
Röportaj: Yeliz Altuntaş
Topraktaki Yıldızlar’ın çıkış hikâyesi nedir? Bu kitabı yazma fikri nasıl doğdu?
Siz hiç ölmeyi isteyen bir insan gördünüz mü? Ruhsal bir sıkıntısı yoksa hiçbir insan ölmeye talip olmaz, insan doğası hayatta kalmaya programlıdır. Savaşlara da yaşamak için girilir esasen. Fakat orada hayatta kalmanın şartı, öldürmektir. İşler değişir. Sorsanız bir çiçek koklamayı, bir bebek büyütmeyi, bir kitap okumayı, bir tarla sürmeyi, bir lisan öğrenmeyi, bir kadın sevmeyi, bir türkü söylemeyi tercih edecek adamlar; ölüm makinesinin öğütücüsünün yamacında buluşurlar. Ve hayatta kalmak isteyen zihinle onurunu savunmak isteyen yüreğin çatışması başlar. Parlatılmış, iki boyutlu kahramanlık anlatılarında o gerilimi bulamazsınız. O hikayelerde sanki tüm askerler ölmeye meraklı, tüm anneler de çocuklarını göndermeye dünden razı gibi yazılır. Gerçekten öyle midir? Yoksa üçüncü bir boyut var mıdır? Ben o üçüncü boyutu aradım. Çanakkale Cephesi konusu oldum olası ilgimi çekiyordu ama okudukça ve öğrendikçe “insanî” yönü beni çarptı. Biz hikayeciyiz, başkalarının bilgi olarak okuduklarında hikayeleri bulur, duyumsar, özümser ve anlatırız. Topraktaki Yıldızlar da işte böyle çıktı. “Çanakkale geçilmedi ama nasıl geçilmedi?” sorusuna cevap ararken; gencecik çocukların korkularını, annelerinin sökülen kalplerini, şehirlerin trajedisini kısacası insanların bu zafer için nasıl bir bedel ödediğini anlamaya çalışırken doğdu fikir.
Çanakkale Savaşı çocuk edebiyatında genellikle kahramanlık anlatılarıyla yer alıyor. Siz bu hikâyeyi farklı bir yerden anlatmayı seçmişsiniz. Bu yaklaşımı neden önemli gördünüz?
Kahramanlık anlatıları sonuç odaklıdır. Oysa edebiyatın işi sonuçlarla değil, süreçle ve o sürecin içinde değişen, dönüşen, debelenen insan ruhuyla ilgilenmektir. Çanakkale gibi devasa bir olguyu sadece askeri bir başarı olarak anlatmak, cephedeki gencecik çocukları “tanıma” olanağını elimizden alır. Tarihteki o isimlerin birer “heykel”, birer “büst” değil, nefes alan, heyecanlanan, yorulan, üzülen, sevinen, zaafları olan, cesareti “korkuya rağmen” kuşanan genç adamlar olduğunu hissettirmek istedim okurlarıma.

Kitapta savaşın kendisinden çok geride kalanların yaşadıkları da anlatılıyor. Bu bakış açısını özellikle mi tercih ettiniz?
Kesinlikle. Savaş aslında tencerede azalan et miktarında, okulda boş kalan sıralarda, bir annenin şehit haberlerinin getirildiği öğle saati geçsin diye kendine türlü işler icat etmesinde, bir çocuğun hayalini kurduğu çikolatayı satın almaktan vazgeçmesinde, kadınlarının ilk kez kamusal yaşama katılıp Hilal-i Ahmer’e gönüllü olmasında, sofrada ailenin bakmamak için gayret sarf ettiği boş sandalyede yaşanıyor. Yaratıcı yazarlık derslerinde “olay” yazmanın “değişim” yazmakla ilintisini anlatırız. Sabah uyanıp camdan dışarı baktığınızda yerlerin ıslak olduğunu görürseniz yağmur denen bir olayın yaşandığını anlarsınız. Olayların boyutu, sebep oldukları değişimlere bakarak çok daha net anlaşılır.
Hikâyeyi bir kedinin gözünden anlatma fikri çok dikkat çekici. Züleyha karakteri nasıl ortaya çıktı?
Kediler komik hayvanlar. Nev-i şahsına münhasır, meraklı canlılar. Savaş gibi ağır bir konuyu bir kedinin yaramazlığı ve kıpırtısı ile anlatmak, atmosferi biraz yumuşatmak istedim. Konuşabilseler anlatacak eğlenceli hikayeleri olduğuna eminim. Hemingway der ki, “Siz (yazarlar) boş bir odaya girip çıktıktan sonra o odada neler yaşandığını bilebilmelisiniz, duyabilmelisiniz.” Züleyha’yı duymaya, işitmeye çalıştım. O da hikayeye renk, tat ve mizah kattı. İşin aslı benim kedilere karşı ciddi bir fobim var. Çok istememe rağmen bir kediyi kucağıma alıp sevemedim hiç. Bilmediğim bir alanda yazarak kendi yazarlık gücüme meydan okumak istedim. Daha önce yazdığım beş kitaplık serinin baş kahramanı “Asiye”yi çok çok iyi tanıyordum, onu anlamak zor olmamıştı. Ama Kedi Züleyha hakkında hiçbir fikrim yoktu. Zaman içinde tanış olduk Kedi Züleyha ile.
