
Ethem Baran, bu kez bir Ankara romanı kaleme almış. 1980’lerin – 90’ların Ankara’sından bir şair, romanın kahramanı. Kendisine şiirden bir dünya kurmuş. Şiirin aşksız yazılmayacağına, yaşanmayacağına inanarak kimliğini oluşturmuş biri İlhan.
Ankara’nın henüz bu kadar yayılıp, merkezini kaybetmediği yıllar. Her yeri beton bloklar, apartmanlar doldurmamış. Ethem Baran semt adını vermiyor ancak betimlemelerinden hareketle İlhan’ın yaşadığı yerin banliyö trenle giderken Cebeci’yi birkaç durak geçtiğinizde bahçeli evlerin bulunduğu bir mahalle olduğunu hayal ediyorum. Cebeci ile Mamak arasında bir yer. Gülveren olabilir örneğin. Bir yanda bahçeli evler, diğer yanda onları yıkıp yerine yapılan dört beş katlı apartmanlar. İlhan, bu evlerden birinde annesi ve kardeşleriyle birlikte yaşıyor. Biraz geniş bahçede bir şeyler yetiştirmek bile mümkün. Mahalle sakin ve biraz hüzünlü atmosferleriyle İlhan’ın içe dönük, yalnız ve şiirle örülü dünyasına oldukça uygun.
“Kırk İkindiler Bittiğinde” yalnız, içe dönük ve duygusal, yani kırılgan bir karakter olan İlhan’ın hayatının tek bir gününde geçiyor. Bu zaman dilimi içinde onun geçmişteki aşklarından, babasıyla kurduğu sorunlu ilişkiye ve yazma çabasına kadar uzanan bir iç hesaplaşmaya açılıyor. Kendini bırakıp giden son aşkının imdat çağrısına nasıl cevap vereceğini düşünürken gün boyunca zihninde dolaşan anılar, pişmanlıklar ve özlemler aracılığıyla İlhan’ın sevgiye ve sevmeye duyduğu ihtiyaç, hayal kırıklıkları ve varoluşsal sıkışmışlığı ortaya çıkıyor.
Edebiyat dünyası için İlhan tanıdık bir karakter. Kendisini okudukları ile var etmiş. Özellikle şiirlerle yüce bir aşk tarifine, sevgili tanımına ulaşmış. Yazdığı şiirlerde, metinlerde bunu ifade etmeye çalışıyor. Şiirlerinde, metinlerinde yarattığı ideal aşkı, ideal sevgiliyi arıyor. Diğer yandan biçimsel olarak da şair kimliğine bürünüyor.
Saç baş dağınık, boynunda fular, kirli ve bakımsız giysilerle, hülyalı bakışlarla dolaşan şair adaylarına eskiden çok rastlardık. İlhan, onların bir simgesi gibi. “Şiirleri dergi bürolarında bekleyen bir şair” olarak kendini tanımlasa da hayat onu boynunda fularıyla entel görünümlü bir pazarcı olmaya sürüklüyor. Ama o kırık aşkların şairi olmaktan asla vazgeçmeyecek.
İlhan’ın ruh dünyasını belirleyen temel kırılma noktalarından biri yaşadığı karşılıksız aşklarsa diğeri, belki de aşklarda o kadar pasif kalmasının nedeni babası ile hesaplaşamaması. Çocuklarına sevgi göstermek bir yana hiç ilgi göstermemiş sorumsuz baba, karısını ve çocuklarını terk etmiş, kendine İstanbul’da yeni bir yaşam kurmuştur. İlhan’ın sürekli aşk arayışında büyük bir olasılıkla baba sevgisini yaşayamamanın etkisi var.
Roman “sevgiye aç”, kırılgan ve içe dönük İlhan’ın yalnızlığı, kırık aşkları, babasına özlemi ve bunları giderme yolu olarak seçtiği edebiyata tutunma çabası etrafında şekilleniyor. Duygularını karşılık bulamadan yoğun biçimde yaşayan İlhan, bu eksiklik ve hayal kırıklığını yazıya ve şiire dönüştürüyor. Aşk, onda hem besleyici hem de tüketici bir güç. Zamanla İlhan, “Şiirleri dergi bürolarında bekleyen bir şair”den romanları, şiirleri merakla beklenen bir şaire, yazara dönüşüyor. Kitapları çok satıyor, o pek telif kazanamıyor ama tutkulu okurları oluyor. Çoğunluğu genç kızlar olan okurları ona mektuplar yazıyor, hatta gelip pek çıkmadığı evinde buluyorlar.
