
“İçinde yaşadığımız dünyanın durumunu görmeyenin, o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur.” “Yazarın Uğraşı”
Elias Canetti
“Yazmak, varlığın bütünlüğü için pek gerekli olduğunuzu kabul ettirebilmek üzere başkasının bilincine başvurmaktır.” “Niçin Yazıyoruz”
Jean-Paul Sartre
1./ Yazmak Yolculuğuna Başlangıç
Şunu biliriz ki, okuyarak bir yere varırız. Anlatının gücünü ve etkisini de okuduklarımızdan çıkarırız.
Biz, bu gün ve sürecek üç gün boyunca (*), burada anlatının gücü, edebiyatın ne olduğunu ve ne olmadığını; dolayısıyla “edebiyatta yaşam / yaşamda edebiyat”ı ve zamanın ruhu denen şeyin edebiyata/edebiyat-taki yansılarına bakıp konuşacağız.
Buradan, bir başka uç noktamız da elbette ki yazmak, Marquez’in deyimiyle “Anlatmak için yaşamak”; özcesi de; yazmak yaşamak, yaşamak yazmak olacaktır.
Kavramlardansa metinden, yapıttan, algı kapılarımız ve yaşam deneyimlerimizden konuşacağım.
Örnekler önermeleri içerse de, yukarıda sözünü ettiğim çerçeveyi kavramdan algıya geçiş/dönüşte anlamak/anlamlandırmak için seçtim. Yani YAZAR/YAPIT, FİLM/İÇERİK bu eksende araçlarımız olacaktır.
Sanat yapıtı, okur katında aynı zamanda bir algı ve duyum alanıdır. Çoğu kez kendi konumlanışımız/donanımımızla algılanıp anlamlanır. Biz orada sanatçının “ne dediği” ve “nasıl söylemiş” den giderek varsak da; eninde, sonunda kendi yorumumuz/anlamlandırmamız yapıtı yeniden kurdurur bize de.
Evren, algımızın bahçesiyse; metin/yapıt da bahçeye açılan evdir.
“En kapalı ev de bir evrene açıktır.”(*)
Deleuze / Guattari
Buradan da sözümüzün bir ucunun felsefeye uzayacağını pekâlâ söyleyebilirim.
Metinsel Yol/culuk
Kuşkusuz okunan her metin bir dile ve kültüre aittir; o ortamda doğmuş, biçimlenegelmiştir.
Her sanat yapıtının bir ULUS’ u / DİL’İ vardır; bunu yadsıyamayız. Bu sınırların dışına çıkan metinler/yapıtlar ise, yerlilik/yerellik ötesinde bir anlam taşırlar. Yani, her birinin insanlığa sözü vardır. Anlamsal katmanları da yoğundur/açıktır/etkileyicidir.
Bu seminerde sözünü edeceğimiz konular/temalar bağlamındaki
.YAZARLAR
.YAPITLAR
.FİLMLER az-çok bu nitelemeleri içeriyor denebilir.
- Dostoyevski
- Stendhal
- Carlo Levi
- Italo Calvino
- Yaşar Kemal
- Ferit Edgü
- Marquez
- A. H. Tanpınar
- Oya Baydar
- Kemal Tahir
- Murat Karakoyunlu
Seçilen yazarlar; ekseninde gezineceğimiz konuları yapıtlarında somutlaştıran, yansıtan ve anlatan yazarlardır.
İzleyeceğimiz dört film ise:
- İsa Eboli’de Durdu
- Hakkâri’de Bir Mevsim
- Karanlıktan Önce
- Kurt Kanunu
Yaşam/sanat, zamanın ruhu, dönem gerçekliğinin yansıları gibi genel izleklerle birlikte; sanatçının (yukarıda Canetti’nin altını çizdiği düşünce eksenindeki) duruşu/bakışı nedir/nasıl olmalıdır gibisinden soruların yanıtını aramak; sorunsalları irdemek için birer çıkış noktası olacaktır bizler için.
Burada ne yapıt, yapıt ne de film eleştirisi yapacağız. Yazıda ve sanatta “çağının çağdaşı olmak” kavramının neleri içerdiğini irdeleyeceğiz bir yanıyla. Diğer yanıyla da “edebiyat nedir?” sorusunu yeniden sorgulayacağız.
Edebiyat, Özgürlüktür!
