Öykü: Uğultu ve Masumiyet | Sema Kılıç

Temmuz 13, 2026

Öykü: Uğultu ve Masumiyet | Sema Kılıç

Odada, masamın üzerinde açık olan bilgisayar ekranına bakıyorum. Odanın aydınlığı azaldı. Akşam oluyor. Bu oda kuzeye bakıyor -balkondaki pvc pencereler gelen ışığı kesiyor. Işığı açmalıyım. Yazmalıyım. Neyi mi? Olanı biteni tabii. Yoksa kaybettiğim her şey bir kara nehir içinde yitip gidecek.

Hastaneye gittik annemle. Birçok muayene, tetkik… Fabrika tezgâhından geçen ürünler gibi; o odaya gir, bir iki dakika derdini anlat, sonra ultrason. Bir başka doktor, dosyaya bile bakmadan, ‘Bir şikâyetin var mı?’ diye soruyor. Cevabı beklemeden, ‘Git kan ver,’ diyor. Başka bir bölüm de işitme testi istiyor.

Ultrasonda uzun kaldık. Kalp ve kulak doktoru istemişti bu tetkikleri. Sağ olsun, radyolog da uzun uzun baktı. Annemin yaşı, gördükleri… “Bir de gelmişken boynundaki plaklara da bakalım,” dedi.

Çok rahat görünüyorsun, hâlâ kendinle tam mısın sen? Ben ikimizin de kırıldığını, azaldığını sanıyorum. Yok, sanmıyorum; biz kaybettik. Daha doğrusu kaybolduk. Bak, bugün bile yeter bunları anlaman için. Başladı yine. İçimden geçenleri kâğıda dökersem daha az duyarım seni. Böylece kaybolmamın izi kalır. Yeniden yeniden bakarsın, beni de yormazsın.

Balkona çıkıyorum. Hâlâ yağıyor. Sen konuşuyorsun. Yağmur konuşmuyor. Birden Şükrü Erbaş’ı hatırlıyorum: “Yağmurun sesi insan sesine benzemez. Sen ne istersen onu anlatır yağmur.” Bir ferahlama… Rahatlıyorum.

Tarih ne bugün, inanın unuttum. Annem televizyon izliyor. Haberler akıyor: Hakkâri’de bir uzman çavuş; karısını, baldızını, kayınpederini ve kayınvalidesini vurmuş. Sonra da kendini… Televizyonun sesi uzaklaşıyor, ekran karıncalanıyor ya da ben öyle görüyorum. Neden sonra görüntü değişiyor: Gece vakti, beyazlar içinde bir kadın mezarlıktan çıkıyor ve bir dükkânı kundaklıyor. Korkmuş ahali. Nerede mi olmuş? ‘Çatalca,’ dedi spiker.

Cama inen damlalar ip gibi; kalın bir ip. Caddeden küçük, çamurlu bir dere akıyor -kimse de yok. “Eskiden olsa, ıslanmadım, iyi ki evdeyim,” derdin. Hep evdeyim ondan mı artık gerek duymuyorum o cümleye? Evdeyim, evdeyiz; sen, ben, bir de televizyonun sesi. Annem susuyor, gözü ekranda. Bu haberleri hiç kaçırmıyor. Gözüm kayıyor ekrana.  Bir uğultu… Karnımda acayip bir şişlik oluşuyor böyle zamanlarda. Patlatacak beni. Sen de gümleyeceksin -rahatım sanma orada.

Yağmur, evin camlarından içeri bir hışırtı olarak giriyor. Kulaklarımı işgal ediyor. Sen duyulmuyorsun. Bazı evleri su bastı kesin. Biz yukarıdan bakıyoruz caddeye. ‘İyi ki,’ diyorum içimden. Bak, yine dedim.

Durmadan konuşuyorsun -kesilmiyor, büyüyor bir yumak uğultu oluyor. Sus biraz. Suuuuus. Bitmiyor. Boğazımı sıkıyor. Ellerimi kulaklarımdan çekiyorum. Ağzımdan dışarı fırlıyor. Böööğğk.  Gözlerim yerinden fırlayacak sanıyorum. İçimde dolaşan tekinsiz hayvanın sesini duyuyorum.  Aklını yitirmedim daha, biraz sakin.

