Roman üzerine düşünmek, bizi gazetecilik ile edebiyat ilişkisi üzerine düşünmeye de götürür. Her ikisi de kayıt eder. Her ikisi de -yazı çağından bu yana- kültürel iletişimin özel bir aracıdır. Bu iki yazı kültürü, tıpkı sosyolojik anlamda kültürler gibi hem çatışırlar hem de özümsemede bulunurlar. Bu ilişkide mesafeleri gerçeklik ve fantezi belirler…

Belirlerdi demek gerekiyor, zira internet ile artık üçlü bir ilişki söz konusu. Araya kötü bir karakter girmiş gibi. Umberto Eco, son röportajlarından birinde (2015) internet’in kötü gazeteciliğin yerini almış olabileceğini söylemiştir. Eco, kötü gazetecilikten şu bilinen sansasyonel gazeteciliği kast ediyor. Bunların güvenilir olmadıklarını biliriz. Eco, internette durumun tam tersi olduğunu söylüyor. Güvenilir buluyoruz bu mecrayı. Hepimiz değilse de çoğumuz öyle; çünkü akredite edilmiş kaynağı anlamsız, yanlış, yalan olandan ayırt etmeyi bilmiyoruz.
Böyle böyle geldi post-truth. Öncesinde ortak bir gerçekliğin kopması var.
Şimdi bunların roman ile ilgisi merak edilecek.
Ortak bir gerçekliğin olmadığı noktada gerçeklik ve fantezi diyalektiği işlemez. Romanı besleyen bu diyalektiktir. Onun bir ürünü hatta.
Romancı, bir yandan fantezi yaparken bir yandan da o ortak gerçekliği beslemelidir. Yoksa çağının tanığı olmak nosyonu nasıl olacak?! Bu nosyon, onu, eğlendirir, bir ayrıcalıklı, adeta kutsanmış kültürel etkinlik ifa ederken, yeni felsefi ilimlere retorik, akademiye malzeme verirken vb. haklı tutardı.
Şimdilerde bizim esaslı okurların tuttuğu, romanlarıyla tanınan Kolombiyalı yazar Juan Gabriel Vazquez de bu konuda duyarlı. Romancının tanık olma kararını çok önemsiyor. “Gözlemleyen ve “Bunu gözlemledim” diyen biri. Tanık olma kararı buna dayanıyor. Vazquez’in, “’Bunu gördüm ve anlatıyorum’ diyemeyecek bir dünya yaratmak için çok fazla enerji, zaman ve para harcayan olağanüstü güçler var” tespiti de çok doğru.
O zaman yeni bir arayışa girmek gerekiyor. Peki nasıl?!


















