
Modern diye tanımlanan zamana düşmüş insanın bir gerçekliğidir. Hayatındaki, evindeki işindeki ama en çok zihnindeki kaostan kaçmak istediğinde gitmek ister; bir sahil kasabasına, bir dağ köyüne, belki diline bile yabancı olduğu bir ülkeye.
Gideceği o sahilin dalgaları ruhunu yıkayacak, dağların havası içini dışını temizleyecek, yabancı ülkenin çabucak öğreneceğini sandığı dili hayatını yeniden başlatacaktır. Budur en çok ihtiyacı olan şey: her şeye yeniden başlamak. İnanır ki yeni bir yerde, soluduğu yeni havada, tanıdığı yeni insanlarda hayatındaki, evindeki, işindeki ve zihnindeki karmaşadan kurtulacak, o yeni dilde kendini yeni baştan ifade ve inşa edecek, tertemiz bir sayfaya yeni sözcükler yazacaktır. Buna öyle inanır ki gerçekliğinden şüphe duymaz, ta ki o yere gidinceye dek.
Anlık bir kaçma dürtüsü, parlayıveren öfke ya da kafasındaki bir esintiyle değil de önceden ölçüp biçerek, tartıp okkalayarak, sorup soruşturarak gittiyse ama en çok da şanslıysa eğer, o gerçekliğe ulaşması kuvvetli bir olasılıktır. Ayak bileklerini yıkayan dalgalar ruhunu serinletecek, içine çektiği hava ciğerlerini genişletecek, yeni dilin sözcükleri anlatmak istediklerini çoğaltıp kolaylaştıracaktır. Madem hayata bir kere gelmiştir, o bir kereliğin hakkını artık yeni ortamında, yeni insanlar ve yeni bir dille verecektir. Neden olmasın?
Bu gerçekliğe ulaşan insanlar tanıyoruzdur hepimiz. Bu tanışıklık, benzer hayaller kurma ve ne yapabileceğimize dair kafa yorma hallerine sokabilir bizleri.
Kaçıp kurtulabilen kişiler tanımak iyidir ama göz ardı edilmemesi, kulak arkasına atılmaması, sırtın dönülmemesi gereken çok önemli bir gerçeklik daha vardır, o da şudur: her şey zihnin içinde olup bitmektedir. İçinde mutsuz olunan ev, hayatı daraltan iş, uzaklaşmak istenilen insanların hepsi önce zihinde yer edinirler kendilerine. Evden çıkınca, işten kaçınca, insanlardan uzaklaşınca tüm taşlar yerli yerine oturacak sanırız ama zihni ne yapacağız?
Gideceğimiz her yere taşırız zihnimizdekileri. Yeni dil, eski dilimizde bize söylenenleri ve bizim kendimize söylemiş olduklarımızı değiştirmez.
Gitmek bazen, belki de çoğu zaman iyidir ama madem tüm kaosu da kendimizle beraber taşıyacağız, sıralamayı değiştirmek elzemdir. İşe zihnindeki karanlıkla yüzleşmeye başlamak gerekir. Boğulmayı bile göze alarak kendi bulanık sularımızda yüzmek, mutlaka bir kıyıyı kerteriz alıp kulaç atmak, dibe batarsak ayaklarımızı tüm gücümüzle kumlu ya da taşlı zemine vurup ciğerlerimizde kalan son havayla başımızın üzerinde kırılan ışığa yönelmek, gitmeyi önce zihinde başlatacaktır.
Zihinde gidilebildiği zaman, fiilen gitmek hem daha kolay olacak hem de tadından yenmeyecektir. Gitmek de kalmak da cennet de cehennem de önce kafalarımızın içindedir, sonra deniz kıyısı bir kasabada, dağlardaki bir köyde, yeni bir dilde.
İspanyol yazar Sara Mesa’nın 2020’de yayımlanan, 2025’te Türkçe ’ye çevrilen romanı Bir Aşk’ta Natalia, büyük şehirden uzaklaşıp küçük bir kasabada ev kiralamış bir çevirmen. Bu kararını önceden uzun süre planlayıp planlamadığı belirsiz ama daha sakin ve yalnız bir hayat istiyor.
Kasaba ıssız, evler birbirinden uzak konumlanmış. Bahçeler bakımsız, yollar toprak ve taşlı, otlar kuru. Nat, kendisine eşlik etmesi için bir köpek istiyor ev sahibinden ama getirilen köpek huysuz ve ürkek, beklediği dostluğu yakınlığı uzun süre vermiyor ona. Yağmur ya günlerce yağmıyor, tüm sıkıntısıyla çöküyor kasabanın üzerine ya da çok yağıp çatılardan sızıyor.
