
“Bir insanın kaç yaşam öyküsü vardır?” sorusuna “Bir insanın en az iki yaşam öyküsü vardır: Gerçekte yaşadığı (deneyimlediği) hayat ve başkalarının (veya kendisinin) anlatarak zihninde kurguladığı hikâye” diye cevap veriliyor. Kurgulanan yaşam öyküsü de ikiye ayrılıyormuş, Zihinsel Kurgu: İnsanın geçmişi hatırlarken anılarını kendi egosunu korumak, travmalarını hafifletmek veya başkalarına karşı daha iyi bir profil çizmek için bilinçsizce çarpıttığı hikâyeymiş. Burada kötü niyetli bir yalandan ziyade, hafızanın koruyucu illüzyonları söz konusu.
Toplumsal Maske: Kişinin sosyal çevresine, iş hayatına veya ailesine göstermek zorunda hissettiği, gerçek duygu ve düşüncelerini yansıtmayan yapay yaşam öyküsüymüş.
Edebiyatta ve felsefede, bu durum şu şekilde ifade ediliyor; Bir insanın kendisi olarak yaşadığı hayat ile bir başkasına anlatılabilir kıldığı hayat hiçbir zaman birebir aynı olamaz. Çünkü anlatı, dilin sınırlarına ve o anki ruh haline göre yeniden şekillenir ve bu da özdeki gerçeği ister istemez bir kurguya (yanılsamaya) dönüştürür.
Ben de benzeri şekilde düşünüyorum. Okuduğum her biyografide ne kadarı doğru, yazar neleri anlatmadı, neleri öne çıkardı diye merak ediyorum. Zaten bir yaşam öyküsünü tamamen anlatmak mümkün değil, her şeyi günü gününe not etmiş bile olsanız mutlaka yazıya geçtiğinde eksik bir şeyler kalacaktır, seçme ve ayıklama ise kaçınılmazdır. Siz ayıklamak istemeseniz de bunu bellek yapıyor.
Catherine Lacey’nin X’in Biyografisi’ni okurken bu konuyu bir kez daha düşündüm. Ressam, yazar, fotoğrafçı, müzik yapımcısı ve performans sanatçısı X, hayatını bir sanat eseri gibi kurgulamış, istemediği hiçbir şey bilinsin istememiş. Doğum tarihi, nerede doğduğu, nerede büyüdüğü, bir eğitim aldıysa hangi okullardan mezun olduğu da bilinmez ya da her defasında farklı cevaplar verir. Yaşamı boyunca Dorothy Eagle, Clyde Hill, Caroline Walker, Bee Converse gibi çeşitli adlar kullanmış, her yeni adla birlikte kendine bir geçmiş uydurmuş sahte belgelerle gerçekmiş gibi anlatmış ve o kimlikle eserler üretmiştir. Müzikle uğraşırken başka kimliktedir, roman yazarken başka, bir performans gerçekleştirirken de başka kimlikte. Sanki üreteceği sanat eserine göre yeni bir kimliğe/kişiliğe bürünür.
X’in gerçek yaşam öyküsünü anlattığını iddia eden ve geniş kabul gören bir biyografi bu durumu iyice gözler önüne serer. Dul eşi, eski bir gazeteci olan Charlotte Marie Lucca X’in doğum yerini, tarihini bile yanlış bildiren bu kitaba çok sinirlenir ve bu biyografinin yayınlanmasına engel olamayınca işin aslını kendi araştırmaya karar verir. Bu kitabı yalanlayacak bir şeyler yapmak, en azından bir makale yazmak istemektedir. Ama kendisi de X’in doğum yerini ve tarihini, 18 yaşından önceki yaşamını bilmemektedir. Sonrasına ait bilgiler de karmaşık ya da muğlaktır.
X’in Biyografisi, kitabın adına uygun olarak X’in yaşam öyküsünün araştırılıp gerçeklerin ortaya çıkarılması şeklinde gelişiyor. Catherine Lacey, anlatıyı kurgusal olmayan bir biyografi gibi kaleme almış. Bu tür biyografilerde olması gerektiği gibi belgeler, röportajlar, tanıklıklar ve fotoğraflar ve bunların kaynaklarını gösteren dipnotlar var. Kitabın bir roman olduğunu bilmeseniz gerçekten bir biyografi okuduğunuzu düşünebilirsiniz, neyse ki kitabın başında bu durumu belirtmiş. Yoksa dipnotlara inanıp boşuna kaynak taraması yapabilir ya da kitabın sonundaki “Görsellerin Kaynakları” listesine inanıp o sayfalarda boşuna görsel arayabilirsiniz. Çünkü aslında görseller farklı sayfalarda. Kaynakça 45. sayfada görsel var diyorsa o sayfada görsel yok 48’de var. Ama kaynakçada 48. sayfada görsel olduğu yazılı değil. Bu kitabın Türkçe basımında teknik bir hata, örneğin sayfaların kayması değilse, yazarın yaptığı muzırca bir şey olmuş. Bu arada X’in diye paylaşılan her fotoğrafta farklı bir yüz gördüğümüzü, yani fotoraftaki kadınların birbirine benzemediğini de belirteyim.
