Hititlerden Romalılara Romalılardan Bugüne: “Çocuğu Gezdiriyorlar” | Elçin Sevgi Suçin

Mart 31, 2026

Hititlerden Romalılara Romalılardan Bugüne: “Çocuğu Gezdiriyorlar” | Elçin Sevgi Suçin

Ömer Erdem’in Kasım 2025’te Everest Yayınları’ndan çıkan anlatı-deneme türündeki yeni kitabı Çocuğu Gezdiriyorlar yazarın çocukluğuna ve ilk gençlik yıllarına ait anılarından oluşuyor. Erdem bugünkü hali, deneyimi, bilgi birikimleri üzerinden doğduğu kasaba Meyre’de ki çocuk Ömer Erdem’in elinden tutarak kelime kelime hem zaman hem de mekân itibariyle geçmişe doğru uzunca bir yolculuğa çıkıyor. Çocuğa, çocukluğa, çocukluğun kahramanları anne, baba, dede, nine, ebe figürlerine, kasabanın önemli karakterlerine ve elbette arkadaşlara, arkadaşlıklara bu kez çocukluğunu da dâhil ederek yeniden merhaba diyor ve uzun uzun hasbihal ediyor her biriyle. Yazar, kitabın adında da söylediği üzere çocuğu yani kendi çocukluğunun elinden tutup geçmişin sayfalarında nostaljik bir gezintiye çıkarırken okuru da yanında götürüyor.

İlkin doğduğu yer olan Meyre ile başlıyor yolculuğuna. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin doğduğu ve dolayısıyla dünya olarak ilk adlandırdığı yer, onun ilk köklerini de saldığı yer olduğundan olsa gerek her zaman fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak oraya bir aidiyet hisseder. Dünyayı bir ayağını doğduğu yere basarak gezer, tanır ve anlamlandırır. Kitabın bütününü oluşturan anılar ve anlatılar dikkate alındığında bunun Ömer Erdem için de öyle olduğu anlaşılıyor. Meyre, bugünkü adı ile Harmanpınar, yazarın doğduğu zamanlarda kasabadır. Bugün ise günden güne azalan nüfusuyla kasaba kimliğini kaybettiği ve Konya’ya bağlı Bozkır ilçesinin bir mahallesi olduğu görülüyor. Bunda genç nüfusun okuma, iş bulma ya da çeşitli ekonomik ya da kişisel tercihlerle şehirlere gitmesi önemli bir rol oynuyor. Bu yalnızca Harmanpınar ile ilgili bir durum değil elbette. Sanayileşmeye sonradan yetişen coğrafyalardan biri olarak ülkemizde özellikle 1950 ve sonrası yıllarda, ekonomik kalkınma planları ile de hız kazanan sanayileşme girişimleri ve hızlanan kentleşme süreciyle birlikte ülke genelinde köyden kentlere göçler de artmıştır. Bugün dahi ekonomik, eğitim ya da daha iyi bir hayat yaşayabilme gibi nedenlerle göçler sürmekte ve kentler giderek köylere doğru büyümektedir.

Ömer Erdem, Meyre adı ve Meyre’nin coğrafi özellikleri hakkında oldukça detaylı bilgiler veriyor ve doğumuyla birlikte doğumuna, varlığına şahitlik eden toprağın kimliğini hatırlıyor, hatırlatıyor. Meyre adının, aynı topraklarda varlığını sürdürmüş olan Hititlerden kalma bir isim olabileceğini ve kasaba halkının o zamanlar Meyre adını kullandığını söylüyor. Yine kitaptan Meyre adının 1960 ihtilali sonrasında yaşanan Anadolu’yu “Türkleştirme” çalışmaları kapsamında Harmanpınar olarak değiştiğini öğreniyoruz. 60’lı ve 70’li kuşakların çoğu bu isim değişikliği konusuna aşina olmalı. 70’li kuşağa dâhil olan biri olarak büyüklerimizin söylediğine göre benim köyümün de ismi bu yıllarda Torapan isminden Belenardıç ismine dönüştürülmüş. Bizler bunu büyüdüğümüz zaman öğrendik. Erdem’in de dediği gibi, köy halkı eski isimden kolay kolay vazgeçemiyor. İçine doğduğu ismin gerçekliğini sonradan koyulan isim hissettiremiyor. Benim köyümün insanları da Torapan ismini yeni isimle beraber kullanmaya devam ediyor. Bugün bile zaman zaman “Hangi köydensin?” dediklerinde ben de Torapan diyorum hâlâ. Belenardıç ismini sonradan ekliyorum. İsimler zamana ve değişime karşı tarihten ve devletlerden daha dirençli oluyor. Çünkü isim yalnızca kelimelerden mülhem varlığını değil uzun bir geçmişin tamamını temsil ediyor.

