Anıl Şahal: “Mekân kavramı fiziksel bir gerçeklik olmak zorunda değil.”

Nisan 21, 2026

Anıl Şahal: “Mekân kavramı fiziksel bir gerçeklik olmak zorunda değil.”

Söyleşi: Meltem Dağcı

İlk romanı bilimkurgu türündeki “Zihin Kütüphanesi”nin ardından ikinci romanı “Kaos Projesi” 2024 Ocak ayında yayımlandı. Bilimkurgu öyküleri çeşitli dergi, yarışmalar ve antolojilerde yer aldı. Plüton Yayınevi tarafından çıkan “Uçuşan Anı Parçaları” öykü kitabıyla ilgili Anıl Şahal ile konuştuk.

1) Kitabın ilk öyküsü “Merhaba Büyükbaba”da yer alan “At kuyruklu adam, çocukken annesinin gösterdiği fotoğraflardaki büyükbabasına benziyordu.” ifadesi bağlamında, ölüm ve hayalet/cin temsilleri üzerinden kurulan beden korkusu işlenmektedir. Bu öyküde korku unsurunu tersine çeviren normlar yalnızca bir paradoks olarak mı kalmaktadır?

Öykünün korku unsurları barındırdığı doğru olmakla beraber korku dozu en başından itibaren yoğun olmaktan ziyade belli bir seviyede tutuluyor. Bu daha çok bakış açısıyla alakalı bence. Öyküde büyülü gerçeklik ile tuhaf kurgu çerçevesinde yanıtların okura bırakıldığı, açıklaması verilmeyen olaylar cereyan ediyor ancak bu süreçte karaktere yönelik doğrudan bir tehdit bulunmadığından karakter hikâye boyunca korkudan ziyade bir kafa karışıklığı içerisinde ne yapacağını bilemiyor. Onun içinde bulunduğu durum tabii ki okuyucuya da bu şekilde aksediyor. Sizin de belirttiğiniz gibi korku unsuru gerçekten de paradoksun belirsizliği çerçevesindeki bir anlamlandırma çabası içinde eriyor.

2) “İnsanlığa Dair Bir İddia” öykünüzde, “Her zaman kedi değildim, insan olarak doğdum.” dedi adının Muzaffer olduğunu söyleyen siyah beyaz renklere sahip kedi.” cümleleri okuru ilk paragrafta karşılıyor. İnsan olarak doğup kediye dönüşen karakteri insan–doğa ilişkisinde dönüşüm, kimlik ve varoluş açısından nasıl anlamlandırırsınız?

İnsan, doğanın bir parçası, kesinlikle onun üstünde bir varlık değil. Doğa ise gizemli ve büyüleyici. Bu açıdan içerisindeki tüm varlıklar da bu özelliklere haiz. Kimlik-beden ilişkisi aslında çok derin bir konu. Dogmatik olarak bakıldığında benlik ile bedenin birbirleriyle uyumlu olduklarını düşünürüz ancak bu her zaman böyle değil. Bedenlerinde değişiklikler yapan, dövme ve piercing gibi eklemelerle kendilerini daha iyi ifade ettiklerini düşünenler var. Doğduğu cinsiyetten farklı bir kimlikte yaşamlarını sürdürenler için bedenleri ne anlama geliyor mesela? Beden, kimliğin tamamlayıcısı olmaktan ziyade bir çeşit engel mi? En basitinden saç kestirmek, makyaj yapmak bile bedeni olduğundan farklı, daha iyi bir hale getirmek değil midir? Yani aslında beden, kimliği bir yere kadar açıklayabiliyor. Bilgisayar oyunlarını düşünelim. Uç bir örnek gibi gelebilir ama kendimizi oynadığımız karakterle özdeşleştirdiğimizde bedenimizi terk etmiş olmuyor muyuz? Olduğumuz varlığın dışına çıkma deneyimini heyecanlı bulmuyor muyuz? Hatta oyundaki karakterimizi kendi isteğimiz doğrutusunda tasarlayıp geliştirmek ayrı bir keyif vermiyor mu? Değişim ve evrim doğal süreçlerdir. Hikâyede Kedi Muzaffer insan olduğu zamanlara ait anılarına sahip ancak yeniden insan olmak gibi bir arzusu bulunmuyor. Çünkü o bir kedi olması gerektiğinin bilincinde.