Dilerseniz önce Eduardo Galeano’nun şu sözlerini analım:
“İnsan bir iletişim ve diğerleriyle buluşma ihtiyacından yazar; kendisine acı vereni açıklamak ve mutluluk vereni paylaşmak için. İnsan kendi yalnızlığına ve başkalarının yalnızlığına karşı yazar. İnsan, edebiyatın bilgileri aktardığını varsayar, yazdıklarını okuyan kişinin dilini ve hareketlerini etkilediğini ve birlikte kurtulmak için birbirimizi daha iyi tanımamıza yardım ettiğini varsayar.” (*)
Buradan hareketle şunu da demek mümkün: Edebiyat insanı/bireyi özgürleştirir. Bir yanıyla bize gerçeği kavratırken, hayata dair yeni anlamlar üretmemizi ve sınırlarımızı aşmamızı sağlar.
Kuşkusuz edebiyatı bir dilde okur, bir coğrafyada tanırız. Bu bize ait olanla olmayandır. Gene de ortak payda “insan”/ “evren”/ “doğa” dır.
Demek ki önce bir edebiyat coğrafyasından ve dilinden söz etmek gerekir.
Dünya edebiyatının coğrafyası ve dili çok çeşitlilik gösterir. Yer/ zaman/ farklı diller ve kültürler bunun en belirgin yanıdır.
Bugün küresel dünyada, iletişim/bilişim çağında; birbirimizi daha çok tanıyor, birbirimize daha çok erişebiliyoruz. Oradaki yeni dil belki görsellik ağırlıklıdır. Ama yine de en önemli iletişim yoludur.
Bu durum yazarın/anlatıcının bakışını etkiler kuşkusuz. Okurun da öyle. Gene de hayatın anlamı/anlatımı için çok büyük sapmalar içerdiğini düşünmüyorum.
Bence, edebî bağlarımız ve bağımlılıklarımız giderek daha artmaktadır. Çünkü insan giderek daha da yalnızlaşmakta; edebiyatın sesine kulak vermek istemektedir.
Bir zaman sonra “tek kitap”ın avutuculuğunun yerini “iyi edebiyat”ın alabileceğini söylemek isterim.
İsterseniz burada küçük bir mola verip; size kısa bir öykü okuyayım. Bu bize aynı zamanda “iyi edebiyat”ın ne olduğu/nasıl yapıldığına dair bir ipucu verecektir eminim:
“Balık Kraker” — Melisa Kesmez (**) (*) Biz Hayır Diyoruz, Çev: Bülent Kale, 2008, Metis, 195 s.
(**) Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, 2014 Sel.,138 s.
2./ Edebî İzler/Etkiler/Yansılar
Kesmez’in öykülerinde insana dokunuş vardır. İyi edebiyat asıl bunu yapar işte.
Bu, hayatın özeti/çetelesi değildir asla. Ne romanda ne de öyküde. Ondaki seziş/kavrayış, ve yansıtma bilinci dilin kapılarından geçiyor. Yaşanan/gözlenenleri damıtmak gerektiğini bize “dil” söyler. O dilin içinden konuşur bu ilk öyküde dikkât edeceğiniz üzere.
Ardından anlatı coğrafyasının geniş soluklu işaretlerini gösterir bize: Kent insanının birey olma hâli, yabancılaşma… Kopuş, sürükleniş, keşfediş.
Neyi? Kendini ve hayatı.
Dostoyevski Ne Söylüyordu?
İşte bunu Dostoyevski, 1848’de yazdığı Beyaz Geceler’de ve 1864’te yayımlanan Yeraltından Notlar’da anlatarak insana ve bireye doğru yürümüştü.
“Sevgili okuyucum, o öylesine güzel bir geceydi ki, böylesini ancak gençliğimizde görebiliriz!” bu cümleyle başlayan anlatıcının öyküsü şöyle de sonlanır:
“Ulu Tanrım! O ne uzun, mutlu bir andı! Bir insana böyle bir an yaşam boyu yetmez mi?”
İşte Dostoyevski, bu sorunun yanıtını hem anlatısının içinde, hem de bundan on altı yıl sonra yazacağı o kült anlatısı Yeraltından Notlar’da vermektedir.
Hatırlayalım; onun da anlatıcı sesini:
“Hasta biriyim ben… Huysuz adamın tekiyim. Çirkinim. Sanırım karaciğerim hasta. Gelgelelim, bu hastalığımla ilgili en küçük bir bilgim yok; neremin hasta olduğunu da bilmiyorum.”
Peki Dostoyevski, bu “yeraltı” insanıyla ne anlatır? Onda, insanın insanın kurdu olduğu gerçekliğinin bütün izlerini buluruz. Anlatılan yalnızca iç sıkıntısı/sanrı/bungunluk halleri değildir; O insanın arayışı, benlik uyumsuzluğu…
Sibirya sürgünü öncesinde yazdıklarında —Ev Sahibesi, Öteki, İnsancıklar, Beyaz Geceler— o “küçük insan”ın sıkışıp kalınıştaki dünyası anlatır.
