Haz ve Acı Arasında: Bir Öğrenme  | Bahar Umur

Haziran 1, 2026

Haz ve Acı Arasında: Bir Öğrenme  | Bahar Umur

İmkânsız sorular vardır. Bugüne kadar kimsenin kesin bir cevap veremediği sorular… “Ben kimim?” gibi. İnsan bu soruları kendine sorabilmek için yalnızca meraklı değil, aynı zamanda cesur da olmalıdır. Clarice Lispector’un edebiyatındaki en dikkat çekici özelliklerden biri bu cesarettir. Her kitabında insan ruhunun biraz daha derinine inmeye çalışır.

Neden insanlar kendilerine acı çektirecek düşüncelere dalarlar? Ben de bilmiyorum. Ama sanırım insanın kendinden kaçabileceği bir yer yok. Gün geliyor, kalabalığın ortasında ya da sessiz bir gecede aynı soru beliriyor: “Ben kimim?” Clarice Lispector’u okurken bu sorudan kaçmak daha da zorlaşıyor. Çünkü onun metinleri yalnızca bir hikâye anlatmıyor; insanı kendi içine bakmaya davet ediyor.

İnsanın kendini anlaması mümkün mü? İnsan kendi içine baktıkça yeni bir bilinmezlikle karşılaşıyor. Bir kapı açılıyor, ardından bir başkası. Clarice’in metinleri de böyle. Her cevap yeni bir soruya dönüşüyor. Ve insan, sonunda bir yere vardığını sanırken, kendini yeniden başlangıç noktasında buluyor: Kimim ben?

Şimdi yüzümüzü Clarice’e çevirelim. Bakalım varoluş için neler söylemiş. Filozoflar varoluş sancısını düşünce düzleminde ele alırken, Clarice bu sancıyı kahramanlarının yaşantıları ve içsel deneyimleri aracılığıyla görünür kılar. Bu yüzden onun metinlerini okurken yalnızca karakterleri izlemez, bir süre sonra kendi içimize de bakmaya başlarız. Fark etmeden kendi varoluş yolculuğumuzun içine çekiliriz.

Clarice Lispector’un sesi Türkiye’de ancak son yıllarda daha geniş bir okur kitlesine ulaştı. Yaşam Suyu’nun yayımlanmasının ardından G.H.’ye Göre Çile, Bir Hayat Nefesi, Karanlıktaki Elma, Kuşatılmış Kent ve Bir Öğrenme ya da Hazlar Kitabı[1] da Türkçeye kazandırıldı. Böylece okur, onun kurduğu eşsiz evrene adım adım yaklaşma imkânı buldu.

Clarice Lispector, roman karakterleri üzerinden insanın en derin iç deneyimlerini görünür kılar. Sezgisel ve mistik bir üslubu var. Onun metinlerinde varoluş sancısı yalnızca bir varoluş sorgusu değil; aynı zamanda insanın dünyayla kurduğu bağı sarsan ruhsal bir gerilim.

Bir Öğrenme ya da Hazlar Kitabı, derinliği olan bir roman. Clarice’in dili iç monolog ile bilinç akışı arasında gidip geliyor. Metin yer yer Virginia Woolf’u hatırlatan bir bilinç akışı atmosferi yaratıyor; dış olaylardan çok zihnin hareketlerine odaklanıyor. Metindeki tamamlanmamış cümleler ve duraksamalar dikkat çekici. Bunlar okura bir alan açıyor; okur da kendi öğrenme ve haz duyma sürecini deneyimliyor.

Eser roman olarak sınıflandırılsa da burada olaydan çok “oluş hali” önemli. Clarice anlatmaz, hissettirir. Roman; sessizlik, nefes ve küçük duygusal anlardan örülü. Yazar romantik bir aşk ilişkisi üzerinden insana yaşamayı öğrenmenin mümkün olup olmadığını sorgulatıyor. Onun romanındaki “haz”, güvenli bir mutluluk değil; korkunun içinden geçerek ulaşılan bir varoluş açıklığı.

