Bir günün ömür boyu taşınan yükü: 17 Haziran | Caner Almaz

Nisan 29, 2026

Bir günün ömür boyu taşınan yükü: 17 Haziran | Caner Almaz

Yakın dönem dünya edebiyatında temel izleğin hafıza, travma, aile ve toplumsal miras temalarına odaklanmasını içten içe büyük bir sevinçle karşılıyorum. Farklı toplumlardan benzer temele yaslanan hikâyelerin çıkması aslında hepimizin benzer dertlerden muzdarip olduğumuzun da bir göstergesi. Bireye ve bireyi şekillendirenin ne olduğuna odaklandıkça, toplumun ve onu oluşturan ailenin özne olan insana nasıl yükler bindirdiğini de görüyoruz. Dünyanın her coğrafyasından farklı dillerinde ama nihayetinde aynı duygulara sığınarak. Gospodinov. Ellena Ferrante. Annie Ernaux. Vigdis Hjorth. Ve bu yazıya vesile olan romanın yazarı olan Alex Schulman.

Schulman’ın Malma İstasyonu’nu okuduğumda çok etkilenmiştim. Kuşaklar arasında taşan travmaların, ebeveynlerin çocukların hayatlarına hiç farkında olmadan nasıl sızdıklarını ve yaşamlarını alt üst eden çoğu şeyin altında sebeplerin en başatının aileler olduğunu güzel bir hikâyeyle anlatmıştı. Son romanı 17 Haziran da benzer bir iz üzerinde yürüyor. Schulman sanki karda bıraktığı izi seven yazarlardan. O bıraktığı izden hoşnut ve adımların bıraktığı mükemmel izlerin üzerine basa basa dolaşmayı seviyor.

Alex Schulman’ın Timaş Yayınları etiketiyle yayımlanan 17 Haziran romanı, geçmişe dönük merak temelli bir anlatı üzerine kurulmakla birlikte, ilerledikçe klasik travma anlatılarının olay-merkezli yapısını sorgulayan, psikodinamik ve etik boyutları öne çıkaran bir metne dönüşür. 

Romanın anlatısal tetikleyicisi son derece gündeliktir: Bodrumda bulunan ölü bir fare ve uzun süredir dokunulmamış kutular. Anlatıcımız Vidar Akeby, ölen babasına ait eski bir telefon rehberinde yazlık evlerinin numarasını görür. Bir şeyler onu dürter ve numarayı arar. Sadece merak üzerine indirgenen bu “arayış”, hikâyemizin geçmiş kapısının tıklatılmasıdır. Vidar açılan telefondaki sesi tanır. Telefonu yanıtlayan kişi babasıdır. Üstelik arkasında, merakla kimin aradığını soran ses de annesine aittir. Gerçek düzlemde “imkânsız” olan bu telefon hattı, romanda metafizik bir mucizeden çok, travmatik belleğin geri dönüş mekanizması olarak yapılandırılır. Vidar ve kitabın okuru doğal olarak inanmaz bu duruma. Bir telefon aramasıyla geçmişe bağlansaydık ne yapardık? Kurmaca bu. Schulman bizi inandırıyor ve onunla bir yolculuğa çıkıyoruz.

Vidar aramalar yaptıkça o günkü kendisiyle konuşma arzusuna tutunur. Sonra fark eder ki yaptığı aramalar hep aynı güne ulaşmaktadır: 17 Haziran 1986. 

Romanın merkezi zamanı olan 17 Haziran 1986, başlangıçta dedektif anlatılarını andıran bir soru etrafında kurgulanır: “O gün tam olarak ne oldu?” Vidar, bu soruyu neredeyse adli bir titizlikle ele alır; zaman çizelgeleri oluşturur, ses kayıtları biriktirir, aramaları sınırlayan katı kurallar geliştirir. Bir yandan da Vidar’ın bugününde olanları okuruz. Öğretmen olan karakterimiz okulda kavga eden iki çocuğu ayırırken birine zarar vermiştir ve bu nedenle de görevinden uzaklaştırılmıştır. Romanın bugündeki anlatı hattı çocukluk anlatısıyla yapısal bir paralellik içinde ilerler. Vidar evinde geçirdiği günlerini okuldaki kavgada ve geçmişte, 17 Haziran’da yaşananları anlamakla geçirmeye başlar.