Odaya dönüyorum. Bilgisayarın ekranı kararmış. Masadan kalkarken düşürmüş olmalıyım; yerden kitabı alıyorum. Düşüş, Camus’nün en sevdiğim kitabı. Önümde olur hep. Kendiliğinden açılan sayfaya bakıyorum: “Haklı yandaydım, bu da vicdanımın rahat olmasına yetiyordu. Doğruluk duygusu, haklı olmanın verdiği doyum, kendini değerlendirmenin sevinci bizi ayakta tutan zemberekler.”

Sen tekinsiz hayvan, sen bu sevincimle uğraşıyorsun. Günlerdir “Derdin ne?” diyordum da bunaltılar ekliyordun kalbime, beynime. Kahrolası sen…

Bilgisayarı ittim. Günlüğümün son sayfasına yazmaya başlıyorum.

Radyolog, “Annenizin biyopsi olması lazım. Tiroitteki nodülün içi iyi görünmüyor,” diyor. O karanlık odada, ultrason cihazının ışığında yüzüne bakıyorum. Köşede sekreter, doktorun söylediklerini yazıyor. Kulaklarımda ağır bir boşluk, bir kaskatı olma hâli… Kendimi hemen toplamak istemiyorum. Duyduklarımı anlamaya çalışıyorum, içimden bir kez daha tekrar ediyorum. Ağzımdan, benden izinsiz çıkıyor sözler: “Nodül büyümüş…” Doktor sayıları, tıbbi sözleri yinelemeye devam ediyor. Sekreter alışkın; onları yazıyor, ekranında yazılar aşağıya akıyor. “Biyopsi yaptırıp yaptırmamak size kalmış, ağır ilerler bu tür. Yaşını düşünürsek on yılı var.” Metin Altıok, “Zaman eksiltir insanı!” diyordu, annem ise eksilerek çoğalmış!

Annemi yan çeviriyoruz. Alet saçlarının bitiminden boynuna gidip geliyor. Ultrason ekranına bakıyorum. Tuhaf bir sesi var. Tanımlayamıyorum, look look gibi mi? Yok canım o kalbin atış sesi değil mi? Bu biraz bir yere dokunmanın sesi. Bilindik değil. Aleti bastırdıkça duyulur oluyor. Gür akan suyun boğulmuş sesine benzetiyorum.

Bacaklarında, ayaklarında şimdi sıra; kalp doktoru istedi bunları da. Sürülen jelin soğukluğu annemi ürpertiyor. Sonra sırtüstü. Doktor “Şeker tansiyon var mı kalp?” diye soruyor. Gülümsüyor, “Yoksa bu kireçlenme çok fazla çok değil de fazla.” Sesim oldukça yavaş çıkıyor, “Çok önemli değil ama önemli” derken şaşırıyorum. Bu kez sesli gülüyor doktor.  Sorularına aldığı yanıtlardan memnun. Boynunda kabartı şeklinde tanımlamamı kendi kendine tekrarlamıştı az önce.

Ultrason uzuyor. Sekretere ilgili doktoru ara diyor, bazı tetkikleri atmasını istiyor. Sekreter telefonu kapatınca anlayamadığım bir şeyler söylüyor. Atmazlarsa sileriz şimdi yaz diyor doktor. Devam ediyorlar. Bacaklar ve ayaklar üzerinde dolaşıyor alet. Üç gündür ağrı şişlik var ayakta.  O şişlik bir damar tıkanıklığı olmasın. Pıhtı olmasın. Kaygımı anlamış gibi “Pıhtı değil” diyor. “Ama ilerde bacak için anjiyo işlemi gerekir.” Yeniden gülümsüyor, “iyi ama çok iyi değil.”

Bitti. Önce siliyorum, doktorun verdiği ikiye bölünmüş çarşafla. Sonra da kağıt havlu ile boynunu… Diğer hasta soyunmuş, perde arkasındaki sandalyede bekliyor. Biz çıkıyoruz. Sekreter mi yazmış acaba o bir kişinin bile zor gireceği soyunma yerinin kapısına: Çıkmaz Sokak.

