimlerini korumak hafızasının kaydını tutmaktır. Düşündüklerini sesli söyleyememek, hislerini açıkça yaşayamamak… Kendini sözcükler, yüzler, isimler, sesler ve diyaloglarla ağzına kadar dolmuş, dolup taşmış gibi hisseder:“…başı acıyla zonkluyor, taşıdığı yükün ağırlığıyla dengesini kaybedip sendeleyerek masalara, duvarlara çarpıyordu. Alfonso’ya bütün bunları anlatmak, kendi içindeki bazı kapılarla geçitlerin anahtarlarını vermek demek. O yüzden anlatmayacak. O asla bilmeyecek, kolunu istediği kadar sert tutsun, bileklerini istediği kadar bırakmasın, içindeki o yere ulaşamayacak.” Patriyarkal düzen yalnızca kadın bedenini değil, kadın ruhunu da denetlemek ister çünkü.
Saraydaki kadınların birbirleriyle ilişkisi tam bir muammadır. Kadınlar birbirlerine tam anlamıyla yaklaşmazlar. Çünkü korku dayanışmayı parçalamıştır. Herkes payına düşen rolü oynar sadece. Bazıları sisteme boyun eğerek hayatta kalır bazıları ise sessiz bir direniş taşır içinde.
Rich, kadınların yalnızca kendi hikâyelerini yazmasıyla yetinmeyip, bizzat dünyayı, tarihi ve dili baştan tanımlamaları gerektiği söyler bir yazısında. Sessizliği bozmanın ve eski metinleri yeni gözlerle okumanın onları yaşayan birer ölü olmaktan çıkaracağını… Ona göre bu, geçmişi yok saymak değil; geçmişin bizi dilsizleştiren kurgularını içeriden parçalamaktır.
Duvara resmi yapılmış olan, benim son Düşesim,
Sanki canlıymış gibi bakıyor.
Emirler verdim;
sonra tüm gülümsemeler birden kesildi.
Robert Browning
Browning şiiriyle ataerkil kibrin kadını nasıl cansız bir koleksiyon nesnesine indirgediğini bir Dükün ağzından itiraf ettirir. O’Farrell ise anlatıyı Lucrezia’nın ağzından kurarak tarihin ve sanatın erkek egemen diline feminist bir manifesto ile meydan okur.
“Bak. İşte Lucrezia, en etkileyici taş bir yapının olduğu, nehirli, ormanlı bir manzaranın köşesindeki minik bir figür. Karanlık bir kış gecesinde ilerliyor, üzerini örtecek ağaçların merhametine doğru var gücüyle koşuyor, koşuyor.”
Lucrezia, tuvale hapsedilmiş bir ölü olarak kalmayı reddetmiştir. O perde bir daha onun üzerine örtülmeyecektir artık. İbsen’in oyunundaIrene, Rubek’e: “Biz ölüler uyandığımızda ne görürüz bilir misin? Hiçbir zaman gerçekten yaşamamış olduğumuzu.”diyerek gecikmiş bir uyanışın kederini fısıldasa da… O’Farrell’ın Lucrezia’sı bu çağrıyı tersyüz eder. Tarihin dilsizleştirdiği bütün kadınlar adına hayatını geri alır.
Evet, Adrienne Rich’in dediği gibi patriyarkanın yaratıcı gücü tükenmeye başladı. Geriye yalnızca yıkım üreten ve kendini bu yıkımla yeniden var eden kör bir enerji kaldı. Oysa Lucrezia’nın ormana, hayata ve renklere doğru koşuşu… Kadınların tükenmeyen yaratıcı yaşama gücünün mutlak zaferi değil mi?
Kaynak:
Evlilik Portresi, Maggie O’Farrell, Çevirmen Kıvanç Güney, Domingo Yayınevi
https://www.poetryfoundation.org/poems/43768/my-last-duchess
https://www.gutenberg.org/cache/epub/4782/pg4782-images.html
https://en.wikipedia.org/wiki/When_We_Dead_Awaken:_Writing_as_Re-Vision

















