
Söyleşi: Merve Koçak Kurt
Hatice Nisan’la yollarımızın kesişmesi çok eskiye dayanır. Ancak şiiriyle tanışmam son yıllara… Şiirinin kendine has bir evreni vardı: ‘Nisan’ıyla, baharıyla, sesiyle, sözüyle, dinginliğiyle… “Sevgili Okur”unu halka halka büyüten, okurunun ruhunu genişleten bir şair o. “Hoşça Kal Vardiyası”yla da “Seyhan Erözçelik İlk Kitap Şiir Ödülü” kapsamındaki “Şair Sabri Önenoğlu Destek Ödülü” aldı yakın zamanda. (Hatta ödül töreni de 29 Mart 2026’da…) Söyleşime bunu vesile kıldım ama biliyorum ki: Bazı şairler ödül almaz, ödüle değer katar ışığıyla. Hatice Nisan, onlardan biri kanımca. “Yaşanmış olanın, yaşanmakta olanın, yaşanabilecek olanın, hiç yaşanmayacak olanla el ele verdiği bir yer düzlemden doğuyor şiir.” diyen şaire sorularım vardı (Sade/ce bir okur olarak…). Sizi bu “şiirli” söyleşiyle baş başa bırakıyorum:
Öncelikle beni şiire yeniden çağırdığınız için teşekkür ederim. Okur olarak, en ne zaman bir şiir kitabı okuduğumu unutmuş(t)um; uzaklaşmış(t)ım şiirden. O yüzden baştan söyleyeyim: Her ne sürçülisanım affola…
Şiirinizi, şiire dair duyuşunuzu ve şiirle (ne) yapmaya çalıştığınızı konuşmak istedim. İstedim ki şiirlerinizle daha çok kişi tanışsın. “Acıları” nasıl “anıya” dönüştürdüğümüzü yazar olarak biraz bilirim, ancak “şiir” dedik mi sanırım akan sular duruyor! İlham, içinde hissetme, duy(umsa)ma, sağaltma, varoluş biçimi… Yazanlar için anahtar kelimeler… Anahtarı neydi Hatice Nisan şiirine çağıran bu okuru sizce? Neden acaba “Nisan, bir şeyi değiştirmek ister gibi her şeyi değiştirmek ister/ Tanrı’nın mevsimleri kadar cömert, dünyanın mevsimleri/ kadar tekinsiz” iken “Badem Uykusu”nda?
Çok teşekkür ederim. Şiire yakın bir duyuşunuz olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple şiire bir şiir kitabı ile dönmeniz ve bunun Hoşça Kal Vardiyası olması ayrı bir sevinç verdi bana.
Bahsettiğiniz mısralar kitabın ilk şiiri Badem Uykusu’nda geçiyor, bu mısraların farklı bir söyleniş biçimi ise kitabın son şiiri Çiçek Dürbünü’nde yer alıyor. Hoşça Kal Vardiyası’nı badem çiçeklerinin uyanışından başlayan ve çiçek dürbününün hareketli görüntülerine doğru çoğalan bir paranteze almıştım.
Nisan, aynı anda hem insan, hem mevsim hem de bu ikisinin temas ettiği her şey olarak karşımıza çıkabilir. Yaşarken de aslında böyle katmanlı yaşıyoruz. Şiir bize gündelik hayatta gözümüzden kaçan kısımlardan bir kesit alıp bunun üzerine düşünme imkânı sunuyor. Yaratıcı ve insan, şeytan ve melek, düzen ve kargaşa arasından cömertlik ve tekinsizlik aynı anda çoğalıyor. Bu çoğalmayı kapsayan bütünlüğün titreşimine hissediyorum. Suya attığımız bir taşın suda halkalar büyütmesi gibi. Kitapta Halka adında bir şiirim var ve bazı şiirlerim birbirlerinden aldıkları halka mısra diyebileceğim ortakmısralarla bağlanıyorlar, dalgalanma yaratıyorlar. Hayatın kendisi de böyle. Bir şeyi değiştirdiğimizde her şeyi değiştiririz.