İyi bir genç adamdı doktor. Sen sustun bugün hastanede. Bazen karışacak gibi oldun, ben ruhsuzlaştım, katılaştım, seni ittim. Yine de abukluk yaptığın bir iki yer olmadı değil. İçime bir taş parçası oturdu. Gitmiyor. Biyopsi… Yaptıracağız tabii.

Odyo testi öğleden sonraya kaldı. Eksi üçteki koridoru floresans ışığı aydınlatıyor. Kahverengi koltuklara oturuyoruz. Biraz sonra kan alınacak. Plastik bant annemin kolunu sıkıyor. Kalın uçlu enjektör iğnesi damara girdi bile. Offf. Acıdı. Hoyrat bir hemşire eli -umursamıyor. Tüp doldu, ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü. Koyu vişne rengi… Pamukla bastırıyorum.

Koridora açılan bu küçük penceresiz yerde plastik sandalyelere oturmuş yardımcı personel. Telefonlarına bakıyorlar, hiç konuşmadan. Annemi tekerlekli sandalyesine oturtuyorum. Asansöre doğru itekliyorum.

Öğleden sonranın arada kalmışlık hâli. Yapılacaklar için erken, geç saatler. Biraz okumalı -en iyisi bu olacak.

En sevdiğim zamanlar olan sabahlarda da bir geç kalmışlık hissi var.  Bir bıkkınlıkla uyanıyorum; öfke dolu, hınçla… Kitabın sayfalarda ilerliyorum. İşte o cümle: “Işığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik.” Her şey siliniyor. Düşler, umut, iyi olan ne varsa…  

Annem uyumak için odasına gidiyor. Üzerini örtüyorum. Televizyonda kanal değiştirip haber kanallarına geçiyorum. İran’la ABD anlaşmış, savaş bitiyor. Trump, Hürmüz Boğazı’nın ücretsiz açıldığını söylüyor. Ne laf ama! Gerçekle söylenen birine karışıyor.

O sırada donmuşum. Televizyonun sesi çok uzaklardan geliyor. Arada neler oldu hatırlamıyorum. Sanki o kayyum meselesiydi konuştukları. Yanılıyor da olabilirim. Günlerdir bu konu var. Seni duyuyorum ama anlamıyorum. Sesin yaklaşıyor. ‘İşte böyle, bu ülke ne olacak? Yarın diye bir şey yok artık…’ Uzayıp gidiyor; değişiyor, bir gürültüye dönüşüyor. Ben siliniyorum.  Kalkıp televizyonu kapatıyorum.

Mutfaktan bir tabağa iki kurabiye koydum. Yemesem… Kahvemin yanında olmalılar. Tatları çocukluğumdan çıkıp geliyor. Tanıdıklık hissi. Bilineni masamda görme isteği…

Yine günlüğün olduğu odadayım. Masamdaki kahve fincanından bir yudum alıyorum -soğumuş. İlk cümle. Güneşli havalar yağmurla silindi. Sevincin müjdelediği yarın yok mu, aylardan haziran, o yaz nerede?

‘Kaçamazsın, asude değilsin ki ne yazarsan yaz şimdi senin de parmağın var ortağısın olanın bitenin. Camın ardında yağmurdan başka şeyler var; hatta onlar odanın içinde… Yok canım, kafanın içindeler.’ Tekdüze devam ediyorsun, ‘Bitmedi,’ diyorsun. Bekliyorum ardından ne söyleyeceksin diye. ‘Biyopsi ve tedavi. E, sen yapacaksın; demiştim ya asude değilsin’ Nihayet içime su serptin biraz.  Camın önüne gidiyorum. Karanlık, şakırtlı sesi dinliyorum.

Neden sonra, çocukluğumu sayıyor bana. Gençliğimi de. Direncimi de. Hepsini elinden çıkmış eşyalar gibi önüme diziyor. ‘Bak,’ diyor, ‘bunların hiçbiri sende değil artık, yarın da yok.’

Dur artık. Sözcükler çivi gibi saplanıyor beynime.   ‘Bir şey daha eksildi,’ diyorsun.  Sesin büyüyor. Ben küçülüyorum.

Sonra sustun.

O sessizlikte Clamence söze karışıyor: “Ama yüreğimizi ferah tutalım! Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!”

Yorum yapın