
Büyük edebi eserleri bütün olarak incelemek eleştirmenler için oldukça zor olduğundan çeşitli kuramlar veya tematik perspektifler kullanılması gerekir. Her bir eleştirmen o büyük eserlerin bir tarafından tutar gibidir, yine de eseri tüm yönleriyle ele alamayız, eksik bir yerler kalır. Bizler bu eksikliği kabul ederiz. İşin doğasının bu olduğunu önceden fark etmek kolaylık sağlar. Ancak bizim inceleyeceğimiz şiirlerde bu durum söz konusu değildir, bu şiirlerin büyük şiirler olmadığını en baştan söylemiştik. Ama neden inceliyoruz öyleyse? Belki bir eserin incelemeye değer olup olmadığını nasıl belirlediğimizi sorgulamak için, belki de Zizek’in popüler kültür ürünlerinden ideoloji veyahut insan gerçekliğine dair bir şeyler söyleyebilmesi gibi, bizler de dilin tekrar tekrar üretiminden ilginç noktalar yakalayabilmek için.
Hayati Çakırer, şiirinin başındaki önsözündeki hayat hikayesine göre 1930 yılında Ankara’da doğmuştur. Şeker hastalığı nedeniyle 40 yaşında gözlerini kaybetmiş bir şair olarak, Ege kıyılarında, Gümüşsuyu’nda, ufak bir otel işletmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır. Hayatı hakkında bildiklerimiz bu kadarla sınırlıdır.
Aydınlığa Sesleniş adlı şiir kitabının onun ilk eseri olduğu anlaşılmaktadır. İller Bankası Yayınlarından çıkan bu kitabın basım tarihi belli olmasa da 1973’ten sonra yazıldığı muhtemeldir.
Hayati Çakırer’in şiirinin en önemli özelliği gerçekten de körlüktür. Geçen yazıda sorduğumuz “Acaba bu şiirleri şair görme yetisini kaybettikten sonra mı yazdı?” sorusunun cevabının “Evet” olduğunu söyleyebiliriz. Şiirlerindeki duyular ile alakalı kelimelerin ve imajların çok olması bunu destekler niteliktedir.
Her bir şiirde siyahlık teması hakimdir. Şairin kırk yaşından sonra kör olduğu hatırlanırsa gözlerine siyahlar düşmesini şair çevresindekilerin gördüklerinin onu terk etmesi olarak yorumlamıştır. Onlar şaire görünmek istememektedirler artık. Gören gözden ziyade görülenlerin yok olmasıdır körlük. Aydınlığa Sesleniş başlığının da işte bu nedenle kayıp gidenlere bir selam olduğu düşünülebilir. Şair buradadır. Görememekte ama duymaktadır. Ancak yine de gözün işlevinden sonra duyular da sessiz kalır, bülbüller yoktur artık bahçede.
Özne-nesne ikiliğinin ve katı realizm algısının çöküşü şiirsel bir formatta, bir hüzünle dile getiriliyor gibidir. Algılanan nesneler, algılayan duyu organlarına, göze bağlanır. Gözün eksikliği tüm duyuları yok etmektedir. Çünkü en temel duyu aracımız gözlerdir. Artık zihninin içinde önceki deneyimleriyle baş başa kalmış bir şair vardır ve doğada neler olup bittiği onu ilgilendirmemektedir.
Kitabın ilk şiiri “Elveda” başlığını taşır:
Kalemim kırıldı, yazamam yazı
Kararan gönlümde, çekemem nazı.
Simsiyah kış bastı kaybettim yazı.
Elveda güneşli günler, elveda.
Hertaraf kapkara, görmüyor gözüm.
Şikayet sanmayın şakadır sözüm
Düştüğüm aşk ile, nurlandı özüm.
Elveda güneşli günler, elveda.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi, bu şiirler şairin görme yetisini kaybettikten sonra kaleme aldığı şiirlerdir. Görmenin kaybolmasıyla gelen karanlık “simsiyah kış” olarak nitelendirilmektedir. Göz kaybolunca kalem de kırılmıştır. Artık şair yazmayacak, söyleyecektir. Ancak bu elveda bestesinin şikayet olarak algılanmaması gerektiğine inandırmak ister şair bizi. O nurlanmıştır. Özündeki şairlik yeteneği açığa çıkmıştır. Körlük bir nurdur. Gelen simsiyah kış nur getirmektedir. Artık doğadan gelen, güneşten gelen ışık değil, aşkın getirdiği ışık vardır şair için.