Bir kedinin anlatıcı olması, savaş gibi ağır bir konuyu çocuklara aktarmayı sizce nasıl değiştiriyor?
Çok katmanlı bir imkan sundu. Çünkü kedi, kitaptaki insanların girip çıkamayacağı yerlere gidebiliyor. Her deliğe sızıyor. İnsanların yalnız kaldıklarında ortaya çıkan maskesiz hallerini görüyor, birbirlerinden gizledikleri sırları biliyor. Hastanede yaralı bir komutanın odasına da girebiliyor okul koridorlarında öğrencilerin hararetli konuşmalarına da şahit oluyor. Yakın dostu Fuat’ın cepheye gitme konusunda “niyeti bozduğunu” ilk o anlıyor. Cephede ön siperlere kadar ulaşıyor ve gördüklerini bize anlatıyor. Onun bu tarafsız gözlemciliği, ağır bir tarihi mevzuyu çocuklar için daha takip edilebilir ve merak uyandırıcı kılıyor. Bu arada son derece bencil bir kişiliği olduğu için, en dramatik anlarda yaptığı ukalaca yorumlarla bizi güldürüyor.
Rauf, Fuat, Behiye ve Behzat gibi karakterler üzerinden aslında bir ailenin savaşla sınanmasını okuyoruz. Bu aileyi kurgularken aklınızda gerçek hikâyeler var mıydı?
İstanbul Erkek Lisesi’nden cepheye giden ve geri dönmeyen elli öğrencinin hikâyesini pek çok kişi gibi ben de duymuştum. Ancak merak edip biraz araştırınca, 18-19 Mayıs 1915 gecesi o taarruzda nasıl bir kayıp yaşadığımızı ve o çocukların göz göre göre ölüme gittiğini öğrendim. Bu mesele tarih kitaplarında pek yer almaz; adeta iğneyle kuyu kazarak ulaştım ayrıntılara. Cağaloğlu’ndaki okul binasına gittim, üç buçukta durmuş saatin altında beklerken o çocukların çehrelerini hayal ettim. Yaşasalardı bu ülkeye ne çok değer katacaklardı kim bilir? Ana karakterim Fuat tamamen kurmaca olsa da kalbimde o çocuklardan biri olarak filizlendi. Fuat’ın ağabeyi Rauf’u, Çanakkale’den 2 sene önce yaşanan Balkan bozgunun doktor şehitlerinden biri olarak yazdım; çünkü 1915’i yazıyorsanız 1915’i doğuran koşulları göz ardı edemezsiniz. Ailedeki diğer karakterleri kurgularken kendi köklerimden beslendim. Büyükdedem gazi Çerkez Mehmet Hoca, ailenin savaştan sağ dönen tek oğluymuş; diğer iki kardeşi farklı cephelerde şehit düşmüş. Belki de bu yüzden, Fuat’ın ailesinde üçüncü bir oğlan olsun istedim; Behzat’ı yazdım. Fakat sonradan bütün hikayeyi ailenin kızı Behiye sırtlandı. Behiye tüm hikayelerimde farklı kimliklerle yer alan ama kişiliğinde hep “özgürlüğünü kazanma” motivasyonu olan kız karakterlerimden biri.
Kitabın yazarken uzun bir araştırma yaptınız. Çalışırken en çok hangi kaynaklardan yararlandınız? Araştırma sürecinde sizi en çok şaşırtan ya da etkileyen bilgi ne oldu?
Araştırmacılara geniş olanaklar sağlayan İSAM Kütüphanesi’ne teşekkür borçluyum; günlerim, akşamlarım orada kaynak tarayarak geçti. Beni en çok şaşırtan şey aynı tarihin, farklı özneler tarafından bambaşka biçimlerde yazılmasıydı. Resmi ideolojinin sunduğu şablonun ötesine geçtiğimde ya da savaşı “düşmanın” gözünden yazılmış yabancı kaynaklardan okuduğumda şaşırdım. Mesela bizim kaynaklarımıza göre 18 Mayıs bozgunu, deneyimsiz askerlerimizin nizamı bozarak gürültü çıkarıp düşmanı uyandırmasından kaynaklanıyor. Yabancı bir kaynağa göre bir İngilizler ellerindeki Türk esiri konuşturup bilgi alıyorlar. İkisi de mümkün olabilir bu arada. Herkes kendi seçtiği kısmı yazmıştır. Şaşırdığım bir diğer husus da o zaman dek muhatap olduğum yüzeysel Çanakkale anlatılarında bazı şeylerin abartılması. Mesela şehit sayımızın gerçek rakamdan daha fazla telaffuz edilmesi ya da askerlerin aç kaldığı, iaşe ve istihkakın yetersizliği. Oysa Çanakkale Cephesindeki başarımızın en önemli sebeplerinden biri hem devletin hem de halkın varını yoğunu buraya akıtması bana kalırsa. Balkan bozgunundan sonra yeni bir yenilgiyi göze alamayan ordu ve millet Çanakkale’de canını dişine takmış. Askerler aç değil ve şehit sayımızı artırmaya gerek yok. Daha fazla ölü sayısına ulaştığımızda daha şanlı bir millet olmuyoruz; Çanakkale’de verilen onurlu mücadele yeterince parlak bir başarı zaten.
