Attilâ Şenkon: “Yaraların üzerine merhem sürmek yerine kabuklarını kaldırmaktan yanayım.”

Ağustos 31, 2026

Attilâ Şenkon: “Yaraların üzerine merhem sürmek yerine kabuklarını kaldırmaktan yanayım.”

 Fotoğraf: Neslihan Karayakaylar Tamyaman

Söyleşi: Cüneyt Akbaba

Son romanınız Huzursuzlar’ın ortaya çıkış hikâyesini anlatır mısınız? Sizi bu kitabı yazmaya iten duygu neydi?

2020’nin son günlerinde, arkadaşlarımdan biri tacizle suçlanmış, bu olay boğazımda bir düğüm olarak kalmıştı. Elinde ne kanıt ne de tanık bulunan bir kadın tarafından ifşa edilen bu tacizin aslında itiraf değil iftira olduğuna inandım ben. Aklımdan çıkmayan bu mesele, altı yıl sonra romanımın kalbine oturdu. Kendi adıma Huzursuzlar’ı yazarak huzur bulduğumu söyleyebilirim. Ama bu romanın birilerinin huzurunu kaçıracağından da eminim.

Huzursuzlar’da bir huzurevini romanın merkezine yerleştiriyorsunuz. Neden özellikle böyle bir mekân seçtiniz?    

Huzursuzlar’ı tek sözcükle anlatmam gerekse vicdan romanı derim. Yaşlı roman kişilerimin geçmişlerini hatırlayacağı, kendileriyle hesaplaşacağı, vicdan muhasebesi yapacağı bir “hafıza mekânı” için en uygun yerin bir huzurevi olduğunu düşündüm. Romanın hazırlık sürecinde huzurevleriyle ilgili kapsamlı bir araştırma yaptım, pek çoğunu dolaştım. Yazarken de yarattığım Bir Tatlı Huzur’da neredeyse iki yıl yaşadım. 

Mimarlık eğitimi almış bir yazar olarak, mekân kurmanın edebiyatınızdaki yerini nasıl tanımlarsınız?

Mimarlık eğitiminin yazma pratiğim üzerindeki etkisi büyüktür. Birinci sınıfta aldığımız temel tasarım dersi, başlı başına bir yazı atölyesi sayılabilir. Mimari tasarımdaki “Bitmiş bir forma artık hiçbir şey ekleyemezsiniz ve ondan hiçbir şey çıkaramazsınız” sözü edebiyattaki kurmacanın özü değil midir? İki meslekte de kurduğunuz hayali, yarattığınız dünyayı kâğıt üzerinde somutlaştırarak karşı tarafa aktarıyorsunuz. Birinde çizgileri kullanırken, diğerinde malzemeniz sözcükler oluyor. Kurmacanın üç ana unsuru var; karakter, zaman ve mekân yaratma. Mekân ve atmosfer oluşturma konusunda mimarlıktan çok fazla yararlanıyorum.  

Adı Bir Tatlı Huzur olan bir huzurevinde geçen hikâyede huzurdan çok huzursuzluk görüyoruz. Bu tezat sizin için neyi temsil ediyor?

Nezaket Hanım, Selami Bey, her ne kadar bir yalanın arkasına sığınmış olsa da Mebus Bey, ikizler Hayrünisa ile Fahrünisa, Mustafa Bey, Tacettin Bey ve Keriman Hanım aslında mutlular. Kimi isteyerek gelmiş, kimi bir yakını tarafından bırakılmış huzurevine. Son günlerini geçirecekleri Bir Tatlı Huzur’da bütün olumsuzluklara karşın kendilerine huzurlu bir ortam sağlamayı başarmışlar. Aralarına yeni bir misafir katılana kadar bir sorun yaşamıyorlar. Eski bir Yeşilçam oyuncusu olan Pervin Korcan’ın gelişiyle bütün dengeler altüst oluyor. Hırsının kurbanı bu kadın yüzünden eski defterler açılıyor, afişler, gazete kupürleri, kıskançlıklar, itiraflar saçılıyor etrafa. Huzurevinde huzur kalmıyor.

Sizce insan yaş aldıkça geçmişine daha mı çok sığınıyor?

İçinde pişmanlık barındırmayan, temiz, saf, masum bir geçmişe sığınmak hangi yaşta olursa olsun insana iyi gelir elbette. Bu anlamda sığınabileceğimiz tek yer çocukluğumuz galiba.

Huzursuzlar’ı yazarken sizi en çok etkileyen veya duygulandıran sahne     hangisiydi?

Romana son dakika golü gibi eklenen; Nezaket Hanım, Selami Bey ve Mebus Bey’in Guguk Kuşu filmi üzerine kendi hayallerine daldığı bölüm benim için çok özeldir. Bu üç hayalin sonundaki “Pes!”, “Vah!”, “Tüh!” ünlemleri pişmanlık dolu hayatların özeti gibi.

Romanınız, yaşlılık ve yalnızlık kadar dostluğu ve dayanışmayı da anlatıyor. Okurlarınızın Huzursuzlar’ı bitirdiğinde akıllarında hangi soruların veya duyguların kalmasını istediniz?

Temiz bir vicdanın en rahat yastık olduğu söylenir. Romanı bitirdiklerinde başlarını yastıklarına huzurla koyabiliyorlarsa mesele yok. Vicdan azabı bu dünyanın en ağır yüküdür çünkü. Menfaatin geçer akçe olduğu bu dünyada, merhamete yatırım yapmalarını öneririm.

Edebiyatın toplumsal farkındalık yaratma gücüne inanıyor musunuz? Özellikle yaşlılık ve bakımevleri konusunda bir mesaj vermeyi amaçladınız mı?

Bütün sanat dalları farkındalık yaratma konusunda etkin rol oynar. Didaktik olmadan, altını fazla çizmeden mesaj vermeyi seviyorum. Yaraların üzerine merhem sürmek yerine kabuklarını kaldırmaktan yanayım. Telef’te Cumartesi Anneleri’ne, Yalan Satıcısı’nda Gezi Direnişi’ne, Hepimizin Yarasında’da Dersim Kıyımı’na dikkat çekmeyi amaçlamıştım. Huzursuzlar’ın da insanları yaşlı bakımevleri üzerine düşündürmesini isterim. Yaşlı bakımı günümüzde Türkiye’nin ciddi sorunlarından biridir. Huzurevleri ise ne yazık ki her açıdan yetersiz.  

Yazarlık serüveniniz boyunca öykü ve roman arasında gidip geldiniz. Sizi bugün hâlâ yazmaya motive eden şey nedir?

İçinde edebiyatın ve kitapların yer almadığı bir yaşam bilmiyorum ki… Kendimi “eli kalemle doğan çocuk” olarak tanımlıyorum. Henüz okuma yazmayı öğrenmediğim günlerde düşüncelerimi çizgilerle ifade ediyordum. Okula başlayıp abece ile tanıştıktan sonra ise bir aydınlanma yaşadım ve duygularım bu kez yazı olarak döküldü kâğıdın üzerinde. O günden beri de durmaksızın yazıyorum.

Yeni projeleriniz neler? Okurlarınızı önümüzdeki dönemde hangi çalışmalar bekliyor?

Ankara metrosunda karşılaştığım neşeli bir çingene ailesi çok etkiledi beni. Onlar sayesinde dokuz-sekiz ritminde, cıva kıvamında bir hikâyenin peşine takıldım. Henüz “avcı-toplayıcı” evresinde olduğum bu romanı ne zaman yerleşik düzene geçip yazmaya başlarım bilemiyorum.

Yorum yapın