Duyulmayan Çığlığın Anatomisi | Yaşar Özkaptan 

Mayıs 22, 2026

Duyulmayan Çığlığın Anatomisi | Yaşar Özkaptan 

Geçmişten günümüze “çocuk ve genç olma” hali bir hayli değişti. Sanayi Devrimi’ne kadar çocukluk sınırları çok muğlak bir kavramken, devrim sonrasında çocuklar hızla okullara yönlendirildi. Gönüllülükten zorunluluğa evrilen bu sistemde, çocuklar artık zamanlarının büyük bir çoğunluğunu bir arada geçiriyordu. On sekiz yaş altının çocuk kabul edildiği bu dünyada, 68 kuşağının çocukları ve gençleri organize bir şekilde otoriteye başkaldırıyordu. Darbeler kuşağına geldiğimizde ise bu gençler ve çocuklar kutuplara ayrılıp acımasızca birbirine kırdırıldı. 90’lara ulaştığımızda az da olsa nefes alabilen o çocuklar, milenyumla birlikte yepyeni ve sinsi bir kapana sürüklenmeye başladı: Sokaklarda seksek oynayan, dizleri kanayan o çocukluk imgesinden; ekran başında ruhu sessizce kanayan, kendi içine hapsedilmiş yeni bir profile geçiş yaptık. Bu zorbalık, sadece çocukların kendi aralarındaki masum bir çekişme değil, yetişkin dünyasının rekabetçi ve acımasız yüzünün okullardaki yansımasıydı.

Geçtiğimiz yüzyılda çocuklar çoğunlukla siyaset adı altında kutuplaştırılıp birbirlerine kırdırılıyordu. Günümüzde ise bu siyaset, paravanın arkasına saklanmış ve “akran zorbalığı” kavramına sığınarak yeni bir modele geçmiştir. Artık televizyonlarda çocukların saat dokuzda uyumaları için uyarıldığını görmüyoruz. Bunun yerine ana haber bültenlerinde şiddete karışan, okul içinde vahşet yaratan ve kendilerine çekici gösterilen çeteler eliyle hedeflenen isimlere zarar veren çocukları ve gençleri izliyoruz. Bu çeteler, bir aidiyet arayışında olan, evde ya da okulda kendi varlığını olumlu yollarla duyuramayan çocuklar için zehirli birer yuvaya dönüştü. Bugün ekranlarda izlediğimiz o “çeteleşmiş” çocuklar, aslında yetişkinlerin kurduğu bozuk düzenin, toplumsal sevgisizliğin ve ihmalin en acımasız aynasıdır. Bugün sadece okullarda yaşananlardan bahsedeceğiz. Ancak çocukların maruz kaldığı sorunları sıralamaya kalksak, konunun onlarca farklı boyutta, sosyolojik ve psikolojik katmanlarda incelenmesi gerektiğini kabul etmeliyiz.

Teknolojinin son hızla gelişip erişilebilirliğinin artması, dünyayı sınır ötesi bir şekilde küçültürken, çocukları kendi odalarında devasa bir yalnızlığa mahkûm etti. Yan yana oturan ama birbirinin gözünün içine bakmayan, sanal dünyadaki beğeni sayılarıyla kendi değerini ölçen, empati yeteneği ekran parlaklığıyla ters orantılı olarak körelen bir nesil filizlendi. Bu teknolojik ivmenin tam tersi istikamette düşüşe geçen ekonomi, aile içindeki geçim sıkıntısının getirdiği stres, siyasetin topluma enjekte ettiği kutuplaşma ve yeni kuşağın dilini çözmeyi başaramayan bazı meslek uzmanları, yüzyıl önce başlayan zorunlu eğitimi artık zorunlu bir hapse çevirdi.

Geldiğimiz noktada okullardaki akran zorbalığı, ergenliğin getirdiği sıradan bir heyecan taşkınlığı veya masum bir itiş kakış değildir. Aksine, siyasetin ve vahşi kapitalizmin toplumsal hayatımıza dayattığı bilinçli tercihlerin, güçlünün zayıfı ezdiği o acımasız sistemin mikro bir simülasyonudur. Bugün pek çok çocuk için okul bir eğitim yuvası değil; hayatta kalmaya çalıştığı bir hapishane, sınıflar dar birer koğuş, sıralar ise nefes alamadığı hücreler haline gelmiştir. Öyle ki bu görünmez hapishanede gardiyanlar sistemin ta kendisi, mahkûmlar ise henüz hayatı ve kendini tam olarak tanımayan çocuklardır.