3) Kitapta en çok sevdiğim ve bayılarak okuduğum öykü “Çatlak”. Atmosferi güçlü bir öykü. “Sorun görünmez olmaları. Oradalar, beni izliyorlar. Bana bakıp pençelerini ve dişlerini biliyorlar ama ben habersizce günlük hayatıma devam ediyorum.” ifadesi, Herbert George Wells’in “Görünmez Adam” romanını aklıma getirdi. Görünmeyen varlıklar aracılığıyla kurulan korku, dışsal bir tehditten çok içsel bir paranoya olarak mı okunmalıdır?”

Çatlak benim de çok sevdiğim bir öykü. İnsanı korkuya düşüren belirli bir gerçekliği paranoya olarak adlandırabiliriz, bilim öyle yapıyor ancak bu deneyimlerin paranoya olmayabileceği ihtimali ne kadar zayıf acaba? İnsan zihninin sınırları yok ve orada her tür gerçeklik mümkün. Eğer dış dünya duyularımızın beynimizde elektrik sinyalleri ile işlenmesinden başka bir şey değilse tüm gerçekliği bütün çıplaklığı ile gördüğümüzü iddia edemeyiz. Gördüğü somut bir şeyler yokken yine de orada algılarının dışında varlıklar olduğu düşüncesiyle korku içerisindeki karakter için hissettiği tehditin dışşal ya da içsel kaynaklı olmasının birbirinden farkı yok. O görünmeyen varlıklara inanıyor, bu da onları gerçek kılıyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan alıntı yapacak olursak: “Her hakiki varlık bir hakikatse ben bir varlığım, bundan dolayı bir hakikatim. Zihnimde gördüğüm hayaller, fizyoloji bakımından sırf hayal olamaz. Zaten bu alemde saf hayal yoktur. Zihnin her tahayyül ettiği şey, beynin önceki intibalarından doğmuştur.”

4) Yine aynı öykünün devamında, “Gözümü kapattığımda pençeler, dişler, sırıtan suratlar görürken nasıl rahat uyuyabilirim? Aslında neye benzediklerini bilmiyorum. . .Gerçek çok daha şekilsiz, dehşetli ve korkunç olabilir.” cümleleri kedilerin ezoterik varlıklar olduğu ile ilgili bir çağrışım yapıyor bana. Öyküdeki biçimsiz ve görünmeyen varlıkları, Sigmund Freud’un tekinsizlik (unheimliche) kavramı çerçevesinde, bastırılmış olanın geri dönüşü olarak nasıl yorumlarsınız?

İnsan hayal gücü sınırsız olabilir ancak sadece mevcut bilgiler üzerine hayal edebilir. Pençeler, dişler, pullar vs kişi için bir tehdit ve korku unsuru ise kişinin göremediği tehlikeye bu kavramlarla şekil vermesi çok normal bir durum. Şekli olmayan şeyler bize soyut gelir ancak soyutluk, bilinen bir somutluğun çok uçuk da olsa bir vesiyonuna dönüştüğünde korku duygusunu tetikler. Özellikle de çevremizin bize verdiği güvenlik duygusu yabancılaşma yoluyla giderek tekinsizliğe doğru kayıyorsa. Ek olarak şunu belirteyim, eğer dünyamızda ezoterik canlılar varsa kediler kesinlikle onlardan biri.

5) Kitaba adını veren “Çatlak”tan sesler, iniltiler yükseliyor. Öykünün kurgusundaki çatlak metaforunu bir paralel evren ya da başka bir zihinsel geçiş imgesi olarak yorumladım. Bu öykünüzde mekân üzerinden gerçeklik algısı hakkında neler söylemek istersiniz?