Ancak bu nurlanmanın etkisinin yer yer kaybolduğu zamanlar da vardır. Dostlar terk etmiştir şairi:

Terkettiler gökteki güneş, ay ve yıldızlar.
İlk baharda da açan çiçekler ve kışın yağan kar.
Anlatmakla bitmezler daha neler, neler var.
İnsan hepside bunlar kırk yıllık eski dostlar.
Hani nerede gülzarın vefasız bülbülü.
Belki haklı kendince, renksiz açıyor gülü.
Unuttular renklerden seçtim diye siyahlar.
İnan hepside bunlar kırk yıllık eski dostlar.
Seyredersin hayatı, bütün çıplaklığıyle.
Terketsinler varsın sarsın beni siyahlar
İnan hepside bunlar kırk yıllık eski dostlar.
Kaybedince renkleri buldum hakiki dostu
Ne davar sürüsü kaldı nede birtek postu.
Çok şükür ki şekil verdi ses dünyama kuşlar.
İnsan hepsi de bunlar kırk yıllık eski dostlar.
Şairin dostları doğanın tüm unsurlarıdır. Bahçedeki bülbül nerededir? Gülün rengi? Güneş, ay ve yıldızlar? Onların vefasız dostlar olduğunu şair siyah rengi seçtiğinde fark eder ve gerçek dostu bulur. O dost da işte kuşların ve nurun getirdiği aşktır. Duyular dünyası vefasızdır, kırk yıllık dostlar olsalar da öyledirler. Aslolanın insanın içindeki ışık olduğunu anlamıştır şair.
Şair anlamıştır anlamasına ama yine de inceden bir sızı vardır. Ahlar yükselmektedir yine de:

Binlerce vefasız yar
Bülbülü inleten gül zar
Hayat oyunundaki gele zar
Sevgilideki har
Cehennemdeki nar
Aşıktaki zar
Aşıktan gelen azar
Kışın açan bahar
Yazın yağan kar
Aldım etmek için kar
Satınca yaptım zarar
Saymakla bitmez onlar
Hepsi de dostumdu bunlar
Basınca karanlıklar
Yapayalnız bıraktılar
Yaktılar ah yaktılar.
Yakanlar şiirindeki bu sızlanma diğer şiire göre daha güçlü ve içtendir. Bu gücü veren kafiye düzeni değil, dizelerin kırık oluşudur. Şiirin yapısı bize böylece gülün vefasızlığından inleyen bülbülün kesik kesik gelen sesini duyurmaktadır. Şairin artık göremediği doğa unsurlarının yine dostlar olarak tekrarlanması kendini yineleyiş midir? Şaire yetmemiştir belki dostlarına yönelttiği sitem. Ama Elveda şiirini hatırlayınca bunu da sızlanma olarak kabul etmemiz doğru olur mu: “Şikayet sanmayın şakadır sözüm”. Belki şair o kadar narindir ki şikayetini şaka, gerçek dostlarını da güneş,ay ve yıldızlar olarak niteliyordur.
Bu durumun şikayet olmaması muhtemeldir. Çünkü şair umutsuzluğunun da farkındadır:
Daldım kapkara bulutlara
Kalmadı bende eski bakış
Veda ettimse umutlara
Çaresizim yok başka çıkış
Dünyayı görmüyorum diye
Değişmez hayattaki akış
İsyan edemiyorum niye
Çaresizim yok başka çıkış
Şairin görme yetisi geri gelmeyecektir. O eski bakış yoktur. Artık yeni bir bakış vardır ancak. Bu bakış da doğanın tekil olgularına değil genel geçer insanlık durumlarına olacaktır. Aşkın nuru şaire insanlık ve sevgiliden başka fırsat vermeyecektir. Dünyayı görüp görmemesi önemli değildir hayatın akışı devam etmektedir. İnsanın en ağır farkındalığıdır bu. Dünya algıladığımız için vardır. Dünya gördüğümüz içinde olduğumuz için vardır. Ama gözlerimiz yoksa ve isyan etmek istiyorsak? O zaman şiir yazarız. Şikayet sanmayın şakadır sözüm.
