Şairlerin ölümü | Elif Can

Haziran 12, 2026

Şairlerin ölümü | Elif Can

Haziranda ölmek zor. Tabii yaşamak da. Ama zaten “Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da. Herkes biraz var o kadar.” Tıpkı Edip Cansever’in dizelerinde olduğu gibi. Fakat haziran havasında bunu bile bastıran bir hinlik var. İnsanı yandım derken üşüten, dalındaki meyveyi daha olgunlaşmadan yere düşüren bir hinlik. Güneşi dahi tekinsiz. Sanki kusursuz olmasın diye, kafiyesi özenle bozulmuş bir şiir gibi. Ya da arkasını döndüğünde, kulağına bir şair fısıldamış gibi. Belki de özellikle tam da bu ayın yanına aldıkları gibi…

Evet, haziran biliyordu şairlerle konuşmayı. Fakat yöntemi biraz farklıydı. Yanına almadan bırakmıyordu hiç. Sanki mezar taşlarına kendini ekletince, onların mısralarını da yenecekti. Ama zaten buna en büyük cevabı da, yine böyle bir haziran gününde giden Nazım Hikmet verdi. Mezar taşında bile rüzgâra direnen haliyle. Çünkü yaşamak direnmekten geçerdi. Ve o ikisini de en çok bir aradayken sevdi. Hem de yetmişinde dahi zeytin ağacı dikmeyi nasihat edecek kadar çok. Öyle çocuklara falan kalsın diye de değil, yaşama yanı ağır bastığı için. O yaşam, ipekli bir kumaş dokur gibi yaşanması gerektiği için.

Fakat yaşamda onun payına düşenler, hep demir parmaklıklar ve sürgünler oldu. Oysa kalemi bir gün bile onların esaretini kabul etmedi. Ne esareti, ne de memleket hasretini. Ve o hasret de dizelerinden hiç eksilmedi.

 Dizeleri her daim hasrete çıkan bir şair daha var. Önüne duvar üstüne duvar örülen Ahmed Arif. Onun da yolu hep sürgünlerden geçti. Hasretlikten prangalar eskitti. Ve ömrü boyunca bir kitabından fazlasının basıldığını göremedi. Yine de bırakmadı yazmayı. Dünyayı ve yaşamayı. Direndi kitap ile, iş ile, tırnak ile, diş ile… Çünkü hala umudu vardı. O umut ki şairi yarına uyandırandı. Yaşadığından daha parlak bir yarının ihtimaline.

Uyandığı gibi de o parlak rüyayı gerçek kılmak için çalıştı. Ya da belki gerçeği rüya kılmak için. Zaten ikisi de olmasa şiirin büyüsü kaçardı. Ama Rimbaud’un dediğine göre bu bilgelikten başka bir şey değildi. Şiir dünyayı kelimelerle örmekti. Freud’a göreyse, gittiği her çalışma alanına ondan önce bir şair gelmişti.

Gel gör ki şairlerin adresi her zaman bu kadar açık değildi. Tıpkı Orhan Kemal’de olduğu gibi. Hem zaten onun için gizlenmek denenmesi gereken bir macera değil, gereklilikti. Fakat yine de kalemdaşları gibi demir parmaklıklardan kurtulamadı. Tabii kelimeleri için aynı şeyleri söylemek imkânsız. Özellikle de başka, başka isimlerle dönemin edebiyat dergilerini süslerken. Bir gün şair Reşat Kemali’ydi o sayfalarda, bir gün öykücü Orhan Raşit. Ama zaten o zamanlar adı Orhan Kemal de değildi. Mehmet Raşit Öğütçü’ye yeni adı yine bu demir parmaklıklar arkasındayken, o dergiler tarafından üflenmişti. Hala da bilinmeyen onlarca eseri olabilir o yıllara ait. Çünkü o çok bereketli toprakların kalemiydi. Ve o bereketli topraklar, onu da havada kuş soluğu kokusu olan bu günlerde almayı tercih etti.

Haziran sahiden de kör bir kuyu gibi yutuyordu mısralardan taşanları. Kim bilir? Belki de aslında çok sevdiğinden yapıyordu. Ufak bir imzayla yetinmeyip, nefesini de almadan bırakmıyordu. Ya da şairlerin, şiirlerin altına imza atmayı sevmediğini biliyordu. Çünkü bir şiir asla bitmezdi. Okundukça devam ederdi onlar, kelimeleri azaldıkça çoğalırdı. Hatta şairin cimrisi en çok hatırlanandı. Onun birkaç kelimesi yeterdi hayatı sarmaya. Hem zaten şiir demek hayat demekti. Fakat hayat asla bir şiir kadar güzel değildi. Ve yine sırf bundandı onları yazanlara karşı zalimliği.

Oysa bilse şairlik ne zor zanaat. Asla dünyaya alışanın yapacağı iş de değil. Çünkü her insanın bir öyküsü vardı ama her insanın bir şiiri olmadığı da gerçekti. Bunu söyleyen Özdemir Asaf’ın da yine bir haziran günü doğması ne garip tesadüf. Ama sadece haziran ayına yakışacak kadar garip. Bir de tabii şairlerin peşinden zamansız şarkılara dönüşen mısralara…

Yorum yapın