Meyre’de Roma, Hitit uygarlıklarından kalıntılar (çeşmedeki aslan heykeli, duvarlardaki kabartmalar) olması Erdem’in çocuk zihnini, Meyre’nin sınırlarından çıkarıp hem zaman hem de mekân olarak çok uzak düşlerde, düşüncelerde gezdiriyor. Bu küçük kasabada bunca zaman birbirinden farklı, birbirini tanımayan onca insan yaşamışsa, insan bugün bunlardan hangisi olurdu, diye düşünmeden edemiyor. Osmanlının, Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte Türkler yine o zamanlar Osmanlı tebaası olan Ermeniler ve Rumların da yaşadığı anlaşılıyor kalıntılardan ve tarihi bilgilerden aynı topraklarda. İnsanlar unutmaya meyilli olsa da toprağın hafızası çok uzun yüzyıllar saklıyor geçmiş medeniyetlerin ve halkların izlerini. Bir çocuğun düş dünyası için ne büyük zenginlik değil mi heykeller, kabartmalar. Geçmişin bilgisiyle yapılmış ve bugün hâlâ çeşmeye su taşımakta olan mermer su kanalları. Yüzyıllar öncesinden gelen ve bugün hâlâ çeşmenin bekçiliğini yapan kırık aslan heykeli.

Bir çocuk önce şaşırır zamanın ve geçmişin büyüklüğü karşısında. Sonra düşüncelere kapılır. Kendisi kimdir şimdi bu başı sonu belirsiz rüyada? En sonunda bir zenginli hisseder. Genişler, çoğalır. Çünkü o tam da şu anda bulunduğu yerde bütün bu zenginliklerin farkında olma ve onların varlığıyla, bilgisiyle zenginleşme olanağına sahiptir. Bu bilinçle, sebepsiz bir sevinç ve ümit kaplar içini. Yarınları üretme, inşa etme sevinci. Ömer Erdem’in anlatılarından onun da bu süreci deneyimlediği görülüyor. Heykellerden, kabartmalardan Meyre’yi çevreleyen dağlara kaydırıyor bakışımızı. Sivri’ye bakıyoruz çocuk Ömer’in gözleriyle. Meyre’nin sınırlarına ulaştığı, bitiverdiği Toros zirvesi. Çocuklar hep o bitişin ardında uzanan dünyayı merak ederler ve bir gün o sınırı geçmeyi, henüz bilinmeyen o yeni, gizemli dünyaları keşfetmenin hayalini kurarlar. Hacı Ömer Dağı’yla tanışıyoruz sonra. Güneşin ilk ışıklarının düştüğü yerle. Efsaneye göre ilk ışığın düştüğü yerde büyük bir küp altın bulunmakta olduğuna inanıldığını öğreniyoruz kitaptan. Erdem’in dediğine göre bu altının küpünün peşine düşenler, kazıya gidenler de olurmuş zaman zaman.

Kırsal yerlerde örenler, eski mezarlar ya da bazı tepelere, geçmiş uygarlıklar zamanında insanların özellikle savaş zamanlarında altınlarını saklamak için gömdüklerine dair hikâyeler anlatılır sık sık. Sırf bu yüzden altın arayan çubuklar ile köylere gelip meraklı köylüleri dolandıranlar, köylülere hiçbir işe yaramayan birtakım demir, alüminyum, bakır çubuklar satanlar da olur. En azından bizim çocukluğumuzda yaşanmış durumlardır bunlar. Hatta böyle altın aramaları sırasında çok uzun kuyular, tüneller kazıp gece karanlığında bu tünellerin, kuyuların içinde korkup panik atak geçiren, köylülerin söyleşiyle aklını aldıranlar da olurdu. Böyle gizemli olaylar biz çocuklar için her zaman bir taraftan çok korku verici olsalar da diğer taraftan da çok heyecan vericiydi. Hele ki Erdem’in de bahsettiği o kendi üzerine katlanan, her tarafı kar kaplayınca tek bir rengin sonsuzluğunda daralan kış mevsimlerinde. Kış akşamlarının siyah beyaz uzun geceleri birden türlü renge bürünürdü büyüklerin böyle anıları ve meselleriyle. Çok mesel (yazarın deyimiyle “metel”) dinlemekten olsa gerek kırsalda, köylerde, kasabalarda büyüyen çocukların düş dünyaları çok daha renkli ve geniş olmaya yatkındır. Ömer Erdem’in çocukluk anılarında da bu renkleri, zenginliği yaşamak mümkün.