Peki şair artık görmüyorsa onun şiirlerinde renkler, mevsimler ve betimlemeler yok mudur? Dediğimiz gibi, şair artık kendisinde daha önce mevcut olan imgelerden ve görüntülerden hareket etmek zorundadır. Zorlu bir hatırlayıştır bu Köyümüzde Yeşil şiirindeki:
Kıvrıla, kıvrıla ovaya giren yolu,
Takip eden ince deresi,
Yeşil giysiler içinde akar.
Tepelerde göklere ulaşan çamlar
Süslerken sağı solu,
Ona gıptayla bakar.
Obanın yeşil çadırları,
Narenciye ağaçları.
Etrafındaki çalı
Yeşildir, kuru olsada dalı.
Hayati Çakırer, şu an görmese de bir zamanlar gördüğünü ve hissettiğini köyünü anlatarak sezdirmek istemektedir. Öyle ki yine de görememek merkezi konumdadır, obanın yeşil çadırları gıptayla bakmaktadır.
Yine de köyün çizdiği o yeşillik kalıcı değildir. Kara kış vardır artık. Mevsimler şairde her zaman ikilik yaratır, zıtlık yaratır. O yazları kaybeden bir şairdir. Kitabının ilk şiirlerinde bu durum sıkça görülür. Haklı Telaş şiirinin ilk dizeleri kaybedilmiş yaz motifinin en güçlü olduğu şiirlerdendir:
Değil bu telaş boşa
Baharla hazan arasında,
Kaybetmiş koskoca yazı.
Rast gelmiş kışa.
Telaşta haklı.
Onun şiirlerinde kış böylece kimsesizliğin ve bir kentin basit insanlarının sıkıntısının dışavurumudur:
Değil yalnız yükseklerde.
Gelmiş düzlere de kış
Soba yanan evlerde
….
Yağsada kar bembeyaz,
Derler bu kışa kara.
Esince kuru ayaz.
Sokakta olursun maskara.
Maskara tabirinin Hayati Çakırer gibi ince ruhlu bir şair tarafından kullanılması sizleri şaşırtmasın. O insanlık durumlarının tasvircisidir. Ne kadar basit ve sıradan şiirler yazılırsa yazılsın insanın maskaralığını kimler şiirine konu almak ister ki? Gerçi onda maskaralık kışın getirdiği soğukluk ve yoksullukla eş görülür.
Bununla beraber, kış sadece olumsuz manzara çizmekle kalmaz, mutlu tablolar da görülür onun şiirinde. Bir Kış Gecesi, tüm karanlığına ve soğukluğuna rağmen modern çağın romantikliğinin izlerini taşır:
Karlı bir kış gecesi.
Saatin ikisi.
Lapa lapa yağan karlar,
Uçuşurken lamba ışığında.
El, ele yürüyorlar.
Acıkmışlardı doğrusu.
Geliyor köftelerin kokusu.
İşte orada köşe başında
Aldılar birkaç köfte, ekmek arası.
Güzelmiş bu gece lokantası.
Laf aramızda,
Az da tutmuş parası.
Yoktu neşelerine diyecek
Bulmuşlardı bu saatte yiyecek.
Çok sevmişlerdi karda yürümesini.
İstemiyorlardı bitsin,
Bu güzel kış gecesini.
