
Bugün size bir yemekten söz etmeyeceğim. Ne bir tarif vereceğim ne de yeni keşfettiğim bir lezzetin peşine düşeceğiz birlikte. Ama yine de hafifçe demlenmiş bir kahvenin, eski bir İstanbul pastanesinin ya da yıllardır önünden geçtiğimiz bir sokağın bıraktığı tadın peşinden gideceğiz.
Kalabalık sohbetleri, uzun masa etrafında uzayan akşamları ve birbirinden farklı insanların bir araya geldiği o eski bahçe davetlerini hep sevmişimdir.Bazı kitaplar da şenlikli, renkli bir bahçeye kurulan böyle sofralar gibidir.
Fatma Berber’in Taştan Düş Yaratmak adlı serisi bana tam da böyle bir sofrayı hatırlattı.
Bu kitapta yalnızca bir yazarın sesi yok. Şairlerin, ressamların, müzisyenlerin, yönetmenlerin, araştırmacıların ve düşünürlerin sesleri birbirine karışıyor. Her biri aynı soruya başka bir yerden yaklaşıyor: Bir şehir neyi hatırlar? Bir mekânın hafızası var mıdır? Sanat, kaybolan şeyleri gerçekten koruyabilir mi?
Belki de bu sorular bana yakın geldiği için kitabı okurken kendimi de düşündüm.
Çocukluğuma Ortaçağ’da başlamış, yaş aldıkça yavaş yavaş 20. yüzyıla gelmiş, hâlâ da 21. yüzyıla ayak uydurmaya çalışan biriyim. Ruhum ise çok başka bir yerde yaşıyor. Fransa’nın Belle Époque denilen o zarif ve romantik çağında… Belki Provence’ın lavanta kokulu yollarında, belki bir bahçe masasının etrafında, belki de bir ressamın şövalesinin yanında.
Degas’nın, Monet’nin, Renoir’nın tablolarında gördüğümüz dinginliğe; Colette’in satırlarında hissettiğimiz yavaşlığa hep özendim. Galiba bu yüzden hızlı akan zamanla hiçbir zaman tam anlamıyla barışamadım. Eski şehirleri, eski hikâyeleri, kaybolan sesleri merak etmem de biraz bundan.
Fatma Berber’in Taştan Düş Yaratmak adlı kitabını okurken bu duyguyu sık sık hatırladım. Çünkü bu kitap da biraz yavaşlamayı öneriyor. Koşarak geçip gittiğimiz sokaklara yeniden bakmayı, önünden her gün geçtiğimiz binaların hafızasını düşünmeyi, şehirlerin yalnızca taş ve beton değil, insan hikâyelerinden oluştuğunu hatırlamayı… Bugün şehirler üzerine çok şey söyleniyor. Ancak çoğu zaman gözümüz büyük olaylara, büyük dönüşümlere çevriliyor. Oysa bir şehrin ruhu bazen çok daha küçük ayrıntılarda saklıdır. Çoktan kapanmış bir sinema salonunda, unutulmuş bir pasajda, eski bir otelde, bir şarkının hatırlattığı sokakta…
Taştan Düş Yaratmak tam da bu izlerin peşinden gidiyor. Edebiyat, müzik, resim, sinema ve şehir üzerinden kurgulanan beş kitaplık serinin ilk durağı olan Edebiyat, mekân ile hafıza arasındaki ilişkiyi anlatırken okuru yalnızca bir araştırmaya değil, aynı zamanda kişisel bir keşif yolculuğuna davet ediyor.
Üstelik bu yolculuk yalnızca sayfalar arasında gerçekleşmiyor. QR kodlarla ulaşılan müzikler, arşiv görüntüleri ve dijital içerikler kitabın dünyasını genişletiyor. Böylece okur yalnızca okumuyor; dinliyor, izliyor ve kendi hafızasının koridorlarında dolaşmaya başlıyor.
Belki de bu nedenle Taştan Düş Yaratmak bana bir araştırma kitabından çok, açık kapıları olan bir ev gibi geldi. İçeri giriyorsunuz; her odada başka bir hikâye, başka bir ses, başka bir hatıra sizi karşılıyor.
Ve kitabı bitirdiğinizde yalnızca şehirlere değil, kendi hayatınızın izlerine de başka gözlerle bakmaya başlıyorsunuz. Bir zamanlar önünden geçtiğiniz bir bina, yıllardır hatırlamadığınız bir şarkı ya da çocukluğunuzdan kalmış bir sokak ansızın yeniden beliriyor. Taşın hatırladıklarıyla sizin unuttuklarınız aynı hikâyenin parçasına dönüşüyor.


