Bir Öğrenme ya da Hazlar Kitabı, Yeni Ahit’ten alınmış bir epigrafla açılıyor. Orada açık duran bir kapı var ve borazan sesine benzeyen ilk ses bir çağrı: “Buraya çık!” Bu, bir yükselme hâli. Kutsal metinlerde yükseliş çoğu zaman fiziksel bir çıkış gibi görünse de dünya düzleminde bunun karşılığı bilincin dönüşümüdür. Clarice daha en başta kulağımıza kitabının bir çeşit yükseliş romanı olduğunu fısıldıyor.

Kitapta yer alan ikinci epigrafın sahibi, “Acının en yüce tezahürü özünde neşedir,” diyen Augusto dos Anjos. Karanlık, metafizik ve varoluşçu şiirleriyle bilinen bir şair. Burada Clarice, okuyucuya vaat edilen yükselişin mutlulukla gelmeyeceğini hissettiriyor. Acı ve haz zıt kutuplar değil, birbirini dönüştüren duygular gibi. Sanki insan kırıldıktan sonra dünyayı gerçekten hissedebiliyor. Ve ancak o zaman neşe, varlığın içinde beliren bir ışığa dönüşüyor.

Bir Öğrenme ya da Hazlar Kitabı’nda iki insanın sevgili olmaya giden yolda kendilik, beden, korku, yalnızlık ve sevmek üzerinden “var olmayı” keşfetmesi anlatılır. Kitabı iki farklı biçimde okumak mümkün. Bir yanda, felsefe öğretmeni Ulisses ile öğrencisi Lori arasında gelişen bir aşk hikâyesi var. Diğer yanda ise Lori’nin kendi varoluşunu keşfetme yolculuğu…

Var olan her şey — insan ya da nesne — nefes alır ve incecik bir enerji ışıltısı yayar. Bu enerji dünyanın en büyük gerçeğidir ama yalnızca sezilebilir. Lori onu nasıl sezebilir? Bunun için sevebileceği bir erkeği bulması gerekir. Bu, dış görünüşte iç dünyanın yankılarını bulmaktır. “Demek ki doğruymuş, hayal etmemişim: Ben varım,” der Lori (s.21). Ardından umutsuzluğa kapılır. Kendini aynada görmesi, var olduğunu kanıtlamak için yeterli midir? Varoluş deneyiminin acıyla süreceğini bilir. Var olmak, acı olmaktan çıktığında kendini bir erkeğe vermeye hazır olacaktır. Bir erkeğe âşık olmak onun için topuğuna saplanmış bir kıymık gibidir. Kıymık onun erkeğidir. Aşil’de olduğu gibi onu ölüme sürükleyecektir. Oysa o yaşamak için mücadele eden biridir.

Lori’nin zengin bir gündelik yaşamı vardır. Uzun uzun süslenip sinemaya gider. Ama dünyanın ritmiyle uyumsuzdur. Bir kokteylde bir erkekle tanışır, kısa süre onunla sevgili olur. Gerçekten de Ulisses’le tanışıncaya kadar beş sevgilisi olmuştur. Ama bir erkeğin karşısında hâlâ utanıp kızarır. Çünkü yaşamın anlamını henüz haz duyarak yaşayamıyordur. Keşfetmesi gereken şeyi henüz keşfetmediği için utanç duyar.

İçine kapanık, kırılgan, dünyayla tam anlamıyla temas kuramayan biridir Lori. Romanda, Ulisses’le kurduğu ilişki aracılığıyla yavaş yavaş kendini ve dünyayı tanıma sürecini okuruz. Bu süreçte bedeniyle hissetmeyi ve doğayla bağ kurmayı öğrenir. Hayat yalnızca iyi duygularla deneyimlenmez. Yaşamın inceliği budur ve bunu kabul etmek büyük cesaret ister. Lori’nin erginleşme süreci; sessizliği duymak, arzudan korkmamak, yalnızlığı kabul etmek, benliğin kabuğunu kırmak ve hayatla temas etmeyi başarmaktır.

Lori kendini bir başına hisseder. Önünde ve arkasında sonsuz bir varoluş uzanır. Bu büyüklük onu korkutur. Lori Tanrı’dan ne ister? Her şeyi ister. Açık bir kapı bulduğunda, o çağrıyı duyduğunda içeri girer ve orada Tanrı’nın vaat ettiği yükselişle karşılaşır. Ama yol uzundur… Tuzaklarla doludur. Ömür boyu sürecek bir deneyimdir bu.

