
Habil’in kanının toprağa değmesi belki de ilk suç değildi. Ancak Kabil’i binlerce yıldır bu suçun mahkûmu yapan, her çağın mahkemesinde tekrar tekrar hüküm giymesi. Çünkü öldürmek, hele de kendi kardeşini asla kabul edilemezdi. Fakat tarihçilerin bu konuda söyleyecekleri illaki vardır. Kardeş katlını yasal hale getiren padişahlar gibi. Onlar bir kanunla Kabil olmaktan kurtulmuşlardı. Ama kanunları da onlar mührü ellerinde tuttukları müddetçe vardı. Peki ya, kendini mührünü yaratanlar? Yaza yaza kalemin ucundan yepyeni dünyalar kuranlar?
Aslında kalemi tutan el bize hiç yalan söylemezdi. Çünkü söylediklerinin doğru olması gerekmezdi. Sayfadaki onun oyunu, onun kurallarıydı. Hem zaten onun kurduğu dünya nasıl başkalarının kurallarıyla dönebilirdi ki? Suçu gibi cezası da yine onun ellerinden gelecekti. Kelimelerden ördüğü hapishanelerde, donmuş kalmış bir zamanın izlerini bize verecekti. Ama bir şekilde hep insana geri dönerek. İnsana ve içindeki hiç geçmeyen boşluktan taşan çatışmalara…
“Ben bir insanı değil, bir ilkeyi öldürdüm” diyen Raskolnikov da aslında en çok içinden taşanlarla kavga etmemiş miydi? İnandıklarıyla ve onların yıkılışlarıyla. Ya da durduk yere bir arabın canına kasteden Meursault? İkisinin de elinde kan vardı ama Kabil kadar yargılanmamışlardı. Çünkü onları yaratanlar, suçları kadar ruhlarını da önümüze sermişti. Ve orada baltayla insan öldürecek kadar cani ama aynı zamanda yangının içine dalarak çocuk kurtaracak kadar yardımsever biri vardı. Çoğunluğun selameti için, kötü olduğuna inandığı birini öldürmüştü Raskolnikov. Ve belki de en büyük cezayı da insanlardan değil, kendi kafasında kurduğu mahkemeden almıştı. Ruhunun kapanından kurtulması zor olduğundan, Dostoyevski’nin onu Sibirya’ya sürgün etmesi de kaçınılmazdı.
Bu dünyaya “Yabancı” hisseden Meursault ise Albert Camus tarafından hemen mahkemeye çıkarılsa da en çok yargılandığı yer insanların vicdanıydı. Toplum onu işlediği cinayetten çok, annesine karşı ilgisizliği için suçlamıştı. Hatta idam cezasının gerçek sebebi onun cenazesine hiç ağlamamış olması gibiydi. “Bari pişmanlık gösterseydi” demişti davasındaki savcı. Ki gerçekten de pişman değildi. Başkalarının ölümünü ya da bir annenin sevgisini umursamıyordu o. Gerçekten de yabancının tekiydi dünyada. Fakat yine de idam gününde kendini yalnız hissetmek istemiyordu. Arzusu bir sürü seyirci ve nefret çığlıklarıyla karşılaşmaktı. Her daim suçlu olduğuna inandığı insana, ölüme gitmeyi ancak böyle yakıştırıyordu.
“Suçu toplum hazırlar, suçlu işler” der Henry Thomas Buckle. Ve yazarların da çoğu zaman işaret ettiği budur. Tıpkı Victor Hugo’nun da Sefiller romanında yaptığı gibi. Yeğeni için ekmek çalarak hapse giren Jean Vealjean’ın bütün hayatını şekillendiren de bozulmuş bir sistemin gölgesidir. Sefiller romanı bize dürüst bir insanın da yalan söylemek zorunda kalabileceğini gösterir. Çünkü ona ihanet eden sistemin karşısında başka bir şansı yoktur. Bizim de elimizden ona hak vermekten başka bir şey gelmez. Masum biri onun yerine hapse girmesin diye suçunu itiraf etmesine bile engel olmak isteriz. Bunu onu anladığımız için yaparız. Gerekirse suçunun yükünü de üstümüze alırız. Tabii bu onun yükünü hafifletmez. Çünkü yazan öyle uygun görmez. Geriye onun kalemini takip etmekten başka bir şey kalmaz ve Jean Valjean’ı ölene kadar bırakmayız. Hatta ölünce de bırakmayız. Çünkü kitapların ölüm tarihi yoktur. Aksine büyüdükçe büyürler ve her yeni gözle başka bir anlama bürünürler.
Zaman durmadan değişir, suçlar durmadan gelişir. Sınırlar tekrar tekrar çizilirken kanunlar da yenilenir. Her dönem de kendi suçunun yanında cezasını getirir. Edebiyattaki suçluların cezasını ise önce yazarı kesse de her okuyan kendine göre verir. Raskolnikov, Mearsault ve Jean Vealjean da üzerine mürekkep sıçramış bu mahkûmlardan ilk akla gelenler. Ama bizim öldürdüklerinin hayatlarını çalarak yaşayan Ripley’i de anladığımız olur. En mükemmel kokuyu yaratmak için, genç kızları sırayla öldüren Jean Baptiste’i de. Hatta Ripley’e yetenekli deriz. Çünkü öyle bir hayata devam edebilmek, gerçekten olağanüstü bir yetenek gerektirir. Kaçar durur ömrünce, tersinden bir Sherlock Holmes gibi. Biri karşılaştığı her cinayeti çözerken, diğeri işlediği her cinayetten sıyrılır. Tabii biz ikisini de desteklemeden edemeyiz. Tıpkı katil olan bir uşağın yakalanmasını isterken, haksızlığa uğrayan bir uşağın da kendini koruyup katil olmasını istememiz gibi.
Kimi insanın en sevdiği kahramandır kaçan katil. Kimiminse peşinde koşan dedektif. Oysa bakıldığında hepsi tek bir hikâyedir. Fakat çok katmanlı bir resmin eseridir. Tabii bunlar ne okuyanı Kabil yapar ne de yazanı. Aksine hepsinin insan olduğunu gösterir. Yanan bütün ışıklara rağmen içinde taşıdığı karanlıkla. Hatta belki eline bulamış mürekkeple ya da kanla…



















