
Ellerini ağzının iki yanına siper edip avazı çıktığı kadar bağırdı:
“Duyduk duymadık demeyin! Korsan baskını var!”
Yanında yürüyen iki çocukla birlikte gülüştüler. Yusyuvarlak kafalar, iki numaraya vurulmuş saçlar, kalkık burunlar, kavruk, çelimsiz bedenler. Boyları saymazsak neredeyse birbirinin kopyası üç erkek çocuk. Ortancayla abisinin kazağı, pantolonu kaynar suda yıkanıp çekmiş gibi, el, ayak bileklerinin üstünde. Küçükse abilerinden devraldığı kıyafetlerin içinde kaybolmuş. Yüzlerinde şaşkınlıkla hayranlık arasında gidip gelen bir tebessüm. Terliklerini sürüyerek balıkçı barınağının Boğaz tarafındaki banklardan birine oturdular. Ortanca olan kolunu küçüğün omzuna attı, önlerinde sıralı, demir atmış tekneleri gösterdi:
“Bak Himmet. Bizim Torlak Reis yanında ufacık kalmış,” dedi. Gülüştüler.
Korsan Jack Sparrow teknenin girişinde tam ortada bacaklarını açmış, elinde tuttuğu silahları havaya kaldırmış, gözler kısık, etraftan gelebilecek her türlü saldırıya karşı tetikte. Uzun, kara saçları dalgalı. Mavi pantolonu, çizmeleri, kemeri, bol kollu bembeyaz gömleği bahar güneşinin altında pırıl pırıl parlıyor. Sanki en ufak bir şüpheli harekette tekneden kıyıya atlayacak, iki yanındaki kırmızı, sarı papağanlar göğe havalanıverecek.
“Dev gibi Ahmet abi,” dedi Himmet. Korsanın boyu teknenin üçüncü katını aşıyordu. Tek elini gözlerine siper eden ufaklık “Direkler,” diye seslendi. Üçü de bulutsuz göğe, güneşe doğru uzanan yelken direklerindeki halatlarda sallanan korsanlara baktı.
“Bir sürü korsan. Her yerdeler.” Ayağa fırlayan Himmet birkaç defa zıplayıp tekrar yerine oturdu tekneyi seyre devam etti.
“Karayip korsanları,” dedi en büyükleri. Himmet bir an gözlerini tekneden ayırıp ona baktı.
“Orası nere Mehmet abi?”
“Uzak. Çok uzak,” diye cevapladı abisi.
Ne acayip tekneydi. Sarıyer’de o kadar çok balıkçı teknesi vardı. Boğazdan da gün boyu gemiler geçip giderdi. Çoğuna dönüp bakmazlardı bile. Böylesini daha önce hiç görmemişlerdi. Yalnız onlar mı? Meydandakilerin hiçbiri daha önce böyle muhteşem bir tekne görmemişti. Çünkü değil Sarıyer’de, koca İstanbul’da, içi korsanlarla dolu, yelken direkleri göğü delen bu görkemli, parlak, gıcır gıcır teknenin eşi benzeri yoktu. Ömründe İstanbul ve köyünden başka yer görmemiş insanların da böyle bir şeyle karşılaşma olasılıkları pek bulunmuyordu.
Saatler ilerledikçe meydanın geleni gideni arttı. Tekneyi, korsanları gördüklerinde insanların yüzünde ilk anda beliren şaşkınlık, hemen yerini kırk yıllık dostu görmenin mutluluğuna devrediyordu. Sahildeki çay bahçesinde yer bulmak imkânsızdı. İçerideki masalar da dışarıya çıkarıldı. Sandalyelerin, yüzlerin hepsi tekneye dönük, yazlık sinema havasında. Aralarda dolaşan garsonların tepsisi doldu, doldu, boşaldı.
Ahmet, abisinin kolunu hafifçe çekiştirerek sordu. “Masalar dolu. Dolaşmayacak mıyız?” Mehmet oturanlara baktı. “Gideriz birazdan,” dedi.
“Taze gevrek kâğıt helva. Çaya dondurmaya kâğıt helva.”
Masaların arasında bir tur dolanan kâğıt helvacı tekneye doğru yürüdü, çocukların yanında durdu. Helvaları koyduğu naylon poşeti yere bıraktı. İki eliyle başındaki beresini hafifçe geriye ittirirken söylendi: “Vay babam vay. Nereden çıktın sen böyle.”
“Karayip’ten,” diye atladı yanı başındaki bankta oturan Himmet. Helvacının diğer tarafındaki bankta oturan yaşlı adam “Haliç tersanesinde yapılmış, Akçakoca’ya gidecekmiş,” dedi. Teknenin yan tarafında Akçakoca yazıyordu.
Himmet birden oturduğu yerden fırladı. Sınıfta öğretmeninden söz isteyecekmiş gibi parmağını kaldırdı, korsanın çizmelerinin arka tarafında, aralarında konuşan adamlara seslendi. “Abi bir kere girebilir miyim, ne olur.”