Lori, Ulisses’le kuracağı ilişkinin eşiğinde heyecan ve korku arasında gidip gelir. Öğretmeni Ulisses’e âşıktır ve ilişkinin başlangıcında çelişkiler yaşar; arzular, acı çeker, haz duyar. Clarice, Lori’nin bu iki kutup arasında yaşadığı zihin ve ruh deneyimlerini içsel çözümlemelerle okura hissettirir.

Dışarıdan bakınca Ulisses daha sakin ve bilgiç görünür. Clarice’in kahramanına “Ulisses” adını vermesi tesadüf değildir. Bu isim doğrudan Odysseus’u çağrıştırır. Eve dönmek için yıllarca yolculuk eden o eski kahraman gibi, Ulisses de insan ruhunun katmanları arasında dolaşır. Belki de Clarice’e göre insanın asıl yolculuğu dış dünyada değil, kendi varlığının derinliklerinde gerçekleşir. İnsan ne kadar deneyim yaşamış olursa olsun, içinde hâlâ keşfedilmemiş bir yer taşır. Her ilişkisinde adeta bir arkeolog gibi kendi içini kazarak ruhun başka bir katmanını açar. Her karşılaşmada biraz daha değişir… Bu yüzden yolculuk sonsuz bir döngüye dönüşür. Nitekim yazar, romanın başlangıcını ve sonunu dairesel bir kompozisyonla birbirine bağlar: Kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi, her şey yeniden başa döner.

Yaşadığı çelişkiler Lori’yi kendi iç dünyasıyla yüzleşmeye iter. Zihinsel bir süreçten geçerek bedenin duygularına doğru yolculuk yapar. Başlangıçta Lori, Ulisses’ten yalnızca bilgi edinmek istiyor gibi görünür. Onun bir felsefe öğretmeni oluşuna güvenerek yaşamın anlamına yaklaşabileceğini düşünür. Ama bir yandan da derinden arzulanmak ister… Ancak kendini henüz bir erkeğe vermeye hazır hissetmez. Tensel mi yoksa ruhsal mı bir yakınlık kurmalıdır? Ulisses onun yalnızca bedenini değil, ruhunu da ister. Beden ve ruh bütünlüğüne ulaşana kadar onu bekleyeceğini söyler. Bir gün Lori onu arar… İşte o an, hazdan bir adım öteye geçtiğini anlar (s.121).

Ulisses etrafındaki insanlara ilgiyle bakar ama bunu onların kim olduklarını görmek için yapar. Lori de böyle anlarda gerçekten var olduğunu hisseder… Sessizlikten sonra gelen kırılmalarda, şaşırdığı anlarda, yeni bir şey fark ettiğinde. Bunu Ulisses’e anlattığında ikisi birlikte “olurlar” (s.73). Onlar olduklarında evren de bir dönüşüm haline bürünür. “Ben oluyorum,” der bahçedeki ağaç. “Ben oluyorum,” der havuzdaki yeşil su. Olmak ya da olmamak sorusu geride kalmıştır; sevgililer artık olmuşlardır. Biri kendine ulaştığında hepsi olur. Lori bu duyguyu şöyle anlamlandırır:

“Bir gün dünya kendi mağrur kişisizliğiyle var olacak, bense insan olarak aşırı bireyselliğimle… Ama biz bir bütün olacağız.” (s.74). İşte mutluluk budur.

Lori kendini ararken kalabalıklara karışır. Aynı anda dünyayı da arar. Doğayı dinler. Pazara gidip yüzlerce insanın arasında dolaşır (s.125). Tezgâhlardaki meyve ve sebzelere baktığında kendi varoluşunu bir meyveye benzetir. Çünkü meyvede olan, onda da olan yaşam suyudur: Água Viva [2].