Şiire okuru çağıran anahtarın ne olabileceğine dair bazen ben de düşünürüm. Benimle iletişime geçen okurların paylaşımlarını şöyle bir düşünecek olursam; şiirlerin kendilerine iç sesleri kadar yakın gelmesi ve şiirlerin sarıp sarmalayan bir tarafının olması öne çıkıyor. Ama bu sorunun cevabı, okur nezdinde çok daha farklı olabilir.
Kitabın girişinde şiire bakışınızı/ poetikanızı açıkladığınız bir yazı var; “Hayattan umduğumuz şeylerin başında şiir gelmiyor.” diyorsunuz. Umduklarımızdan, ummadıklarımızdan bahsedelim o vakit biraz da. Ne/ler umuyoruz şiirden ne/ler buluyoruz?
Dağların Ardı, Kapıların Arkası adlı giriş yazım, çocukluğun şiirle o ilk tanışma hâlini içtenlikle paylaşma ve o zamandan bugüne doğru uzanan manzaramdan parçaları tarif etme niyetiydi. Şiire bakışımın tam olarak arka planı demek eksik olabilir; ama Hoşça Kal Vardiyası’nın bütünlüğünde anlamlı bulduğum bir metin. Bununla birlikte, yazının isminde geçen “dağ” ve “kapı” kelimeleri temsil ettikleri imgelerle anlattığımdan çok daha fazlasının oralarda bir yerde hâlâ olabileceğini, görme gücüm ve imkânım arttıkça daha fazlasını anlatmak isteyeceğimi öncelikle bana işaret ediyor.
Hissedilenlerin doğrudan şiir olarak dile getirilebildiği bir yerde doğdum. Doğduğum konağın bir şiir defteri varmış. Hâlâ bir kısmı hatıra olarak saklanıyor. Ev halkının yanı sıra misafirler de deftere mısralar bırakmış. Ölümde, doğumda, düğünde, göçte, gurbette şiire alan açmışlar. Dünyanın hayattan umulan şeyin şiirin kendisi olamayacak kadar zahmetli bir gündemi var. Ama umduğumuz şeylerin derinliğinde şiirin mesken tuttuğu hâller var. O yüzden, şiir her şeyin içinden geçebilen manevi bir uzvumuz gibi hissettiriyor. Bu uzvun kötürümleşmesi çoğu zaman adını koyamadığımız bir donukluğa, tıkanıklığa, sıkışıklığa karşılık geliyor.
“küllerinden kelebek yaptığın/ inanç baharından/ acı bir azarla ayrıldın// karıştırdığın her yüz/ aynada giderek sana benziyor/ kendini unutmak istediğin günden beri” dizeleriyle yüzümüzdeki yaralardan çok içimizdeki yaralara dokunuyorsunuz.
Şiir, “imge” dediğimiz o şeyin marifetiyle mi yazılıyor en çok da? Küller, kelebekler, inanç baharları, yüz, ayna… ve doğrudan söylen(e)memiş onca sözün güzelliği. Şiirin büyüsü kelimelerinde mi saklı? (Nedir o büyüsü şiirin ya da…)
İmgenin şiirde araç ve amaç olması arasında bazı kişisel sınırlar olabilir. Daha doğrusu her şair bu sınırı kendi üslubunca belirler, kendi haritasını çıkarır. İmgenin yazan için marifeti, ifade ederken doğru kelimeleri kullanmanın getirdiği ferahlık ve tatmin olabilir. Algılama şeklimizin, duygu ve düşüncelerimizin en sahici halini yakaladığımızda, muhatabımıza doğru açılan yolumuzu da bulduğumuzu hissederiz. Çünkü bizdeki sahiciliğini tam olarak yakalayamadığımız bir ifade ile ötekinin eşiğinden geçemeyeceğimizi bir şekilde biliriz. Bu konuda, fıtratımızdan gelen bir duyarlılığımız var. Yaradılış olarak insanın bedensel ve ruhsal özgünlüğü, ifade özgünlüğünü de talep eder. Şiirin büyüsü ise tüm tanımlara rağmen hâlâ tam olarak tanımlanamayan olmasında saklı. Hiç kimsenin kendisini tamamen kapsamasına müsaade etmeyen bir tabiatı var. Şiirin tabiatında kendi tabiatımıza yaklaştığımızda şiirin büyüsüne dahil olabiliriz.