Adamlardan iri yarı, kiloluca olanı kendinden emin, tok sesiyle. “Hayır,” dedi Küçüğün yüzü, omuzları sarktı, banka geri döndü.
Gençler ellerinde karton kahve bardakları, arkalarında korsan Jack, önden, yandan, dikey, yatay, çapraz dünyanın fotoğrafını çektiler.
“Korsan boydan tam çıksın.”
“Hepimiz sığıyor muyuz?”
Fotoğraflar anında sosyal medyada paylaşıldı. Yorum, beğeni aldıkça gülüştüler, daha çok paylaştılar. Paylaşıldıkça çoğaldı keyifler. Gelen baktı, giden eşine dostuna haber saldı, duyan, gören geldi. Genelde meydanın gerisindeki balıkçıların önünde nöbet tutan kediler bile o gün deniz kenarında, güneşin altında uykulu gözlerle korsanları süzüyordu.
Himmet teknedeki adamları, etrafı göz ucuyla kollayarak tekrar usulca banktan kalktı, yavaşça ilerledi, tekneyi karaya bağlayan iskelesinin ucuna bağdaş kurup oturuverdi. Boğazdan geçen gemilerin dalgaları tekneyi, çocuğu, korsanları hafif hafif sallıyordu. Korsan Jack her dalgada ileri geri hareketlenmesine rağmen sert, kararlı bakışını asla bozmadan, gözleri çakı gibi etrafı izlemeye devam ediyordu. Jack’in arkasında sohbete dalan adamlar fark etmeden ufaklık oturduğu iskelede yavaş yavaş kendini ileriye kaydırıverdi. Sonra durdu, teknedeki adamları, etrafı kolaçan etti. Teknedekiler, sahildekiler, küçük çocuk kimsenin umurunda görünmüyordu. Ve hemen ileriye doğru küçük bir hamle daha. Öyle böyle derken çaktırmadan teknenin girişine ulaştı. Adamlar sohbeti koyulaştırmış görünüyordu. Küçük Himmet maratona başlayacakmış gibi duruşunu aldı. Sadece kendisinin duyabildiği başla komutuyla içeriye doğru var gücüyle koşmaya başladı. Ayağındaki şıpıdak terlikler dünyanın en konforlu spor ayakkabısına dönüşmüştü. Kıyıdaki kardeşleri heyecanla ayağa fırladı. “Hızlı, daha hızlı,” diye bağırdı Ahmet kollarını havaya kaldırarak. Teknedeki adamlar olanı biteni fark ettiğinde küçük çocuk çoktan merdivenleri yarılamıştı.
“Koşun,” diye bağırdı kilolu adam.
“Abi çocuk ya. Çıkarırız abartma.”
“Patronun talimatı var. İstemiyor tekneye girilmesini.”
“O zaman neden köprüyü açık bırakıyorsun abi.”
Kilolu adam önde, diğerleri arkasında merdivenlere yöneldiler. Himmet hoplaya zıplaya çoktan üst kata ulaşmıştı.
“Bak. Korsanın kollarının arasında,” dedi Ahmet abisine.
Küçük çocuk Jack’in hemen arkasındaydı. Masmavi göğe baktı, direklerdeki korsanlar çok yakındı artık. Yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Sonra aşağıya baktı. “Herkes küçücük,” dedi kendi kendine.
“Hey!” diye abilerine bağırdı, el salladı coşkuyla.
Meydandakilerden Himmet’i fark edenler gülerek el salladılar ona.
“Haydi, biz de gidelim,” dedi Ahmet heyecanla. Mehmet durdurdu onu, başıyla işaret etti. İri adam Himmet’i belinden yakalamış, bağırıp duruyordu: “Ne yapıyorsun oğlum. Gemiye girmek yasak.” Çocuğu kucaklayıp karga tulumba aşağıya indirdi, iskeleye geri bıraktı. Ufaklık kardeşlerinin yanına dönerken başını hafifçe yana eğerek gülümsedi.
Kimseler görmeden sessiz sedasız barınağa demirleyip, Sarıyer’e sürpriz yapan koca tekne, güneş dağların ardına yöneldiği vakit çıpasını çekti, yavaşça Karadeniz’e doğru yola koyuldu.
“Gidiyor,” dedi Himmet.
“Gidiyor,” dedi abileri birlikte.
Jack Sparrow ve arkadaşları, o muhteşem tekneleriyle gidiyordu. Korsanlar yavaşça uzaklaştı, uzaklaştı, uzaklaştı. Üç kardeş banktan kalkıp, terliklerini sürüyerek çay bahçesine yürüdüler, masalardan birine yanaştılar.
“Abiciğim, ablacığım, rahatsız ediyorum. Eğer vaktiniz varsa sizlere bir şey anlatmak istiyorum. Kardeşlerimin eğitimi için,” diye söze girdi en büyükleri.


