Nat’in hayatında kırılmaya yol açan her şey ağır bir yağmurun çatısından içeri girmesiyle başlıyor. Çatını onarırım, diyor Andreas, ama karşılığında para değil başka bir şey isterim. Bunu öyle naif, öyle sıradan, öyle düz bir yerden teklif ediyor ki kabul ediyor Nat.
Sonrası tufan.
Yüz otuz dört sayfalık kısa sayılabilecek ama aynı zamanda karakter yoğun, gerilim yoğun, çatışma yoğun bir roman Bir Aşk.
Çatışma ve gerilim görünürde değil, daha çok kapılarla çitlerin arkalarında, kuru otların aralarında, köpeklerin havlamalarında, yüze gülen komşularda, dağınık yataklarda.
Komşu Piter, dostluk kılıfının altında erkek olmanın kendisine bahşettiğine inandığı bir güç ve manipülasyonla yaklaşıyor. Fark etmesine ediyor Nat ama istediği kadar karşı koyamıyor.
Küçük ve ıssız kasabanın yapılacak çok şey olmamasının getirdiği ortamında, insanlar birbirlerini gözlüyorlar. Nat, attığı her adımın gözlendiğini ve konuşulduğunu sinsi gülüşlerden, arkasını dönen yaşlı çiftten, kapısına dayanan ev sahibinin üzerine yürümesinden anladığında çok şaşırıyor. Sandığı ya da arzuladığı kadar yalnız olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor.
Bu kasabada yabancıları pek sevmiyorlar ama seviyor gibi davranıyorlar. Yapacak çok şeyi olmayan ama bunun arayışına girmek yerine başkalarına yönelmenin kolaycılığına, onları gözlemenin ve konuşmanın kirli hazzına kapılan, hepimize tanıdık gelen insanlar bunlar. Çoluğu çocuğu, kurdu kuşu, kadını erkeği, kıvılcım almış çıra gibi çabucak, hızla, önüne ardına bakmadan yakacak, linç edecek insanlar. Bu tanış hali hem kendi hayatlarımızdan hem de mesela Nuri Bilge Ceylan filmlerinden, Yusuf Atılgan hikâyelerinden.
Nat, saplantı haline getirdiği Andreas’la ilişkisinde, komşusu Piter’le arkadaşlığında, ev sahibiyle kira alışverişinde bir türlü istediği sınırları çekemiyor, korkularını kontrol edemiyor. İlişkilerindeki güç dengesizliğinden kurtulamıyor. Arzuları muğlak, sınırları belirsiz.
Kaçıp geldiği yerdeki sıkıntılarını, sıkışmışlık halini, zaaflarını, yani kendini olduğu gibi bu kasabaya taşımış. Yeni bahçesine ektiği çiçekler bile tutmuyor.
Yalnız olan ve dışlanan sadece Nat değil. Köpek dahil neredeyse tüm karakterler kasaba ıssızlığında bazen belli belirsiz, bazen gayet görünür halde birbirlerini ötekileştiriyor, yabancılaşıyorlar.
Hikâyenin karanlığı ilk satırlarda başlıyor ve bir yelpaze gibi açılarak ilerliyor. Okuru rahatsız eden kötü bir şeyler olacakmış hissi sözcüklerin arkasına, yağmur öncesi sıkıntıya, çamurlu yollara saklanmış. Bu his karşılıksız kalmıyor ve yazarın başarılı kaleminde sebepler buluyor.
Beklenen anlamda bir aşk romanı değil Bir Aşk, hatta bir aşk romanı bile değil. Karakterleri yargılamadan, sade bir dille derin bir hikâyeyi konu edinen, kısa ama çok katmanlı bir roman.
Ben olsam ne yapardım? diye soruyorsunuz okuyup bitirdiğinizde.
İşimde benzer bir şey yapar mıydım? Yapsam bir kasabaya kaçar mıydım? Kaçsam kurtulur muydum? Çatısı akan o evi mi kiralardım? Andreas’ın teklifini kabul eder miydim? Piter’le bira içmenin ötesine geçer miydim? Komşu kadına, kocasının bana bakarken gözlerinde parlayan arzuyu anlatır mıydım? Ev sahibini şikâyet etmeden o evde kalır mıydım? Köpeği linçten kurtarmanın başka yollarını arar mıydım?
Nat’in benzer soruları kendine sormaya başlaması, yeni bir başlangıcın yolunu açıyor ama bu sefer daha sağlam bir yerde duruyor, çünkü sıralamayı doğru yaparak işe önce zihninden ve düşüncelerinden başlıyor.


