Gün gün geçmişteki annesi, babası, ablası ve kendisiyle konuşan karakterimiz dakika dakika, saat saat o gün neler yaşandığını çözmeye başlar. Günümüzde okuldaki kavgaya dair çıkan görüntülerse Vidar’ın masum anlatıcı rolünden uzaklaştırır. Çocuğa gerçekten şiddet uygulamıştır ancak karakterimiz bunu hatırlamamaktadır. Vidar’ın o an okulda ne olduğunu ve bilincinin kapandığını, o an olan şeyin geçmişle ne alakası olduğunu çözmesi hikâyenin ana omurgası oluverir. 

Metin, çocukluğun sürdürülebilir bir “tetikte olma” hâli içinde yaşandığını; çocuğun, ebeveynlerin ruh hâlini, ses tonlarını ve sessizliklerini kod çözmek zorunda kaldığını gösterir. Çocukluk anılarından ve telefon konuşmalarından ansıdığı doneler; paralar, sosisler, telefon konuşmaları ve ev içi rutinler, bakım ile ihmal arasındaki geçirgen sınırları somutlaştıran sembolik öğelere dönüşür.

Karakter inşası açısından Vidar iki katmanlı bir benlikle temsil edilir. Yetişkin Vidar dışarıdan işlevsel, sakin ve sorumluluk sahibi bir figürdür; ancak içsel düzlemde, erken yaşta çevresel ipuçlarını okumaya zorlanmış, görünmezliğini hayatta kalma stratejisine dönüştürmüş bir çocuk yer alır. Vidar’ın takıntılı düzenleme pratikleri (adım sayacı, not defterleri, saatler ve çizelgeler) kontrolü yeniden tesis etme çabaları olarak okunabilir. Schulman, bu karakteri ne patolojik bir sapma örneğine ne de bütünüyle masum bir kurbana indirger; aksine, onu sıradanlaştırır ve kolaylıkla empati kurmamızı sağlar.

Hikâyenin kritik karakterleri ebeveynlerdir. Anne ve baba figürleri, çocuk Vidar’ın geleceğini ilmek ilmek işlemekle meşguldür. Hikâyenin yüzleşme sahnelerinde anne karakterinin ne denli büyük bir bükülmeye sebebiyet verdiğini anlarız. Anne figürü ise metnin en karmaşık karakteridir: Schulman, annenin yalnızlık, aldatılmışlık ve yetersizlik duygularını görünür kılar; ancak bu açıklayıcı çerçeve, annenin çocuğa yönelttiği şiddeti mazur göstermez. Baba Lennart ise yatıştırıcı şefkati ile yapısal ihmali aynı bedende taşıyan, çocuğa hem güven hem kırılganlık miras bırakan bir figür olarak çizilir. Metnin sonuna değin üzerinde çok da durulmayan abla karakterinin düğümü çözeceğini anlarız. 17 Haziran’da olan her şeyin diğer şahidi, aile cehenneminden kaçarcasına uzaklaşmış ve “çocukluğumuzun her günü travama” diyen Tora, tüm boşlukları doldurur.

17 Haziran için anlamaya çalışma cesaretinin romanıdiyebilirim. Sorunu anlamak, o sorunu çözmek için çabalamak ciddi bir biçimde cesaret ister. Aldığımız kararları ve yaptıklarımızı şekillendiren her neyse, birazı (belki de çoğu) geçmişte başımızdan geçenlerce belirleniyor. Alex Schulman romanında bunu ziyadesiyle güzel işliyor.

“Çocuk artık daha hızlı nefes alıyordu; eskisi kadar heyecanlıgörünmüyordu. Onun nefesini dinlerken, bir anda dayanılmazbir düşünce geldi aklıma: Bir gün önce gömdüğüm kuşu düşündüm ve 16 Haziran’ın da var olduğunu, onun da en az 17’si kadar büyük bir evren olduğunu fark ettim. 17Haziran’ın taşıdığı o muazzam yük, 16 Haziran kadar ağırdı.Çocuklukta her gün bir ton çeker.” s. 186

Yorum yapın