“her harfe bir titreyiş veren boşluk/ ardındaydı insanın katılığının/ sesimi gömmeden önce buzun çıtırtısına/ akmak bende donan bir şeydi” diyen o şiirsel ben aslında nasıl biri?
Bu sorunuz yaşayan ve hayatta olmayan şairlerin cevaplarını da merak ettirdi. Şairin kendisi ile “şiir kişisi” arasındaki ilişkiye dair çok ufuk açıcı cevaplar okuyabilirdik. Yazdığım kadarına dönüp baktığımda yüzyıllardır değişerek, gelişerek bir yandan da bazı alışkanlıklarını koruyarak bu güne erişen insanı giyinmeye çalıştığım bir ses görüyorum. Bu kalabalık ve çok sesli varlığı kendi varlığımın yanına katmasam kimsenin duyamayacağı kadar alçak bir sesle konuşmuş hissederim.
-Tabiat ve hayat, şiirlerinizin iki vazgeçilmez izleği… Neyi “gösteriyor” şiiriyle bize tabiat ve hayat aslında? “Sırrı” ne şiirin aynasının?
Tabiatın içine doğmuş bir çocuktum. Çocukluğum hayvanlarla ve tabiat ile kuşatılmış olarak geçti. Erzurum’dan Silifke’ye oradan İstanbul’a gittiğimde bu temas değişmedi. Bahçeli bir aile apartmanında, ağaçların ve çiçeklerin arasında büyüdüm. Yalnızlığı derinden hissettiğim çocukluk günlerimde ağaçları insanlardan daha yakın bulduğumu, onlarla konuştuğumu anımsıyorum. Yıllar sonra ağaçları kesilecek olan bahçeye veda etmek için İstanbul’a gittiğimde Güz Aksaması şiirimdeki “bahçesini yanında götüremeyen bir dal alır kendine” mısrasını yazmıştım. Ankara’ya bahçemden aldığım ve yol boyunca bana eşlik eden bir hanımeli dalı ile dönmüştüm. Çoğu şeyi yanımızda götüremeyiz ama bir dal alırız kendimize. Hatıralar, teselliler, dersler, ağrılar, şükran, umut, inanç gibi bu dalın temsilleri çoğalır gider. Aynı hakikatlerin farklı biçimlerle insanda ve tabiatta serpildiğini biliriz. Bu nedenle bir parçası olduğumuz tabiatın şiirde de izlek olması kaçınılmaz geliyor bana. Geçmişte yaşamış insanlardan günümüze hiçbir yazılı metin ya da sözle aktarılan bir miras kalmamış olsaydı dahi biz tabiata bakarak hayata dair ihtiyaç duyduğumuz o aktarımı telafi etmeye çalışabilirdik. Şiir buradaki sezgiyi, estetiği ve ritmi kaydetmeye, yaşatmaya ve yansıtmaya çalışır.
-“bu beni sana çağıran son uçurum/ saatler bilmem ne zaman vaktin çilingiridir” altını çizdiğim dizelerinizden. Aslında cevabını bildiği soruları sorarmış insan genelde. Bu sebeple, ben de size sorayım o soruyu: “saatler bilmem ne zaman vaktin çilingiridir”? Vakitlerden o vakit hangi vakittir ki, sizi şiire çağırır en çok? Saatlerin zembereği ne vakit kırılır içinizde? Şiir nasıl gelir, onu sizden uğurlayışınız nasıl olur?