Arayışı kolay değildir. Lori’nin zorlandığı şey, var olduğu kişi olmaktır. Ölümlü bir varlık olarak bunun acı çekerek gerçekleşeceğini bilir. Umudun ışığı olan o anı arar. Lori “Ben kimim?” diye sorduğunda bir cevap bulamaz. Ulisses de ona bu sorunun kesin bir yanıtı olmadığını söyler (s.129). Oysa Lori, onun öğretmeni olduğu için cevapları bilmesi gerektiğini düşünür. Öğrenmeyi aşmış, neşeye ulaşmış olmalıdır. Ama Ulisses de insanın kaybolmadan kendine kim olduğunu soramayacağını söyler. Anlaşılan o da kendi yolculuğundadır… Varoluş yolculuğunda öğretmen ya da öğrenci yoktur. Yol vardır. Yolcular vardır.

“Bir insanın en derin gereksinimi, bir insana dönüşmekti” der. İnsan bunu tek başına değil, ancak başka insanlarla gerçekleştirebilir (s.33).

Clarice’in kitaplarında sık sık karşılaştığımız kavramlardan biri de sessizliktir. Sessizliğin ilksel sesi, Tanrı sesi gibidir… Lori sorgular: Yaşamın anlamı gizemi bulmaksa, insan sessizlikte ne yapabilir ki? Oysa sessizlik büyük bilgedir. O bir potansiyeldir. Belki de insan sessizliğin sesi olmalıdır. Ulisses sessizliği şöyle ifade eder:

“Ve bu sessizlik kelimelerin doğduğu yer,”

Böylece Lori yaşamın gizlerinden birini keşfeder.

İnsan ruhun bütünselliğine ulaşmalıdır. Bunun için yalnızca neşeyi değil, kıskançlık ve öfke gibi acıları da duyumsamalıdır. Ancak o zaman tanrısal olana yaklaşabilir. Yaşamın amacı biraz da bu değil midir? Kadın ve erkeğin dönüşüm süreci acı ve haz arasında gerçekleşir. Ama Clarice’e göre yaşamın sırrı yalnızca bedende değil, bedenin ötesindeki ruhta saklıdır. Gerçek haz da budur, ebedi neşe de…

Ulisses özünde kutsallığın sarhoşluğunu arar ama sonunda ulaştığı şeyin bedenin kutsallığı olduğunu fark eder (s.149). Ve aslında hiçbir şey bilmediğini… Lori artık onunla eşit bir insan gibi konuşmaktadır. “Ben senim ve sen de benim ve biz biriz,” der Ulisses. Sonunda şu düşünceye ulaşırlar: “Ben varım” saçmalığının tek çözümü, varlığını anladığımız başka bir varlığı sevmektir (s.152).

Sevgiyle yasak meyve cennet meyvesine dönüşür. Bahçede rengârenk çiçekler ve mis kokulu meyveler yetişir. İnsan da bu bahçenin bir meyvesidir. Önce bir tohumdur. Sonra çiçek açar. Kokar… Kokusunu duyanlar mest olur. Ve sonunda olgunlaşan insan bir meyveye dönüşür. Parlak ve sulu. Baldan tatlıdır. Altındır. O insan acıyla öğrenmiş, hazzın ötesine geçmiştir. Varoluş onun içinde açılmayı bekleyen bir sırdır. Clarice Lispector’un yaptığı da budur: Her romanında insanın içindeki sırrı aralamak.

Beni ben yapan yolculuk… Hepimiz belki de dünyada bunun için varız: sormak ve cevap aramak. Ve belki de o cevap, bir insanın nefesinde ya da bir meyvenin içindeki yaşam suyunda gizlidir.

Kaynakça:

Clarice Lispector, Bir Öğrenme ya da Hazlar Kitabı, çev. Sevcan Şahin, İstanbul: Can Yayınları, 2026.


[1] Bir Öğrenme ya da Hazlar Kitabı (Uma Aprendizagem ou O Livro dos Prazeres), 1969 yılında Brezilya’da Portekizce olarak yayımlandı. Daha sonra birçok dile çevrilerek Clarice Lispector’un en tanınan eserlerinden biri hâline geldi.

[2] Yaşam Suyu (Água Viva): Clarice Lispector tarafından 1973 yılında Brezilya’da yayımlandı. Türkiye’de ise Başak Bingöl Yüce çevirisiyle MonoKL Yayınları tarafından 2017 yılında yayımlandı.

Yorum yapın