Oysa 1854’te, Sibirya mahkûmiyetinden kurtulup sivil hayata döndüğünde; yazarlığı tek uğraş olarak seçer.
1861-62’de Ölüler Evinden Anılar yayımlanır; cezaevi döneminin tanıklığı ve deneyimi buraya yansımıştır.
Ezilenler’de de (1861) gene o sürece döner. Romanın kahramanı genç yazar Vanya, Nataşa’ya âşıktır; Nataşa ise Alyoşa’yı sevmektedir. Bu çıkmazdaki ilişki, Dostoyevski’yi “karşılıksız aşk” temasını derinlikli bir bakışla anlatmaya yöneltir.
“Üç kişilik yaşam düşü evrensel bir karabasana dönüşmüştür.” (*)
Bu roman onun için yeni bir adımdır. Bir bakıma Yeraltından Notlar’ın açılışı; Suç ve Ceza’ya (1866) yönelişin işaretlerini ardından Budala’yı (1870) oradan da Ebedi Koca’nın filizlerinden (1870) Ecinniler’i (1872) yazmaya yönelir. 1875’te Delikanlı’ yı ve 1879-80’de de başyapıtı Karamazov Kardeşler’i yazacaktır. 1881’de de ölümü.
Dostoyevski’nin yaşamının izlerini sürerek edebiyatta yaşam/ yaşamda edebiyatın ne anlama geldiğini, yazarın bu yöndeki uğraşısının ivmesini/alanlarını sürüklenişini gözleyebiliriz.
Eşi Anna Dostoyevski Günlük’ te, (Eylül 1867/ Aralık 1867 ) bir yerde şunu yazar:
“Çok zor koşullarda yaşıyoruz. Fedya, yüzüklerimizi, elbiselerimizi rehinden kurtarmaya gitti alacaklının yanına.”
Cenevre’dedirler; bir tür sürgündedirler. O koşullarda Dostoyevski iflah olmaz bir kumar tutkunudur, sürekli de kaybetmektedir. Onun sürüklendiği durumlar, bir bakıma da edebiyatının debisini oluşturmaktadır.
Dostoyevski bize sürekli Parçalanan/Ayrılan/Çözülen hayattan söz etmektedir. Rusya’nın ruhu da bu çözüntüyle ayrışmaktadır.
O, işte tam da, edebiyatın gör dediği yerdedir.
1866’da Kumarbaz’ı yazmaktadır.
“Yeraltı” bakışı/hayatı burada da karşımıza çıkar; Arzunun ötekileştirdiği insan ruhunun ne tür bir sarmala büründürdüğünü gösterir bize. Ardından Budala ve Ecinniler gelir.
Dostoyevski’nin gerçekliği, onun açığa çıkardığı hayatların ve bunlar üzerine ettiği sözlerin ne olduğuna bakılarak anlaşılabilir. Ama oradaki etkileyici kaynak olma durumu şuna işaret eder:
Dönemini kavrayışı, sorgusu, karşı çıkışını yansıtan bir bakışla gerçekliği kurma biçiminin ilişkisi hep olmalıdır.
Yani yazar, hiçbir zaman döneminin ruhundan koparak yazmaz, yazmamalıdır da.
Onu “yeraltının açığa çıkarılması” na yönelten; hem kendi özel durumudur, hem de Rusya’nın 1800’lü yıllardaki gerçeğidir. Raskolnikov, Mişkin ve Stavrogin bu dönemin birer ürünüdür. (bkz. R.Girard)
René Girard’ın belirttiği gibi, bu kahramanlar yalnızca bireysel yazgılar değil, aynı zamanda çağın ruhunu taşıyan iç çatışmalardır.
(*) Dostoyevski: Yeraltı İnsanı, Rene Girard, Çev: Orçun Türkay, 2014, 104 s.
Kaynak Notları
- Elias Canetti, Yazarın Uğraşı.
- Jean-Paul Sartre, “Niçin Yazıyoruz?”
- Deleuze / Guattari, Felsefe Nedir?
- Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz, çev. Bülent Kale, Metis, 2008.
- Dostoyevski, Yeraltından Notlar, çev. Orhan Zübük, 2014.
- Anna Dostoevskaya, Günlük.
- René Girard, Dostoyevski: Yeraltı İnsanı.



