Şiirin bana vaktini bildirme konusunda hiçbir zaman cömert olmadığını söyleyebilirim. O nedenle yazdığım her şiiri ilk kez yazıyormuş ve bir daha şiir yazamayabilirmişim gibi bir hisle yazarım. Bana geniş zamanların güvencesini ve rahatlığını hiç sunmaz. Bu yönü bende ona karşı tuhaf bir saygı da uyandırıyor. Kendi ciddiyetine sahip çıkmasını ve bunu bana hissettirmesini saygıyla karşılıyorum. O nedenle benim için yer, zaman, yazma süresi her şiirde değişebilir. Bana düşen eğer şiir bana geldiyse onu hakikaten çağırdığıma inanmış olmasını düşünmek oluyor. Dağların Ardı Kapıların Arkası bölümünde bahsettiğim çocukluğumun şiirle ilk temas şekli hâlâ aynı şekilde devam ediyor. Belki de sarsıcı anların şiirde ve insanda karşılığı aynı değildir. Bizim için sade bir an şiir için olağanüstüdür. Bizim burada bir şiir olmalıydı diye düşündüğümüz herhangi bir an da şiir için seçilebilir değildir.
“Bunu anlatmalıyım/ tesellisini kalpte susmayanın/ saat kurmadan hafıza/ bir el çekilir bir heykelin başı düşer/ bu müzeden sağ çıkarken zırhım zamandı” demişsiniz adını kitaba veren o şiirinizde: “Hoşça Kal Vardiyası”…
Zamanı duyuş/ algılayış/ yaşayış biçiminizi de konuşalım şiirde: “Kronolojik zaman” mı “kozmik zaman” mı sizin için?
Kronolojik zaman hafızamızı, gündelik hayatımızı bir şekilde düzene sokar ama içten içe tüm hayatımızı geçmiş, şimdi ve gelecek üzerinde serbestçe dolaşan bir zihin zamanı ile deneyimlediğimizi biliriz. Hatta bazen rüyalarımız ve sezgilerimiz bize bu alıştığımız zamanın ötesinde bir şeylerin olabileceğini hissettirir. Hem kronolojik zamanı hem de kozmik zamanı kapsayan adını koyamadığım daha karmaşık zaman algısıyla yazdığımı söyleyebilirim. Yaşanmış olanın, yaşanmakta olanın, yaşanabilecek olanın, hiç yaşanmayacak olanla el ele verdiği bir yer düzlemden doğuyor şiir.
Hafıza, hatırlayış veyahut unutuş… Üzerinde çokça söz söylenilen o sözcüklerden: “gamze gibi bükülür şimdiki zaman/ sessizlik taşar/ kapanır çukur/ karşıdan bakanın hafızasında”. Bir de şu dizeler ayrıca dikkat çekici: “kendi evin kendi hafızan/ dönmedin çok zamandır”… “Hafıza” bağlamında şiirle kurduğunuz ilişkiye dair ne söylersiniz bize?
Hafıza çok dinamik bir laboratuvar. Onu bazen inşa ediyoruz bazen olduğu gibi taşıyoruz. Bazı merhemlerimiz de zehirlerimiz de orada. Birikimimiz, güvenli alanımız, yaşam anahtarlarımız, şifrelerimiz, korkularımız, doğumlarımız, ölümlerimiz, insanlık tarihimiz burada. Şairlerin hafızayı ele alış biçimlerinin okurla metin arasında kurulan güven duygusunu doğrudan etkilediğini düşünüyorum. Hayatın sadeliği, karmaşası, yüzeyselliği ve derinliği hayatın kendisine benzer bir ahenk ve içtenlik içinde olursa orada güvende hissediyoruz. Sanırım en çok bu kısmını önemsiyorum. Üzerine belki yeterince konuşulmamış olabilir ama bir okur olarak, metinlerle kurduğumuz güven ilişkisini iç dinamiklerimiz açısından oldukça önemli buluyorum.