Kitabın ismi de eminim pek çok okurun dikkatini çekmiştir: Çocuğu Gezdiriyorlar. İsmi ilk gördüğümde bir köy çocuğu olarak aklımdan epeyce olasılık geçti. Fakat insan ilk bakışta çocuğun kültürel mekânlarda ya da normal mekânlarda gezdirilmesini, gezdirilirken büyümesini, öğrenmesini hayal ediyor. Kitapla aynı ismi taşıyan yazıyı (anıyı) okuduğumda isim yerine oturdu. Çünkü bizim çocukluluğumuzda da köyümüzde herkesin adı ile değil Sıhhiye olarak bildiği bir büyüğümüz vardı. Hatta bu isim, büyüğümüzün ve sülalesinin lakabı olarak kalmıştı. Onlardan birinden bahsediyorsa biri “Sıhhiyelerin filanı” diye tarif ederdi bahsettiği kişiyi. Köylerde, sıhhiye denilen kişiler, köylülerin iğnelerini yapan kişilerdir. Bu kişiler askerliklerini sıhhiye olarak yapmışlar ve askerde basit yaralara müdahale etmeyi, pansuman ve iğne yapmayı öğrenmişlerdir. Dikdörtgen, ufak, kapaklı bir çelik kapları ve bu kabın içinde sakladıkları birden fazla kez kullanıla şırıngaları olurdu. İğne yapılmadan önce bu küçük çelik kabın içinde, küçük bir tüpün üstünde şırınga iyice kaynatılırdı. Sonra sıhhiye özenle ilacı bu iğneye yani enjektöre çeker ve hasta kimse iğnesini yapıverirdi. O sırada biraz oturulur, Ömer Erdem’in de anılarında değindiği gibi bir yer sofrasının üzerinde o yılın hasatlarından ne varsa nar, ceviz, kuru incir, kuru üzüm gibi çıkarılır ve sıcak çaylar eşliğinde sohbetler edilirdi. Elbette iğne yaptırmaya gidenler de eli boş gitmez çay, incir, ceviz, kuru üzüm, iğde, evinde ne varsa yanında ücret, teşekkür niyetine götürürdü.

Çocuğu Gezdiriyorlar ismi de işte yazarın hastalandığı ve iğne yaptırmak için köyün sıhhiyesine gittikleri bir akşamın anısından geliyor. Yazar, ateşlendiği için hafiften sayıklamaktadır. Annesi, komşuları da olan Makbule Hanım’a “çocuğu gezdiriyorlar” diye tarif eder bu durumu. Yani çocuğun ateşi olduğu için çocuk kendinde olmadığından ve çocuk olarak da masumiyet karinesine sahip olduğundan melekler çocukla konuşmakta, onu büyüklerin artık büyüklükleri ve bu nedenle de masumiyetlerini yitirdikleri için asla göremeyecekleri meleksi âlemlerde gezdirmekte, gönlünü hoş tutmaktadırlar. Çocuklukları köye açılan herkes hemen anlayacaktır bu durumu. Çünkü köylerde, özellikle elektriğin henüz her köye gelmediği 60’lı, 70’li yıllarda akşamları misafirliklerde melekli, cinli, cadılı pek çok mesel anlatılırdı. Bu meseller, iş yapmak istemeyen çocukları iş yapmaya ikna etmek için de anlatılırdı. Bugünün edebî söylemiyle “büyülü gerçekçilik” hayatımızın ta kendisiydi. Ne meleklerin ateşi yüksek çocukları gezdirmesi ya da uyuyan çocukları uykusunda güldürmesi ne de cinlerin, şeytanların kuytu köşelerde özellikle karanlıkta insanlara musallat olması uzak bir ihtimal dâhilindeydi. İşte böyle bir kültürden çıkan, annesinin “çocuğu gezdiriyorlar” sözü, Ömer Erdem’in hafiften bir anı-roman, kısa öykü tadı da veren bu kitabı için çok güzel bir başlık olmuş.

