
“göğü kucaklayıp getirdim sana”
A.ZEKAİ ÖZGER
Bazı kitaplar arka kapağındaki tanıtım yazısı okunarak alınır. Bazıları yayınevi adına, kapağının tasarımına veya yazarına bakılarak. Bazen de sadece kitabın adına vurulursunuz. İşte ben, Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu kitabı ile bu şekilde tanıştım. Yazarını hiç tanımıyordum ama sadece adı yeterdi ve sanki nasıl anlatsam, artık kitabın içindeki her bir cümle fazla gelebilirdi.
“Cezaevlerinde yıllarca tutuklu kalan insanlar, sevdiklerini bırakmış, içeride neyle tutunacak ya da nasıl yaşıyorlar? İşte ağlayacaktım arkadaşlar dokundu, umutsuzluğa düşecektik arkadaşlar vardı, aç kalıyorduk onlar vardı… gibi cümleler burada başlıyor. Kitabın ismini de özellikle bu öyküden seçtik.”
Deniz Faruk Zeren bu şekilde anlatmış kitabının adına nasıl karar verdiklerini. Kendisi yazmaya, öğrenci fanzinlerinde öykü, şiir, düz yazı ile başladığını söylüyor. Sonrasında da dergilerde eserleri yayınlanmaya devam etmiş. Dört Mevsim İlkbahar adlı şiir kitabı, Yasak Kitap ve Zerya –Serhat’ta Bir Gün adlı öykü kitapları bulunuyor. İlk romanı olan Ben Bermal 2023 yılında, Yağmur Kuşları adlı öykü kitabı ise 2026 yılında yayımlanmış.
Kitaba adını veren bu hikâye de aslında politik bir atmosferi işaret etse de bu atmosfer yaşamdan bağımsız olamamış. Teması hapishanedeki insanların yoldaşlık hikâyesi olsa da büyük manzaraya baktığımızda herkesin ihtiyacı olan bir arkadaşlık öyküsü. Edebiyatın tüm evreni kapsadığını düşünmüşümdür hep. Mesela bu hikâye benim içindi. Ne zaman canı sıkılsa, kalbi kırılsa salya sümük bir halde arkadaşlarını arayan, onların omzuna ihtiyaç duyan benim gibiler için yazılmıştı. Belki de sınıfa yeni gelmiş yabancı bir öğrenci ya da zorunlu – gönüllü sürgün olarak topraklarından kopup gitmiş, hangi dala tutunacağını bilemeyen bir mülteci içindi.
Öyküde kahramanımız kendisini neyin beklediğini bilmediği, hiç tanımadığı bir ortama, hapishanenin bir koğuşuna adım atarken buluyor. Ürkek adımlarla içeriye girerken şaşkın, yorgun aynı zamanda kırılgan, hani dokunsalar ağlayacak kadar. Ama içeride öyle sıcak karşılanıyor ki bir ev ziyaretine geldiğini sanıyor.
“Duvar diplerine serili kilimlerde çoğu bağdaş kurmuş oturuyorlardı. Kapı ardımdan kapanır kapanmaz hepsi ayaklandı. ‘Arkadaşlar geldi’ diye seslendi biri. Sanki gezmelere gitmiştik de bekleniyorduk gibi. Tokalaştık. Tek tek tokalaştık. Sıkı sıkı tokalaştık. İçimden birilerine sarılıp hüngür hüngür ağlamak geliyordu ama sadece tokalaştık, hoş geldin, hoş buldukla.”
Onu rahat ettirmek için çırpınır içeridekiler. Yere oturmasın diye tabureler getirirler, yıkanması için sıcak sular hazırlarlar. Ama kahramanımız o kadar kendi olmaktan uzaktır ki yıkanmayı bile beceremez. Yardıma ihtiyacı olduğunu anlarlar; Faruk adlı yoldaşı gelir ve onu çocuğunu yıkayan bir anne gibi ovalar, yıkar, kurular.
“Sevdi, okşadı, yaralarımı, evirdi çevirdi, yıkadı… Canım yandığında bile güldüm. Islak ellerimle dizlerine tutundum. Bişo, bişo deyişine güldüm, ağlayacaktım ama güldüm.”
Ranzanın üst katını ona hazırlarlar, tertemiz bir yastık, çiçekli çarşaf, mis kokulu nevresim onu beklemektedir. Uzanır genç adam. Bakışlarını taş duvarlarda gezdirir, gözlerini tavanda sabitler. A.Karakoç’un şiirinde yer alan, “ Gökten yağmur yağmur yağacak renkler…” dizesindeki gibi gökyüzü karşısındadır, masmavi, bembeyaz, kıpkızıl, mosmor. Belki de bir daha göremeyeceği semaları, bir daha veremeyeceği yarım kalmış kavgalarını düşünür, kirpikleri ıslanmaya başlar. O sırada bir el hisseder omuzlarında. Bir yoldaşı gökyüzünü kucaklayıp getirir ona.
“Korkma, dedi, geçti, dedi. Ağlama, sakın ağlama, dedi, bir daha deneriz.”
Cümleler çok bağırmasa da anlarsınız onların içinde barındırdığı umudu. Edebiyatın gücü biz onun görüneni anlattığını sanırken onun görünmeyeni anlatması değil midir sonuçta?
Sadece bu öykünün değil kitabın tüm öykülerinin dili karakterleri gibi sıcacık, samimi ve yazarının hayata bakışı ile paralel olarak kullanılan mekânlar gibi sade. Bazı sözcükler ise bir susuş halinde olsa da gücünü hissettirmekte.
Arkadaşlar dokundu tam ağlayacaktım cümlesi, hayattan kopma anlarında ihtiyacımız olanı çarpıyor yüzümüze. Gittikçe bireyselleşen dünyada yaşamak başlı başına zor bir yolculuk ve bu yolda karşılaştığımız her yeni mekânda, her yeni başlangıçta kendimizi terkedilmiş hissederiz. Yalnızlık korku salar yüreklere ve bu acımasız toplumda ayakta kalmak için tek başına mücadelenin yetmeyeceğini, sadece gölgenle yürümenin başarıya götürmeyeceğini biliriz. İngiliz Şair John Donne ‘nin, “Hiç kimse bir ada değildir/ bütün de değildir tek başına/her insan kıtanın bir parçasıdır” dizelerindeki gibi her daim bir dostluk zincirinin halkası olmak isteriz ya da Edip Cansever’in dizesindeki bulunmaya hazır eski bir para gibi bir dostun bizi derinlerden kurtarmasını bekleriz.
Sağlam temellere dayanmayan, emek harcamadan sadece iyi vakit geçirme amaçlı kurulan klavye arkadaşlıklarının devrindeyiz artık. Tuşlara dokunan parmaklarımız buz gibi… Birilerinin elinin sıcaklığını hissetmeyeli ne kadar oldu? Bir dostun gözündeki ışığın umutlarını yeşerttiği zamanlar çok eskiden miydi? İşte böyle özlem dolu sorular sorduğum bir dönemde o kadar iyi geldi ki bu öykü. Her cümlesinde tam ağlayacaktım, diğer cümle dokundu yüreğime. Gülümsedim. Yazmak da bir nevi dokunmak değil mi omuzlara? Hep yazmanız dileğiyle, kaleminize sağlık Deniz Faruk Zeren.
Evrensel haber… Dilek Omaklılar
Karıncafil röportaj
Kitaptan alıntılar



