Ethem Baran iç sese yakın, yoğun bir anlatım kurmuş, bilinçakışı tekniğini kullanmış da diyebiliriz. Bazı okurlar için “anlatı ilerlemiyor” hissi yaratabilir ama içerikteki melankoliye rağmen metni ağırlaşmıyor, aksine akıyor. Şiirsel ama ölçülü bir dili var, kısa, yoğun, ekonomik bir anlatım.
Bir Ankara romanı dedim başta, Ankara yalnızca arka plan değil, atmosferi oluşturan öğe olarak beliriyor. 1980–90’lar Ankara’sının ruh hali metne sinmiş. Keşke Ethem Baran o binbir yoklukla kurulan küçük yayınevleri, dergi yazıhaneleri, kitapçılar, sahaflar hakkında daha çok ayrıntıya girseydi diye düşünmeden edemedim. İlhan, Konur sokağa gider miydi, Dost Kitabevi’ne, Engürü Kahvehanesi’ne uğrar mıydı, akşamüstü Tavukçu’da ya da salaş bir birahanede iki bira içer miydi diye sordum kendi kendime.
“Kırk İkindiler Bittiğinde”, yalnızca bir iç dünya romanı değil, aynı zamanda şiirle örülmüş bir metin. Romanda şiir ve şairlere yapılan göndermeler İlhan’ın duyarlığını, dünyayı algılayış biçimini ve duygusal kırılganlığını kuran temel unsurlardan. İlhan, tam bir şair bakışı ile yaşadığı anı doğrudan deneyimlemekten çok, onu şiirsel çağrışımlar ve edebi referanslar üzerinden anlamlandırıyor.
“Attilâ İlhan bu romanı okusa ne derdi?” sorusunu sormamın nedeni de şiirle kurulan bu bağ, daha doğrusu Attilâ İlhan şiiri ile kurulan doğrudan ilişki. Attilâ İlhan’ın şiirinde öne çıkan temalar, yalnızlık, tutkulu ama çoğu zaman karşılıksız kalan aşk, kent melankolisi ve “yaralı erkek” duyarlılığı romanın yapısıyla doğrudan örtüşüyor. İlhan da tıpkı Attilâ İlhan’ın şiirlerindeki erkek figürleri gibi, sevgiye aç ama onu kurmakta zorlanan, geçmişin izlerinden kurtulamayan, şehir içinde derin bir yalnızlık yaşayan bir tip.
Dolayısıyla romandaki Attilâ İlhan göndermeleri, şiir alıntıları yalnızca bir etkiyi işaret etmekten öte, karakterin ruhsal yapısını açığa çıkarıyor, tamamlıyor. Bu göndermeler sayesinde İlhan’ın hayatı doğrudan yaşayan değil, onu şiir aracılığıyla anlamlandıran bir karakter olduğunu anlıyoruz. İlhan, Attilâ İlhan’a o kadar tutkuyla bağlı ki, tek oğluna “Attilâ” adını koyuyor ve oğlu ile yan yana durunca Attilâ – İlhan oluyorlar.
“Kırk İkindiler Bittiğinde”, içe dönük bireyin yalnızlığı, aşkın kırılganlığı, anımsama ve geçmişle hesaplaşma temalarını, minimalist ve yoğun bir anlatımla işleyen bir roman olarak beni çok etkiledi. Kitabın arka kapağında söylendiği gibi “Kırkikindiler Bittiğinde, sevgiye aç bir adamın umarsız yalnızlığının, hüsranla biten aşklarının, babasıyla bir ömür süren husumetinin, edebiyata olan tutkusunun, evini paylaştığı kedilerinin anlatıldığı, yükte hafif pahada ağır bir roman.”
- Kırk İkindiler Bittiğinde, Ethem Baran, İletişim yay. 2026.

