Akşam gezmeleri de bu gezmelerin dışında değil elbette. Köylüler, kasabalılar yaz aylarında tarla, hayvancılık işleri çok olduğundan pek birbirlerini ziyaret edemezler. Fakat kış geldi de soğuklar başlayıp karlar yağdı mı eş dost, akraba ziyaretleri artar. Erdem böyle bir akşamı çok güzel anlatıyor “Cinlerin Bitmeyen Düğünü” başlıklı anısında. Kar içinde, önde elinde gaz yağlı feneriyle evin reisi baba, arkada anne ve çocuklar. Fener ışığının gece karanlığında kar üzerinde yaptığı büyüsel oyunlar. Misafir olunan evin sıcak sobası, açılan yer örtüsü üzerine koyulan kasnağın üzerine oturtulan sini ve üzerine yuvarlanan şen elmalar, ayçekirdekleri, leblebiler, fıstıklar. Sohbetlerin en koyu yerinde büyüklerden birinin günlük sıradan bir şey anlatıyormuş gibi başlayıverdiği yarı gerçek yarı uydurma büyülü meseller ve bu akşamların sihriyle yetişen, meselî şiirler, denemeler, anılar, biyografiler ile devam ettiren yazarlar.

Bu yazarların yetişmesinde meseller, sürpriz sonlu sohbetler, mekânlar, dedeler, nineler kadar mekânın dokularına işlemiş, mekânda yaşayanlarla bütünleşmiş kokuların ve o kokuları ev içlerine kadar taşıyan, yaza kışa dayanıklı, ev olan, evlere çatı olan sağlam ağaçların da bir payı olmalı. En azından Erdem için bu böyle. Onun ağacı ardıç. Tavanları tutan ladin ağaçlarının üzerine yayılan bu ağaçlar sağlamlıkları, gövdelerinde taşıdıkları izler, budaklar ve güzel kokularıyla yayılıyor onun dünyasına. Özellikle gürültülü fırtınalarda güven veren sağlamlığıyla çocukların korkularını da yatıştırıyor. Pardılarda, saçaklarda kuşlara sığınak oluyor. Ateşinin çok yükseldiği bir akşamda yazarın düşler alemine geçişine de aracılık ediyor tavanı kaplayan ardıç ve ladin gövdeleri. Bu ağaçları ve kokularını, bugün de yanında, hafızasında taşıyor Erdem. Şiirlerini, anılarını, anlatılarını onlarla güzelleştirip çoğaltıyor.

Çocukluk olur da oyunlar olmaz mı hiç. Kasabanın tozlu sokaklarında oynanan oyunları da unutmuyor Ömer Erdem. Özellikle elektriğin gelişiyle sokak lambalarının yanması ve oyunların yatsı ezanlarına doğru uzamasını da atlamıyor. Bazı oyunların kızlı erkekli oynandığını bazı oyunlarında oyunun karakteri gereği yalnızca kızlar ya da erkekler tarafından oynandığından bahsederken o günlerde dinî taassubun olmadığına, çocukların birbirlerinin cinsiyetlerinden bile habersiz olduğuna dikkat çekiyor; ki bugün de hâlâ böyledir Anadolu’da. Çocuk çocukluğu üzerinden tanımlanır cinsiyeti üzerinden değil. Çocuk arkadaşını ya da oyun arkadaşını cinsiyeti üzerinden tanımaz. Arkadaşlığı ve oyun üzerinden tanır. Anadolu geleneğinde çocuklar masumdur ve oyun da çocuğun gıdasıdır. Çocuklar oyun oynadıkça büyür ve bir çocuk ezanla birlikte eve, akşam yemeğine çağırıldığı zaman hâlâ cebinde oynanamamış kırk oyun taşır. Uykuya da bu oyunlarla dalar. Bu yüzden rüyasında gülmeye, oynamaya devam eder. Büyükler de bunu bilirler ve çocuklar uyurken gülüyorsa melekler güldürüyor, kim bilir hangi oyunda büyüyor derler.

Anlatacak daha çok şey var Çocuğu Gezdiriyorlar kitabında. Öyle aceleyle değil yavaş yavaş geze geze okunmalı. Tam da bu kış günlerinde dışarıdan bir mısır kokusu ya da bir kuş sesi gelmişse hemen geçmişin o karlı sokakları arasında kayboluvermeli. Tam da bu kaybolmalara karşı her anlatı/anı başlığının yanına bir ya da birkaç kuş resmi konduruvermiş yazar. Uzun gagalı, tepelikli, uzun bacaklı, meraklı bir kuş bu. Bazen tek başına bazen de arkadaşlarıyla çıkıyor karşımıza. Bazen düşünceli bir çocuk bazen de bastonlarını birbirilerine doğru kaldırmış iki farklı, inatçı dede oluyor. Her anlatının konusuna göre yeni bir ifade yeni bir kimlik kazanıyor. Duruşu, ifadesi, gagası, kanatları, tüylerinin aldığı şekillerle açıktan bir ipucu da metnin içeriğine dair. Yazarın bizzat kendisi tarafından çizilen bu kuş resimleri, çizim üslubu ve tercihi ile kitaba ayrı bir çocuksu lezzet, neşe katıyor. İçerilerde bir yerlerde sizi muzip, muzip olduğu kadar neşeli bir o kadar da düşünceli bir çocuğun beklediğini hissettiriyor. Böyle olunca da okur, bile isteye dâhil oluyor bu perili, cinli yolculuğa.