Hayati Çakırer şiirini anlamamız için kritik olan bu şiirde kışın olumsuzluğunun tersine çevrilmesinin dışında başka bir olguya da işaret etmemiz gerekiyor. Onun şiirlerindeki yalnızlık temasının (inceleyeceğimiz tüm şairlerde ortak olan o yalnızlık temasının) hayal ile giderilmesinin izleri vardır burada. Çizilen bu manzara başka bir fırsat bırakmıyor bize. Belki bu hayal değildir de şairin duyduğu bir şeydir -duyduğu derken gördüğü ama gözleri olmadığı için hissettiği demek daha doğru. Kış-gece. Onun şiirinin hakim motifleri olan bu unsurların böyle bir sahne oluşturması ne anlama gelir? Önceki şiirlerde soğukluğun işareti olan karlar, şimdi üzerinde yürünen güzel bir zemindir. Bu unsurları güzelleştiren o çoğulluk mudur? İstemiyorlardı bitsin, bu güzel kış gecesini. Kış, onun şiirlerinde karanlığı getirendi. Bizzat karanlık olgusundan kaçmak için söylenen sözlerden ibaretti. Görememek, karanlıktı. Kış her güzel zeminin üstünü örten bir mevsimdi. Kötü değildi ama bu yüzden.
Şairin asıl derdi böylece kış ile değil karanlıkladır. Bu karanlık da tıpkı kış gibi, bir şeyleri örter, sırları saklar. Kitaba adını veren şiirde bunu göreceğiz:
Daldım sisli, karanlık ovaya.
Yumdum gözümü seslendim.
Dinlesin diye,
Dağların yüksek kayaları.
Heyhat! Çoktan güneş doğmuştu oraya.
Geliyordu kulağıma sesimin yankıları,
Belki de aydın kayaların kahkahaları.
Gülmek yaraşmaz, sana
Güvenen insanlara.
Dünya kurulalı beri
Sen onların malısın.
Kar yağsada yücelerine,
Sırlarını saklamalısın.
Hayati Çakırer, bir kez daha bir tablo çizmektedir. Ancak bu tablo öncekilerden biraz farklıdır. Somut tekil bir olayın tasvirinden ziyade bir yine tümel insanlığa ulaşan bir tablodur bu. “Daldım sisli, karanlık ovaya/Yumdum gözümü seslendim”. Şairin sisli ve karanlık ovaya girdiğinde gördüğü manzara nedir? Dağların yüksek kayalarına seslenmek istemektedir ve yükseklere güneş çoktan doğmuştur. Demek ki ova sis ve karanlık içinde kalmasına rağmen vakit gündüzdür. Ancak kayalar gülmektedir. Neden? Yüksek kayalarda güneş geldiği ve buna rağmen ovaya karanlık çöktüğü için mi? Şair buna karşı çıkar, gülmemesini ister kayaların. Çünkü o kayalar da insan malıdır. Bu yorumda açıkta kalan bir şey var. Kayaların gülmesi sırlarını ifşa etmesi olarak algılanır. Ovalara karanlık inmişken güneşlerin tadını çıkaran kayalar durumunu ilan ediyordur. “Sırlarını saklamalısın”. Biz yine yorumumuzu biraz zorlayalım. Şairin zihninde mekan görme yetisinin kaybıyla beraber geometrik veya fiziksel bir düzlem olmaktan çıkar ve fenomenolojik bir hiyerarşiye bürünür. İki eksen vardır: Yatay ve dikey. Yatay eksendeki sisli ve karanlık ova görememenin getirdiği ontolojik ağırlığı temsil eder. Yüksek kayalar yani dikey eksen ve onlara vuran güneş öznenin artık ulaşamadığı görü dünyasının tanığına dönüşür. Böylece dikey bir yarık göze çarpar: Hayati Çakırer karanlığı bir yoksunluk olarak algılamaz. Onun için karanlık mekanı yükseklik ve derinlik farkıyla melankolik bir zihinsel yapının dışavurumudur.
Sis ve Ses şiirine dair de böyle bir yorum yapılabilir:
Evet sis ve ses dünyası
Bundan böyle süsleyecek.
Ömrü boyunca, uyanıkken gördüğü rüyası,
Film şeridi gibi önünden geçecek.
Etrafını kaplayan sis,
Sanki sinema perdesi.
Kulağa gelen her türlü ses
Geçip beyin şeridinden
Aksediyor o perdeye.
Birleşip his ve iradesi.
İnanılır şey değil belki,
Mesafe aranmaz onun görüşünde
Kulak versin sese, baksın sise,
Göremeyeceği yoktur bu alemde
Bir de beyin şeridinden geçirsin yeter ki
Bilene lütuftur, bu haslet Adem’de.