X’in yaşam öyküsü ile birlikte 70’li yıllardan itibaren dünyada sanatın nasıl geliştiğini, ortaya çıkan yeni akımları, “yaratılan” sanatçıları, “yaratma” sürecini, sanat ortamının nasıl yönetilip yönlendirildiğini izliyoruz. X, çeşitli kimliklere girerek Amerikan sanat çevrelerine, Andy Warhol gibi sanatçıların çevrelerine giriyor, onlarla ahbaplık ediyor ve David Bowie, Tom Waits gibi sanatçılarla çalışıyor. “Çağdaş” ya da “Güncel” diye tanımlanan sanat anlayışının nasıl kurulduğunu, nasıl ilişkilerle şekillendirildiğini görüyorsunuz. X, zamanla, Tracey Emin ya da Marina Abramović gibi çığır açan, sıradışı bir sanatçı haline geliyor.
Roman bu doğrultuda aksa ve kurmaca bir biyografi olarak gelişse bence daha iyi olurdu. Ama sayfalar ilerledikçe ve sonunda Lucca’nın X’in gerçek doğum yerini bulup oraya gitmesi ile aslında romanın distopik bir yanı da olduğunu anlıyorsunuz. 1940’larda sosyalist bir kadının başkan seçilmesi ile ABD Kuzey ve Güney diye ikiye ayrılmıştır. Güney teokratik bir diktatörlük, “otoriter teokrasi” halini almış ve bir duvarla kendini Kuzey’den ayırıp kapalı bir toplum haline dönüşmüştür. X de bu garip ülkede doğup büyümüş ve hükümet karşıtı eylemlere karıştıktan sonra genç yaşta Kuzey’e kaçmıştır.
Kahramanı X’in güneydeki yaşamını araştırırken Catherine Lacey biyografik roman içinde bir distopya kurmuş. Lucca’nın araştırma için gittiği yer, Kuzey Kore’nin benzeridir. Sayfalarca bu garip ülkeyi okuyup 1984’ü anımsıyoruz. Bence Lacey bu bölümü ayrı bir romanda değerlendirse iyi olurmuş, çünkü romanı ana akışından kopartıyor. Yüz sayfa kadar distopya okuduktan sonra ana akışa yeniden dönüyoruz ve neyse ki ilerleyen sayfalarda Lacey bu distopyaya yeniden dönmüyor. Oysa Ronald Reagan’ın Yeşiller Partisi lideri yapıp başkanlık seçimini kaybettirmek gibi hoşluklar yapmak yerine ABD’nin ve dünyanın gerçek tarihine sadık kalsaydı roman daha etkileyici olurdu. Çünkü kurduğu distopya kadar etkileyici ve ürkütücü şeyler yaşandı geçtiğimiz on yıllarda.
Öte yandan, bu teokratik güney devletinde yetişmiş olması X için kurulan yaşam öyküsünü rayından çıkarıyor, onun çoklu kişilik tercihini, personalarını da farklı anlamlandırmamıza neden oluyor. X, herkesi her an izleyen ve yurtdışına kaçmış bile olsa şiddetle cezalandıran 1984’dekine benzer bir rejimden kaçmıştır. Özgür Kuzey’de yaşarken de kimliğinin tespit edilip Güneyli ajanlar tarafından yakalanacağına ya da cezalandırılacağına inanmaktadır. Bu açıdan bakarsak geçmişini gizli tutması, tahrif etmesi, farklı kimliklere girmesi garip karşılanmaz. Ama bu baştan beri kurulandan farklı bir anlatı olur. Neyse, Lacey, diğer anlatıya ve Fernando Pessoa’nın personaları gibi, X’in sürekli yeni kimliklere girip onları yaşaması ve o kimliklerle eserler üretmesinin öyküsüne dönüyor. X birden fazla kimliğe girdiği anlaşıldığında ise bu tercihini savunuyor ve yaptığının bir kurgu olarak değerlendirilmesini istiyor. Yaptığı performans sanatıdır. Bu performansıyla kendisini taparcasına seven eşi başta olmak üzere herkeis aldatmayı, aynı anda birden fazla hayat sürmeyi başarmıştır.
* X’in Biyografisi, Catherine Lacey, çev. Püren Özgören, Can yay. Mayıs 2026.


