Bir okur olarak en azından ben böyle dâhil oldum kitaptaki anlatılara/anılara. İnce bir edebî tatla anlatılmış bu çocukluk ve ilk gençlik anılarını okurken şu soğuk günlerde çok ısındım ve kendimden, kendi çocukluğumdan çok fazla şey buldum. Bundan olsa gerek Ömer Erdem’in çocukluğunda, çocukluk mekânlarında-zamanlarında ve çocukluk dilinde gezinirken kendi çocukluğumun mekânlarında, zamanında, dilinde ve anlarında/anılarında da gezindim. İki çocukluğu birden gezmekten mi, bugünden o yıllara doğru uzun, renkli, kâh neşeli kâh hüzünlü bir zaman tünelinin içinden geçmekten mi bilmiyorum fakat çok büyük bir merak ve heyecanla okudum. Yazarın edebî üslubu, zengin, kıvrak anlatımının da bunda payı büyük. Okuru hiç sıkmadan, onu da yanına alarak ev içlerini, sokak aralarını, çeşmeyi, kasaba meydanındaki havuzu, her çocuğun illa tırmanması gereken yakınlardaki dağları, Sümerbank ayakkabılarının açılan yerlerinin eritilen naylonla yapıştırılması, dedeleri, nineleri, halaları, ilk hayvanlarımızı, kuşları, maymunları bugünle de birleştirerek gezmesi ve bizi de gezdirmesi kitabı bir solukta okunur kılıyor.

Derelerin önüne taşlarla, çamurla kurulan bentlerle oluşturulan derme çatma havuzlarda yüzmenin çocukça neşesi, serinliği gelip çarpıyor birden yüzünüze. Derenin etrafına su içmeye inen her türden kuşlar, çobanların keçi koyun sürüleri, suyun temiz tarafından yani suyun gözünden su almaya inen yakınlardaki köylüler, rüzgârın şarkısına eşlik eden çeşit çeşit ağaçlarla türlü çiçek kokuları gelip doluyor odanıza. Bütün bu sesler, kokular okuru bugünün aşırı metalleşmiş, aşırı teknolojik ve aşırı betonlaşmış, gürültülü ortamından alıp başka bir boyuta taşıyıveriyor. Arkadaşınızla çamurdan bir su kuyusu yaparken buluveriyorsunuz kendinizi. Ya da köyün, kasabanın yegâne bisikletli çocuğunun bisikletine iki dakika binebilmek için harçlık kovalarken. Bir köylünüze yardım etmek için su kuyusundan su çekmenin yollarını bulmanın serin neşesini yaşıyorsunuz. Ömer Erdem’in “bir kova suya kanmayacak çocuk bulamazsınız” cümlesi geliyor aklınıza gülümsüyorsunuz.

Belki de bu yüzden yalnızca yetişkin okurlar değil ilkokuldan üniversiteye okumanın keyifli mevsimlerinde bahçeden bahçeye geçmek, çiçek, toprak ve su kokuları içinde zamanı unutmak isteyen bütün okurlar, Çocuğu Gezdiriyorlar’a bakışını düşürmeli. Çünkü Ömer Erdem, bu kitapta çocukluğunun ve çocukların anıları, halleri üzerinden bugünün aşırı kentleşen, her şeyi ve her alanı ranta dönüştürülmesi gereken bir fırsat olarak gören, bu sonsuz yapılaşmanın içinde ne şehir planlarında ne de gündelik yaşam içerisinde çocukları dikkate almayan, geleceğin yetişkinleri olan çocukların sağlıklı büyümeleri için hiçbir anlamda tedbir almayan bugünün yetişkinlerine, yöneticilerine de sesleniyor. Karmakarışık, çözülmez bir yumağa dönüşmüş, mühim bir soruna hepimizin dikkatini çekiyor. Bugünlerin çocuklarının da büyüdüklerinde köşe bucak yazacakları mekânlarda ve ortamlarda büyümeleri ve yarınlarımızı Çocuğu Gezdiriyorlar’da olduğu rengarenk anılar/anlatılar ile şenlendirmeleri dileğiyle.

Yorum yapın