Mehmet Rauf’un kült eseri Eylül, Dijital Kitaplar’da

Mart 31, 2026

Mehmet Rauf’un kült eseri Eylül, Dijital Kitaplar’da

Mehmet Rauf’un kült eseri Eylül, Dijital Kitaplar tarafından çevrimiçi olarak yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

Boğaziçi kıyılarında ağır ağır çöken sonbaharın hüznünü taşıyan bir yaşamın öyküsünü anlatıyor Mehmet Rauf’un Eylül romanı. Güzelliğin geçici ışığıyla kederin yavaş yavaş büyüdüğü bir mevsimdir Eylül; romanda da bu mevsim, insan ilişkilerinin içten içe çözülüşünü simgeliyor… Süreyya ile eşi Suat’ın sakin görünen evlilik yaşamı içinde filizlenen bu gerilim; dışarıdan bakıldığında huzurlu görünen o evin içinde, anlaşılması güç duyguların dolaştığını görür okur. Yazın parlak günleri yavaşça çekilirken, sonbaharın solgun ışığında belirir bu çatışma. Bir mevsimin değişimi anlatılır sanki; aslında anlatılan, insan yüreğinde büyüyen kırılganlıkların ağır hikâyesi…

Sessizce yaklaşır Necip bu yaşamın içine; dostluk görüntüsü altında büyür giderek anlatılmayan duygular. Suat’ın iç dünyasında beliren kararsızlıklar, Necip’in bastırmaya çalıştığı tutku ve Süreyya’nın giderek fark ettiği huzursuzluk, romanın ana gerilimini kurar… Aşkın söylenmemiş biçimi dolaşır sayfalar boyunca; açıkça dile getirilmeyen fakat her davranışta hissedilen bir yakınlık… Bu nedenle olaylardan çok duyguların ağır bastığı bir anlatı kurulur romanda. Kırılgan bakışlar, kısa konuşmalar, içten içe büyüyen kıskançlıklar ve suçluluk duygusu… Hepsi bir araya gelerek görünmeyen bir trajedinin adımlarını hazırlar…

Bu yüzden bir aşk romanından daha fazlasıdır Eylül. İnsan ilişkilerinin inceliklerini, iç dünyadaki fırtınaları ve geçip giden zamanın yarattığı kırılmayı anlatır. Sonbaharın sararan yaprakları nasıl yavaş yavaş toprağa düşüyorsa, romandaki umutlar da öylece solmaya başlar… Mutluluğun değeri çoğu zaman geçtikten sonra anlaşılır; romanda sık sık hissedilen düşünce budur. Mevsim ilerledikçe ağırlaşır atmosfer; güzelliğin geçici, sevincin kırılgan olduğunu anlatır her anlatı…

Sonunda okur, insanın kalbinde büyüyen hüzünle yüz yüze kalır. Çünkü romanda anlatılan aslında bir mevsimdir: yavaşça kararan, ağırlaşan ve insanın içini derin bir özlemle dolduran uzun bir Eylül.

Kitaptan Bir Bölüm:

“Evet, artık ölmek istiyordu. Mademki her şey bitmişti, mademki her şey bu ölçüde bitmişti, artık ölecekti. Hem nasıl bir bitiş, nasıl bir bitiş ya rabbim? O bütün bir arılığı ve soyluluğuyla bu kadın o kadar saygı ve sevgiyle sevip yücelttikten sonra şimdi, ah şimdi ne kadar, onu da ötekiler gibi hafiflikle, aşağılamayla kabul edip iki buluşmadan sonra eskiyip atılan bir ayakkabı gibi bırakmış olmayı ne kadar istiyordu. Ona gidip “Ah, siz hepiniz aynısınız!” diye aşağılamak için nasıl bir isteği vardı. Acı acı: “Beni pek budala sanmıştır!” diye gülüyordu. Ancak bu da olanaksızdı. Hiç öyle görünmüyordu. “Mutlaka, mutlaka bir şey var, ancak ne?” diye kafasını kemirirken, bu denli alçaklık ve aşağılanmayla, rezillik ve miskinlikle kovulmak acısı bir yara açıyordu. Ona haykırmak, kana bulanarak, önünde ölerek haykırmak istiyordu. Ve onun ayaklarının dibinde kanlar içinde ölmenin bir öç yabanlığı taşıdığı duygusuna kapılıyordu. Önce bu düşünceye saplandı. Ne olursa olsun onun önünde kendini öldürecekti. Ona, yırtıcı bir düşmanlıkla: “Biliyor musun, sen de, sen de onlardansın. Bense başka türlü sanmıştım…” diyerek ölmek, ona kendi yüreğinin güç ve görkemini gösterip pişman ettirmek, yıkmak onu hazdan kendinden geçer duruma getiriyordu.”

Kitabı çevrimiçi olarak okumak için >>>

Yorum yapın