Aydınlığa Sesleniş şiirinde gördüğümüz sis imgesi farklı bir unsuru ile karşılaşırız burada. Hayati Çakırer’in şiirinde kayıp olarak deneyimlenen “körlük” bir kez daha basit bir trajedinin sınırlarını aşar ve onun özneliğinin dünyayı kurma biçiminde epistemolojik kırılmaya neden olur. Aydınlığa Sesleniş şiirinde şair o sisli ovaya düşmüş gibiydi, ama artık bu şiirde yeni bir bilinç inşası vardır. Fiziksel mesafeler önemsizleşir ve görmek fiili yeniden tanımlanır. Şair artık karanlığı yoksunluk olarak yaşamaz, onu zihinsel bir üretim sürecinin başat unsuru haline getirir.
Böylece fiziksel mesafeler zihnin yeniden kurgulamasıyla değişir. “Mesafe aranmaz onun görüşünde” dizesi, fiziksel uzamın ve perspektife dayalı klasik algı rejiminin radikal bir reddidir, diyebilir miyiz? Şairin önceki yıllarda deneyimlediği uzaklık, yakınlık ve derinlik kavramları, şairin iç dünyasında anlamını yitirir artık. Dışarıdaki nesne ile içerideki özne arasındaki o aşılmaz mesafe, ses ve hissin birleşimiyle ilga edilir. Artık dünya, koordinatlarla ölçülen bir dış mekân değildir. Şairin dünyası mesafelerin yutulduğu, her şeyin zihne aynı anda ve aynı yoğunlukta çarptığı bir imgeler atlasıdır. Şair için “orada” olan her şey, sesin eriştiği anda “burada”, yani bilincin tam merkezindedir.
Nurlanmanın fenomenolojik açımlanmasını da yaptıktan sonra şairin aşk temasını kullanışına geçebiliriz artık. O, tüm bunların ötesinde aşıktır zaten. Hatta öyle ki şair aşkını da fiziksel uzamın dışında yaşar. Uzaktaki Sevgili şiirinde sevgilinin şairin ruhuna yerleştiği söylenir. Hayati Çakırer soyut olan kavramı iyice soyutlaştırır, tanıdık dünyamızdan iyice koparır. Bazen de şairin çizdiği aşk sahnelerinde doğa sadece resmi tamamlayan bir fondur, işlevsizdir. Onun için aslolan her zaman Temiz Aşk’tır. O aşk, her zaman ruhanidir. Ayrılıklarda, aşk gösterilerinde ve hatta bizzat yakınlaşmalarda bile:
Alırdım minicik ellerini avucumun içine
Bakışırdık göz göze,
Hiç konuşmadan saatlerce
Hatta günler, günlerce.
Göğüs kafesinde çırpınan bu kuşa,
Dayanabilecekmiydi yürek?…
Sızlıyordu derinden,
Hemde sevinerek.
Parktaki kuru kütük.
Hem mesken, hem tahttı bize.
Yeterki bıraksınlar oturalım diz, dize.
Yok imkan tarife,
İlk temiz aşkın hazını.
Duyamazsın her yaşta sevsende,
Gerekmez anlatmak arife.
Sevgi ile iffet bağdaşırsa sevende,
Aşkın yaşı olmaz, istersen sev, sen de.
İşte böyleydik bizdeç
Ruhumuzdan yükselen aşk ve sevgi,
Birleşirdi gözlerimizde.
İlk temiz aşkın hazı, tabiriyle şair bizi psikolojik tahlillere çağırıyor gibi. Hattaa şairin eşine yazdığı şiirinde (“Karımsın”) “Benim için hem sevgili/Hemde müşfik ana eli” dizeleri başlı başına bir inceleme konusu olabilir. Ancak biz bunu yapmayalım. Sevgilinin otobüsünün arkasından bakar bırakalım şairi. İlk aşkın temiz hazzını çalmayalım ondan.
Her şeyi geride bırakalım şimdi.
