Bir yeniçerinin şahlığa yürüyüşü: “Şah Balaban Destanı” | Feride Şenol

Mayıs 23, 2026

Bir yeniçerinin şahlığa yürüyüşü: “Şah Balaban Destanı” | Feride Şenol

“Merhameti yoktu cihanın; zalim ile masum arasındaki mesafe dardı.” (s.5)

Cihan Çetinkaya’nın Şah Balaban Destanı, ilk sayfasını okur okumaz insanı 1683 sonbaharına, Viyana surlarının dibine bırakıyor. Kuşatma ikinci ayını çoktan doldurmuş, hava soğumuş, erzak azalmış, ordugâhta her gün birkaç kişi eksilmektedir. Roman tam bu daralan zaman aralığında başlıyor; ama hızlıca anlaşılıyor ki Çetinkaya’nın derdi, ezberlediğimiz Viyana hikâyesini bir kez daha anlatmak değil.

Kitap, geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları’ndan çıktı. Çetinkaya 1984 İstanbul doğumlu, on beş yıldır yazıyor. Harp Baladı, Arafta Yedi Gece ve Suskunlar Meclisi‘nden sonra dördüncü romanı Şah Balaban Destanı. Önceki kitaplarını takip edenler bilir, Çetinkaya tarihe küçük adamın penceresinden bakmayı seviyor. Bu roman da bu açıdan istisna değil; hatta belki en cüretkârı.

Olay örgüsünün iskeleti bildiğimiz tarihtir. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki ordu Viyana’yı kuşatır, kuşatma uzar, kış yaklaşır, Lehistan Kralı Sobieski’nin başında olduğu Haçlı ordusu imdada yetişir ve bozgun gelir. Merzifonlu idam edilir, ordu dağılır. Çetinkaya bu çerçeveyi olduğu gibi alıyor, ama hikâyesini bozgunun ertesinde, dökülen ordunun kıyısında kuruyor. İlgilendiği insanlar kaçanlar değil, kalanlar.

Romanın iki ana figürü iki yeniçeri: Balaban Hasan ile Bekri Celal. Bozgundan sağ çıkmayı başaran az sayıdaki askerden. Önce esir düşüyor, Alp Dağları’nda bir mağarada zincire vuruluyor, bir gece bekçilerini öldürüp kaçıyorlar. Esaretten kurtulduklarında dönecek bir orduları kalmamıştır artık. Komutanları idam edilmiş, birlikleri dağılmış. Keçeli Halil adlı bir subay Belgrad’ı tutar; Balaban Hasan ise güneye, Mısır’a doğru yürümeye karar verir. Yanına iki yüz kadar adam alır.

Karlı dağları aşarken çoğunu kaybederler. Soğuk, hastalık, açlık. Geriye doksan kişi kalır ve bu doksan kişi, Avusturya ile Venedik arasında sıkışmış küçük bir Hıristiyan kasabasına, Moena’ya iner. Romanın asıl merkezi de burası.

Moena, Habsburgların baskısı altında ezilen, yaşlı lideri Alessandro Manzzini’nin elinde tutmaya çalıştığı bir belde. Tam Balaban Hasan’ın bölüğü kasabaya vardığında bir Habsburg birliği daha fazla vergi, daha fazla asker dayatmak için gelir; iş Manzzini’nin torununu kırbaçlama noktasına varır. Yeniçeriler buna seyirci kalmaz, askerleri öldürürler. Halk önce şaşırır, sonra minnettar olur. Manzzini kalmalarını ve kendilerini korumalarını ister.

Çetinkaya’nın en güzel sahnelerinden biri burada beliriyor. Köstenceli Cerrah Mehmed adlı bir asker tuhaf bir teklif yapar: Moena’yı İslam beldesi ilan ederlerse Osmanlı halifesi onları korumakla yükümlü olur. Teklif kabul görür. Balaban Hasan “Şah Balaban” ilan edilir, Manzzini’nin torunu Lorena ile evlenir. Bir yeniçeri, dağ başında bir şah olur.

Kral Leopold haberi alır almaz otuz bin kişilik bir orduyla, kışın ortasında Moena üzerine yürür. Şah Balaban’ın elinde üç bin kişi vardır, çoğu hayatında savaş görmemiş çiftçilerden, tüccarlardan, demircilerden oluşur. Eski Venedik mancınıklarını söküp onarırlar; çam kozalaklarını ateşe verip Habsburg ordugâhına savururlar. Karda büyük bir yangın çıkar. Ertesi gün yeniden saldırırlar ve neredeyse yok olmanın eşiğinden döner gibi olurken Sarı Hüseyin Paşa kırk bin kişilik bir Osmanlı ordusuyla yetişir. Habsburglar bozulur, Leopold kaçar.

Sarı Hüseyin Paşa, Şah Balaban’ı İstanbul’a, payitahtın siyasetine çağırır. Balaban Hasan reddeder, Moena’da kalır. Romanın ona söylediği son cümlelerden biri burada şekilleniyor: bir yeniçerinin elinde tahtı, tacı, ordusu yokken bir halkı kendine inandırması nasıl mümkün olur? Çetinkaya cevabı tek bir kelimeye yığmadan, yavaş yavaş veriyor. Sözünü tutarak. Zorda kalana arkasını dönmeyerek. Vakti gelince kalmayı bilerek.

Tarihî roman okurken çoğu zaman beni kaçıran şey, yazarın tezini cümle aralarına serpme alışkanlığıdır; Çetinkaya bunu pek yapmıyor, en azından bu kitapta. Anlatıcı sesini geri çekmiş, yargıyı okuyucuya bırakmış. Üslubunda zaman zaman destan diliyle modern Türkçe arasında çekiştiği yerler var, hepsi tutuyor mu emin değilim, ama tartılı bir denge kurmuş. Bazı yan karakterler -özellikle Lorena- biraz daha derinleştirilebilirdi belki. Yine de Şah Balaban Destanı, yenilginin ardından insanın hâlâ ne kurabileceğini, hangi imkânsız ittifakların mümkün olabileceğini sormaktan yorulmuyor.

Yorum yapın