
-Bu ne Allah aşkına Sinem, daha küçüğü yok muydu kızım?
-Vallahi artık böyle hazırlıyorlarmış Nevin abla. Kına gecesi için diyorsun, onlar da sana kına gecesi sandığı diye bir şey hazırlıyorlar. Başlangıç paketi gibi düşün yani. Bunlar davetlilere dağıtılacak olan kınalar.
-Adımız torbacıya çıkacak yahu! Yakılınca elde avuçta gözükmeyi bırak, kokusu bile yok bunların Sinem, diyorum şaşkınlıkla. Bu nasıl gelin kınası ayol? “Çok taze mal, anında kafa yapıyor verelim mi bir paket Neriman teyze, diye mi dağıtacağız bunları?
-Gelin kınası burada Nevin abla, bak, onu ayrı paketlemişler. Eldiveni, kırmız mendili hatta kınanın karılacağı minik bakır kâsesi bile var. Bir kaynanam bir de avuç içime koyacağı çeyrek altın eksik.
Bozulan sinirlerimizi, Sinem’in mizah fukarası cümlelerine gereğinden fazla gülerek düzeltmeye çalışıyoruz. Garibim, mahalle baskısından beter bir “girls power” baskısı ile havuz başında bir kına gecesi pardon “Henna Night” yapmaya karar verdi. Bir aydır cebelleşiyor ama sona yaklaştı şükür, kaldı iki gün. “Sinem’s Henna Night” tabelasından, gece boyunca giyeceği kostümlere, dansçı kızlarla birlikte bitmek bilmeyen provalardan Instagram için fotoğraf köşesi süslemesine kadar Powerpuff Girls benzeri kız arkadaşları ile uğraşıp duruyorlar. En son, Sinem’s Henna Night çalma listesi oluşturmaya çalışıyordu o puff kızlardan biri. Yüksek yüksek tepelerden geldiğimiz nokta, ne günler Ya Rabbi!
Davetlilere dağıtılacak kına paketçiklerini bir narkotik uzmanı edasıyla elime alıyor ve burnumun ucuna handiyse yapıştırıyorum ama nafile paketten kına kokusu gelmiyor. Yeşilçam’ın unutulmaz Komiser Cemil rolündeki Cüneyt Arkın gibi poşetteki tozdan bir tutam ağzıma atıp, dilimde usulca bir döndürüp “Nevet nevet neroin aman kına bu, toparlayın bütün paketleri bunları da alın” falan diyeceğim neredeyse.
Son bir umut gelin kınasının paketine uzanıyorum. Kokuyu almam lazım ya onu da hemen yapıştırıyorum burnuma. Derinden bir koku geliyor sanki. Burnumu azıcık kımıldatıyorum; paketten yayılan o rayiha koku hücrelerime ulaşsın, oradan beynime, kalbime dolsun ve ben diyeyim ki “Evet bu kınadır, bu koku da kına kokusudur.”
Kokuyu kaybetmemeye çalışıyorum. Pakettekinin kına olduğuna, kına koktuğuna aklım ikna oldu ama kalbim hala tereddütte. Oysa hem aklımın hem kalbimin emin olduğu zamanlar vardı, üstelik onları ikna etmeye çalışmadan…
Küçük odanın, kendisine büyük gelen o büyük penceresinin bir kanadı açık. Açık camdan içeriye pervazdaki fesleğenin, yan bahçedeki hanımeli ve yaseminlerin karışık kokuları doluyor. Sırtını yasladığı divanda her mevsim beş şişle çorap ören babaannemin ayak dibine kıvrıldığım o aylak zamanlardayım. Babaannem, -sırasını nasıl karıştırmadığına hala hayret ettiğim- beş şişli örgüsüne ara verip benim kısacık saçlarımı okşuyor hafiften. Her daim kınalı elleri saçlarımı okşadığında sanki yüzüme, saçlarıma, oradan da bütün odaya doluyor kına kokusu.
Yan bahçedeki hanımeli ile karışık yasemin kokusunun tüm mahalleyi doldurup, açık camdan bizim odamıza misafir olması gibi babaannemin kınalı ellerinin kokusunun da o açık camdan tüm mahalleye yayıldığını düşünürdüm. Uyku ile uyanıklık arasındaki o şerbetli anlarda burnumun ucunda eşsiz bir koku olarak asılı kaldı o kına kokusu. Tasasız ve nedensiz mutlu olduğumu o zamanların, o yaşların tanığı kına kokusu idi, emindim.
Burnumu yapıştırdığım gelin kınası paketini geri veriyorum Sinem’e. “Diğerlerini bilmem ama bu paketteki büyük ihtimalle kına. Kına gecesinin isim hakkını tek başına bu paket verecek, güle güle yaksın kayınvaliden avcuna, diyorum gülerek. Gölgeleniyor yüzü. “Ay hayır ya Nevin abla, ben bundan sürdürmeyeceğim” diyor. “Kına sürülmez Sinem, yakılır” diye düzeltiyorum ne gereği varsa.
“Neyse ne” diyor. Davetlilere verilecek minik paketlerden bir tane koyarım kâsenin içine, onu sulandırır da yakarız. Yoksa, elimin ortasında kocaman ve parmaklarımın ucunda benek benek kınalar, ay ne fena!
“Kız ona çeyrek altın sığmaz, kaynanan vaz geçer sonra” diyorum. Bozulan sinirleri garip esprilerle düzeltme sırası bende şimdi, kahkahalarla gülüyoruz.
“Ay vallahi olmaz, zorlama” diyor. Balayına Maldivler’ e gideceğiz. Çok güzel fotoğraflar çektireceğiz, gelinliğimi de götüreceğim hatta. Avucumun ortasında yara izi gibi mi kalsın bu kına, olacak şey değil! Adanın bir geleneği varmış: Hint kınası gibi bir malzemeden balayı için gelen gelin ve damatlara özel bir dövme yapıyorlarmış. Gider gitmez Engin ile yaptıracağız hatta ikimizin de dövmesi de aynı olacak.
“Kokuyor muymuş?” diyorum gayri ihtiyari. Kelimeler ağzımdan fısıldar gibi çıkıyor belli belirsiz. “Ay bilmiyorum Nevin abla, inşallah kokmaz” derken aval bir ifade ile kaplanıyor yüzü.
Açık pencereden caddenin yuvarlanan kayalara benzeyen gümbürtüsü, sahile uzak kalmanın endişesindeki martıların çığlıkları ve egzoz kokuları kol kola içeriye giriyor. Hanımeli, yasemin ve kına kokuları çoktan terk etmiş buraları, belli.
Kalkıp pencereyi kapatıyorum.

