Onun şiirlerini birer laboratuvar nesnesi gibi inceledik. İmgeleri gördük, uzamları dikey ve yatay eksenlerde böldük, şairin zihnindeki kurgu masasını anlamaya çalıştık. Peki ya tüm bu kelimelerin ardındaki o insan? Şimdi, incelememizin sonuna gelmişken doğrudan şairin yanına, usulca yamacına oturalım. Ege’nin o ılık rüzgârlarının estiği, Gümüşsuyu’ndaki o ufak otelin bahçesine gidelim. Karşımızda kırk yaşında dünyası aniden “simsiyah bir kışa” dönen, kalemi kırılmış ama susmayı reddetmiş bir adam var: Hayati Çakırer.
Onu bu köşeye, “Unutulmuş Şairler”in galerisine konuk ederken amacımız sadece edebi bir inceleme yapmak değildi. Biz, her şeyden önce onu görmek istedik. Kendi göremeyen, karanlık bir ovada yapayalnız kalan bir şairi görmek. O, etrafını saran o yoğun sisi bir sinema perdesi gibi germiş, kulaklarına dolan sesleri zihninden geçirerek kendine yepyeni bir dünya kurdu. Biz yazımız boyunca o perdede oynayan filmi izledik. Dağların yüksek kayalarına çarpıp geri dönen sesini duyduk. Bülbüllerin terk ettiği o renksiz gül bahçesinin hüznünü soluduk. Parktaki kuru bir kütük üzerinde “ilk temiz aşkın” o tarifsiz hazzını yaşayışına tebessümle şahitlik ettik.
Biz onu tanıdık. O, “Şikayet sanmayın şakadır sözüm” derken kendi incinmişliğini ve sitemini o zarif tebessümünün ardına saklayan, kendi ıstırabını dünyanın gürültüsüne yük etmemeye çalışan çok naif bir ruhtu. Kışın dondurucu soğuğunda sobası yanan evleri, lapa lapa yağan karın altında köfte ekmek yiyip neşeyle yürüyen o iki modern çağ aşığının mutluluğunu kendi karanlığından çekip çıkarabilen eşsiz bir empati ustasıydı.
Onun yapmak istediğini anladık. Hayati Çakırer’in derdi edebi kanona girmek, kusursuz hece kalıplarıyla antolojilere kazınmak ya da ulaşılamaz bir şöhretin peşinden koşmak olamazdı. O, hayatın o en ağır farkındalığıyla baş başa kaldı. Gözleri yoktu ama isyan etmek yerine şiire tutunmuştu. Dünyanın akışı onsuz da devam ederken, o, kelimelerden kendine sığınılacak bir ev, karanlığın ortasında parlayacak bir fener yapmıştı. Çaresizliğe, “yok başka çıkış” dediği o mutlak hiçliğe karşı, kendi içindeki nurla, aşkla ve sesle direniyordu. O, var olmaya çalışıyordu ve şiir, onun aldığı en derin nefesti.
Ve nihayet, bunca yıl sonra o nefes menziline ulaştı; Hayati Çakırer hatırlandı. Unutulmak, bir şairin başına gelebilecek en çetin kış, en katı karanlıktır. Üstü örtülür, sırları saklanır, sesi o yüksek kayalara çarpar ve kayboldu sanılır. Bugün, “Aydınlığa Sesleniş”in sararmış sayfaları arasında o ses yeniden yankılandı. Gümüşsuyu’ndaki o ufak otelin lobisinden kopup gelen o titrek ama inatçı ses, yılların aşılmaz sandığı mesafeleri yutarak bugünün okuruna, bizlere ulaştı.
İlk şairimizi, unutulmuşluğun o tozlu raflarından alıp ait olduğu hürmet makamına bırakıyoruz şimdi. O, “Elveda güneşli günler, elveda” diyerek karanlığa uğurlamıştı kendini. Biz ise bugün, onun kelimeleriyle aydınlanan bu köşeden ona sımsıcak bir “Merhaba” diyelim. O, sesini duyurmak için daldığı o sisli ovada artık yalnız değil. “Aydınlığa Sesleniş” hedefine ulaştı; şairin beklediği o ışık, onu hatırlayan gözlerde yeniden parladı. Rahat uyu Hayati Çakırer. Sis dağıldı, sesin duyuldu.

















