
Yatağın altı, komodin, yatağın içi… Nerede bu telefon? Başucumdaki okuma lambasını yaktım. Her yere tekrar baktım ama yok. Sesi takip ettim. Makyaj masasının çekmecesinden geliyor. Elime alana kadar sustu. Ekrana baktım: “Gülnaz — bir cevapsız arama” yazıyor. Telefonu yatağa fırlattım. Koridora çıktım. Dün yapılan temizliğin keskin kokusu evin boşluğunda asılı kalmış: yapay çam kokusu. Geniz yakan bu koku, midemdeki tanıdık çalkantıyı yeniden uyandırdı.
Kafamda defalarca kez provasını yaptığım senaryo gerçekleşmişçesine planlar yaptım. Tam o anda Karagöz-Hacivat perdesi gibi duvara vuran gölgeler yazdığım senaryoyu canladırmaya başladı. Gülnaz’ın korkuyla büyümüş gözlerini gördüm. Bozuk Türkçesiyle bana sitem ediyordu. Evin bütün ışıklarını yakmıştı; komşuların kapı eşiğinde biriken fısıltıları, vah vahları apartmanın koridorlarında yankılanıyordu. Evin önünde bekleyen ambulansla birlikte bütün sokak uyanmıştı.
Oyun perdesi uzaktan gelen telefonun sesiyle ansızın kapandı. Kavşakta bekleyen yolcu gibi koridordaki kapılara baktım. Hayali bir ok yatak odasına doğru hareket etti. Ben mutfağa girdim. Bir yerlerde temizlikçinin sakladığı bir paket sigara olmalıydı. Tek tek bütün çekmeceleri açtım. El bezlerinin en altına sıkıştırmış uyanık; buldum. İçinden bir tane alıp yaktım. İçime çekmeden durmaksızın üfledim. Grilik etraftaki herşeyi yavaş yavaş örtmeye başladı. İki haftadır rafta duran dereotlu poğaçalar gözüme çarptı, kat kat peçeteye sarıp çöpe attım. İstanbul’a dönerken “Verme, yemem” demiştim Gülnaz’a. “Annenin tarifiyle yaptım” deyip valizime tıkmıştı. Tatları artık çocukluğumun sıcak kahvaltılarını taşımıyordu; bayat ve soğuk birer kütle gibilerdi. Yatak odasına gittim. Durmaksızın çalan telefonu elime aldım. Sigaramın külü yere düşmeden mutfağa yürüdüm. Duman yılan gibi süzülerek koridor boyunca bana eşlik ediyordu. Soğuk metal avucumun içinde gitgide ısınmaya başladı, canımı yaktı. Beşinci arama ekranda belirdiğinde, parmağım kendiliğinden yanıtla tuşuna gitti.
“Alo.” Gülnaz’ın sesi mahcup.
“Abla… şey…” dedi, sustu. Yaşça benden büyük olmasına rağmen bana abla demesini artık yadırgamıyordum.
“Söyle,” dedim.
“Annen iyi, merak etme… ama televizyon çalışmıyor. Açamadım. Bağırıyor şimdi. Hep seni istiyor.” Dedi.
“Annen iyi” cümlesindeki o boşlukta soluklandım. Gülnaz’ın başka bir şey söylemesini beklerken yakaladım kendimi ; bakışlarım mutfak tezgahındaki pürüzlere takıldı, bütün tezgahı yerinden sökmek istedim.
“Komşular rahatsız oldu, çok bağırıyor abla.” dedi.
“Bir televizyonu çalıştırmayı öğrenemedin, Gülnaz,” dedim.
“Ben demiştim abla, basit bir televizyon alsan da olurdu,” dedi. Oysa televizyonu alırken eşe dosta anlatılacak, hayırlı evlat hikayesinin sıcaklığını hayal etmiştim; beklediğim teşekkür bu değildi.
Gerçekle hayali ayrıran çizgi gri dumanla birlikte yok oldu. Koridorun loşluğunda gölgeler yeniden kıpırdamaya başladı. Annem yemeğin altını yakmış, mutfaktan yükselen duman bütün apartmanı sarmış; Elinde pazar filesi olan bir kadın var, evinin yolunu karıştırmış; Bana yol sordu. Yatak odasını işaret ettim. Yan odada fısıltıyla konuşan doktor: “ Yerini değiştirmeyin, bildiği yerde kalması önemli teyzenin” dedi.
Gülnaz’ın “Abla” demesiyle perde kapandı tekrar.
“İlaçlarını verdin mi?” diye sordum.
“Verdim abla ama… ama seni istiyor,” dedi.
“Araba bakımda bu haftasonu gelemem Gülnaz söylemiştim” dedim. Bahanemin verdiği iç huzuru yok olmuştu artık. Tekrar televizyonu nasıl açması gerektiğini anlattım. “Tamam abla,” dedi. Annemin bağrışlarına karşılık, “Kızın gelecek, şimdi gelecek” diye mırıldandığını duydum.
Telefonun kapandığını bildiren o mekanik tık sesinden sonra, mutfakta annemin bağıran sesi dolanmaya başladı. Sigaranın dumanı dağılırken, geride sadece küllükteki yanık halka izi kaldı. Küllüğü bulaşık makinesine koydum, çalıştırdım; makinenin mekanik uğultusu bütün sesleri bastırsın istedim. Hafta sonu için planladığım her şey omuzlarımda bir yük haline geldi. Battaniyemi alıp koltuğuma geçtim. Televizyonda annemin en sevdiği sabah programı açıp izlemeye başladım.



