Her koğuşun bir ağası, her hapishanenin ise kural koyan bir reisi peydahlandı. Üstelik bu durum sadece yoksul mahallelerde, gettolarda veya kırsalda yaşanmıyor. Aracılarla, rüşvetlerle, torpillerle girsin diye milyarlar döktüğümüz o en gözde, elit okullarda bile cellatlar, kurbanlarını özenle seçiyor. Baltalarının soğukluğunu her fırsatta o savunmasız kurbanların ensesinde hissettirmeye başlıyorlar. O cellatlar, aslında içlerindeki ezilmişliği, güvensizliği ve belki de kendi evlerinde gördükleri baskıyı, başkalarına eziyet ederek bastırmaya çalışan birer yansımadan ibaret. Bu cellatlar kimi zaman fiziksel tehditle, kimi zaman psikolojik şantajla, dijital zorbalıkla, tacizle ve hatta istismarla kendi karanlık varlıklarını kanıtlıyorlar.
Televizyonda “baklava çalan çocukların hapishanede başına gelenleri” izlerken nasıl kahroluyorsak, kapalı kapılar ardındaki kendi çocuklarımız için de aynı endişeyi duymalıyız. Nasıl ki o dizideki çocuklar yaşadıkları dehşeti kimseye anlatamadıysa, bugün bizim çocuklarımız da ne yazık ki sessizliğe mahkûm edilmiş haldeler.

Ana haberlerde, gazetelerin manşetlerinde ve sosyal medyada gördüğümüz onlarca vaka, buzdağının sadece görünen yüzüdür. Bizim tanık olduklarımız genellikle can kayıpları, kan donduran şiddet eylemleri ya da kalıcı hasar bırakan ağır olaylardır. Oysa göremediğimiz ya da görülmesi istenmeyen yüzlerce sessiz çığlık, kapalı kapılar ardında, okul tuvaletlerinde, arka bahçelerde günbegün cereyan etmektedir. Kimi vakalar ortaya çıksa bile, failler yaşlarının küçüklüğü veya sistemin boşlukları sayesinde yeterli cezaları almadan kurtulmakta ve hızla yeni kurbanların peşine düşmektedir. Çocuklarımız ve gençlerimizin ne yazık ki çok azı bu cellatların elinden tamamen kurtulup, ruhsal bütünlüklerini koruyarak hayatlarına eskisi gibi devam edebiliyor. Çünkü şiddet sadece bedende iz bırakmaz; asıl hasarı, çocuğun ruhunda bir daha asla yeşermeyecek o güven duygusunu kökünden sökerek verir.

Bir çocuk, özellikle de erken yaşlarda, ne yaşadığını tam olarak anlamlandıramayabilir. Kötülüğün boyutunu kavrayacak bilişsel olgunluğa henüz erişmemiştir. Bu nedenle maruz kaldığı şiddeti ve istismarı, olay anında olduğu gibi dile getirmesi, bir yetişkin gibi mantıksal bir çerçeveye oturtması çoğu zaman imkansızdır. Çocukların travma yaşamak için her zaman net, fiziksel ve herkesin görebileceği bir şiddete maruz kalmasına gerek yoktur. İnsan zihni, koruma mekanizması olarak acıyı derinlere hapseder ama asla yok etmez. Onlu yaşlarında bilinçaltına ittikleri, üstünü toprakla örttükleri bir yara, otuzlarının ortasında ıssız bir sokakta duydukları ani bir sesle, bir kokuyla ya da bir yabancının bakışıyla tetiklenebilir bazen. Bazen de yaşıtlarının büyük bir sorun olarak anlattığı şeyler, kendi hayatının olağan bir parçası, sıradan bir normali olmuştur. Ve gün gelir, bam… Geçmişte bir şekilde üstü örtülen, sadece “-mış” gibi yapılan, halı altına süpürülen her şey bir anda başından aşağıya dökülür; ışıklar söner, perde kapanır ve sahne o geçmişin karanlık tekrarlarına bırakılır.