Hem paralel evren hem de zihinsel geçiş imgesi çok doğru. Hikâye bizim gerçekliğimize paralel bir evrende, gerçeklikte ya da boyutta gerçekleşiyor olabileceği gibi tüm olanlar karakterin kendi zihninde de cereyan ediyor olabilir. Bunu bilmek mümkün değil. Karakterin inandığı neyse o gerçektir. Hatta paralel evren ile zihinsel imgeler farklı kavramlar değil, tamamen aynı şey de olabilirler. Mekân kavramı fiziksel bir gerçeklik olmak zorunda değil. Tecrübelerimizle bu sonuca varıyoruz. Bu tecrübelerin herbiri beynimizde işlenen birer girdiye dayanıyor. Somutluğa tutunuyoruz sadece. Belki de kibrit çöpleri üzerinde duran ince bir kâğıt parçası üzerindeyiz ve o düzenek her an yıkılabilir. Her birimiz gerçekliğini kendisi yaratan birer Boltzman Beyni olabiliriz ya da bir raftaki kavanozda durarak sürekli girdi işleyen bir beyin de.

6) “Metro” öykünüzde tünel, vagon ve tren sahneleri birer liminal (eşik) mekân olarak karşımıza çıkmaktadır. Karekter üzerinden bir tekinsizlik atmosferi hissediliyor. Kapalı ve sürekli hareket hâlindeki mekânlar, karakterin sıkışmışlık ve kaçışsızlık duygusunu nasıl derinleştirmektedir?

Hepimiz doğar doğmaz bir mekânın içinde buluyoruz kendimizi. Tüm yaşantımız zihnimizde karşılık bulan fiziksel mekânlarda geçiyor. Bu mekânlar durağan, tanıdık ve tabii ki güvenli. Ancak mekân olarak adlandırdığımız durağanlık, bu durağan olma özelliğini kaybettiğinde ya da farklı bir davranış sergilediğinde tüm güven duygumuz bir anda yerle bir oluyor. Bir koridorun bir yere çıkması gerekir, tecrübelerimiz bize bunu söyler ama koridor hiç bitmeyecek olursa ne olur? Bulunduğumuz odanın bir çıkış kapısı olmalı fakat o kapı çıkışa değil de başka bir yere açılıyorsa ya da oda sonusuza kadar genişlediğinden kapıyı görsek de ona ulaşamıyorsak ne yaparız? Bu soruların belirgin bir yanıtı yok, hepimiz farklı davranırız. Kimimiz için keşif fırsatıdır, kimimiz içinse zihin sağlığına vurulan sağlam bir darbe. Bir insanı çıkış yolu olmayan yabancı bir çevreye yerleştirmek çoğunlukla onu dehşete düşürmek için yeterlidir.

7) Kitaba adını veren “uçuşan” ve “anılar” nasıl bir araya geldi, bir hikâyesi var mıdır?

Genelde öykü koleksiyonlarında kitaptaki öykülerden biri kitaba da ismini verir. Ya da öykülerdeki ortak bir tema isim olur. Uçuşan Anı Parçaları için durum farklı. Bu sorunun yanıtını bulmayı dikkatli bir okura bırakmak istiyorum. Bir ipucu vereyim, diğer kitaplarımı da içeren daha geniş bir perspektiften bakmak yararlı olabilir.

8) Son olarak, şu an üzerinde çalıştığınız bir dosya var mıdır?

Yanıtlaması en kolay soru sanırım bu. Kaos Projesi ile Uçuşan Anı Parçaları arasında iki yıllık uzun bir süre olduğundan bu sene içinde bir de bilimkurgu romanımı okuyucu ile buluşturma hazırlığı içerisindeyim. Onun hazırlıkları sürerken de üzerinde çalıştığım dosyalar var.

“Anıl Şahal: “Mekân kavramı fiziksel bir gerçeklik olmak zorunda değil.”” üzerine bir yorum

Yorum yapın