“Bu Kış Atkı Örmedi Tedbir Boynuma” şiirinizdeki şu dizelere de takıldım: “sonsuza yem topladı sonlu her aşk/ güvercinler taşlıkta/ terledim, göğsüm dar, bulutlar gri/ o ve ben kanatlandık birbirimizin aklına” … Olmayan, ol(a)mayan, ol(a)mayacak olanı mı yazar şair hep? Yan yana dizelerde hem aşk var hem akıl, nasıl oluyor bu? Şiirde şairin inandığına inandığımızda mı bizim için “imkânsız” ancak “mümkün” kılınıyor?
Akıl ve aşkı birbirine tezat olarak görsek bile, ikisinin de birbirinin içinde değişen oranlarda var olduğunu, bazen de birbirlerinin içinde yaralı olarak var olduğunu düşünürüm. Hep olmayan, olamayan, olamayacak olanı yazmaz şair. Ama olanın, olacak olanın ve olabilecek olanın da fanilikle mühürlenmiş olduğunu bilir. Bu bilgi de şiiri ölümlülüğün hüznünde büyütür.
“acının da bir miadı var/ doğar, büyür ve yön değiştirir/ sesin dalıp orman kuytularında/ kendini rüzgârla değiştirmesi gibi” diyorsunuz “Lagrimilla” şiirinizde.
Sorumun odağında, hem “bireysel” hem de “toplumsal” bir konu var: “Acı”… Son yıllarda sanki çok daha yoğun yaşanıyor/hissediliyor “acı” kavramı. Bir miadı var mı sahi? Yoksa dolan o miattan sonra gelen hep daha mı fazlası ne? Bunca savaşın ortasına şiirini bırakan şairin “acı” kavramıyla nasıl yaşadığını/kavrama nasıl baktığını merak ettim.
Acıdan son yıllarda daha çok haberdar oluyoruz. Sabahtan akşama kadar sayısız bir acı listesi birikiyor elimizde. Ama daha az acıdan haberdar olan, herhangi bir acıyı sürekli yaşayan bir dönem insanından farkımızı sağlıklı bir şekilde ölçemeyiz. Bireysel ve toplumsal olarak her dönemin insanı acıdan payına düşeni epeyce almıştır diye düşünüyorum. Dağılımı kişiden kişiye değişmiş olabilir, bugün de öyle. Acı çok fazla türü olan bir kavram. En hafifinden en ağırına kadar. Gündelik hayata ve tüm ömre yayılan türleri var. İçinde sevince bir süreliğine yer açanları ve hiçbir şekilde buna müsaade etmeyenleri var. Acı geçmediği halde gelen kabul var. Acı geçtiği halde büyüyen itirazlar var. Acının doğup büyüyüp yön değiştirmesinin hem dünya hayatına hem öteki aleme bakan iki yüzü olduğuna inanıyorum.
Acıyla ilişkimizi ölümümüzle kurduğumuz ilişkiye benzetiyorum. Her acıda, henüz tanışmadığımız ama bir gün tanışacağımızı bildiğimiz ölümün bir çeşit eşkâlini görüyoruz. Onu geride bırakıp başka bir acı çeşidine geçsek bile eskiye göre ölümümüze olan aşinalığımız artıyor. Yaşlanmanın bir boyutu da acı yorgunluğudur. Bir yandan da yaşamı kavrayış şeklimiz dinçleşiyor. Bu böylece sürüp gidiyor. Şiirin bu bağlantı hattında kendini çok canlı hissettiğini düşünüyorum. Yer yer çağladığını. Çünkü bütün öğretiler, inançlar, deneyimler ve duygu kaynakları bu hattan geçerken önemli sınavlar verirler.
Çok teşekkür ederim bu güzel söyleşi için.


