Ancak işin daha da acı tarafı, çocuk her zaman ömrünün sonuna kadar celladının kurbanı olarak kalmaz. Sistem ona başka bir rol daha sunar. Bir gün okuldan çıkar, bileklerindeki o görünmez urganı söker ve gider çevresindeki çok daha güçsüz, kendi eski, kırılgan halini anımsatan bir kurbana bağlar. Bu sefer güç ondadır, balta onun eline geçmiştir. Kendi yaşadığı o çaresiz dehşeti, o tarifsiz aşağılanmayı, şimdi bir başkasının boynunda hissettirir. Çünkü güç zehirler; insanı daha da zalim, hatta kendi celladından bile daha acımasız birine dönüştürür. Bu şiddet döngüsü, tıpkı nesilden nesile aktarılan genetik bir hastalık gibi, profesyonel bir el müdahale etmediği sürece bulaşmaya ve toplumu içten içe çürütmeye devam eder.

Öte yandan, hem çocuklar hem de gençler yaşadıklarını her zaman dışa vurarak, isyan ederek veya saldırganlaşarak göstermez. Bir başkasına cellat olmak zorunda değildir; geçmişteki bir travma onu illaki fiziksel bir temasa veya suça itmez. Bazen de sadece susmayı tercih eder. Susmak, onun bu acımasız dünyadaki tek savunma kalkanı olur. Kimisi odasından çıkmaz, kimisi o çocuksu gözlerindeki ışıltıyı tamamen kaybeder, kimisi de o ağır yükü kendi biricikliğiyle, kimseye duyurmadan tek başına taşır. Edebiyatın bize gösterdiği gibi; suç ve ceza arasındaki o ince çizgide yürüyenleri, dışlanmışlıkları yüzünden karanlığa savrulan kurgusal karakterleri okurken gösterdiğimiz empatiyi, kendi sokağımızdaki gerçek çocuklara göstermekte çoğu zaman geç kalıyoruz. O sessiz çocuklar, aslında okunmayı bekleyen, anlaşılamadıkça trajedilere dönüşen birer insani vakadır.

Oysa suskunluk, aslında duyulmayı bekleyen en sağır edici çığlıktır. O odasından çıkmayan çocuk, aslında kendi içine, dünyadan korunabileceğini sandığı tek kozaya saklanmıştır. İşte tam da bu yüzden çocuk bazen de anlatamaz. Kelimeler boğazına dizilir, korku dilini bağlar, utanç sesini kısar. Sen; o çocuğun büyüğü, öğretmeni, sosyal hizmet uzmanı(?), doktoru veya ebeveyni olarak… Onun yerine sen görmeli, onun sustuklarını sen okumalı, sen anlamalı ve sen anlatmalısın. Eğer sen susarsan, toplum susarsa, o görünmez duvarları yıkmaya kimsenin cesareti olmazsa, çocuk zaten susarsa…

İşte tam da bu sağır edici sessizliğin ve koyu karanlığın ortasında, o fidanlara can suyu olacak yegâne güç yine bizim ellerimizdedir. Yetişkinler ve sahayı bilen uzmanlar olarak o görünmez hapishanelerin duvarlarını yıkabilir, buz gibi koğuşları yeniden sıcak birer eğitim yuvasına dönüştürebiliriz. Suskunluğun dilini, travmanın bıraktığı o görünmez izleri okumayı öğrenebiliriz. Şiddetin nesiller boyu süren döngüsünü kırmak, hem celladı kendi yarattığı canavardan kurtarmak hem de kurbanı o amansız zincirden azat etmek, atılacak şefkatli, bilimsel ve mesleki olarak bilinçli bir adıma bakar. Çünkü bizler, sosyal birer varlık olarak, o fidanların nasıl yeşereceğinden de, karanlıkta nasıl kuruyup gideceğinden de doğrudan sorumluyuz. Anlaşıldığını hisseden, yarası güvenle ve mesleki bir titizlikle sarılan her çocuk; ışıkların yeniden yandığı, perdenin korkuya değil umuda açıldığı yeni bir hikâyenin başkahramanı olacaktır. Ve asla unutulmamalıdır ki; karanlıkta kalmış, sesi kısılmış tek bir çocuğu anlamak ve kurtarmak, aslında bütün bir toplumu yeniden inşa etmektir.

Yorum yapın