Çocuklar için yazarken tarihsel gerçeklikle hikâye anlatımı arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Ben hikaye yazıyorum. Tarih öğretmiyorum. Bütün denge burada yatıyor. Anlatılacak bir hikaye var mı? Var! Bu hikaye çocukların dünyasına temas ediyor mu? Evet! İşte ölçü bu olmalı. Tarih kitaplarındaki o mesafeli dili bir kenara bırakıp, olayları bir çocuğun duygu dünyasından süzerek anlatmaya çalışıyorum. Bunun için de kendi çocukluğuma başvuruyorum; neleri merak ederdim, nelerden korkardım, neleri zevkle dinlerdim? Tarihimiz en baştan beri çocuklara hikaye edilerek sunulabilseydi bugün çok daha farklı bir bilinç düzeyinde olabilirdik belki de. Talim ve Terbiye Kurulu 1926’dan beri tam 100 yıldır çocuklara “cevaplar” veriyor. Edebiyat cevaplarla değil sorularla ilgilenir; yazarın bir “görevi” varsa bence budur, düşündürmek, sorgulatmak. Sorgulayan çocuklardan korkmazsanız hikayenizi dürüstçe anlatabilirsiniz. Tabii bu demek değil ki tarihi gerçekleri göz ardı ediyorum. Bilakis. Hikayemi ilgilendiren her bilgiyi yüzlerce sayfa kaynağı tarayarak ve sağlamalarını yaparak buldum. Bir senemi aldı. Ama hiçbir bilginin “hadi beni öğren” diye hikayemi bastırmasına izin vermemeye çalıştım.
Savaş gibi zor bir konuyu çocuklara anlatırken hangi sınırları gözetiyorsunuz?
En büyük sınırım, çocuğun duygularını istismar etmemek. Yaratıcı yazarlık derslerimde de sıkça vurguladığım “acı pornografisi” tuzağına düşmekten titizlikle kaçınıyorum. Ölümü, kanı veya şiddeti birer seyirlik malzeme gibi sunmak yerine, savaşın yarattığı o derin boşluğu ve kaybı hissettirmeyi tercih ediyorum. Çocuğun dünyasında onarılmaz yaralar açmadan ama hayatın bu sert gerçeğini de halının altına süpürmeden bir denge kurmaya çalışıyorum. Şiddetin kendisini göstermek yerine, şiddetin hayatlardan neleri çalıp götürdüğüne odaklanmak lazım. Ölümü, kanı, faciayı ve dramı tüm çıplaklığıyla merkeze alıp, evirip çevirerek anlatabilirsiniz; bu belki okurun aklında da kalır ama bu hikaye değil, istismar olur. Tıpkı bugün sosyal medyada savaş ya da kaza görüntülerinin ağır çekimlerle, uygunsuz müzikler eşliğinde servis edilmesi gibi… Söz konusu çocuklar olduğunda bu terazi çok daha hassaslaşır. Diğer yandan, huzursuzluk olmadan edebiyat olmaz; okumak, bir miktar huzursuzluğa razı gelmeyi gerektirir. Çocukları üzülmesinler diye fanuslarda büyütmeyi doğru bulmuyorum; üzülmek de büyümeye ve olgunlaşmaya dahildir. Bu sebeple kitapta çok sevilen karakterlerimden bazıları öldü; okur bunu kaldıramaz diye hakikati yok sayamazdım. Enteresan bir şekilde, kitabı okuyan büyükler çocuklardan daha fazla üzülüp ağladılar hikayeye. Bazı çocuklar annelerine “Amma abarttın neden ağlıyorsun!” gibi tepkiler vermiş. Şu an 10-15 yaşında olan çocuklar doğduklarından beri bilgisayar oyunlarında birilerini öldürüyor, her saniye kontrolsüzce açılan ekranlarda normalleşmiş şiddet izliyorlar. Bir kitap okuyup hikayeden etkilenecek ve üzülecek kadar hikayenin içine girmeleri, odaklanmaları, acıyı ve hüznü duyumsamaları bizi mutlu etmeli. İçine doğdukları duyarsızlık çağında kalplerinin çarpıntısını işitmeyi öğrenirler, buna ihtiyacımız var.
Çocukların “vatan”, “fedakârlık” gibi kavramları anlaması açısından edebiyatın nasıl bir rolü olduğunu düşünüyorsunuz?
Edebiyatın rolü, herhangi bir kavramı veya değeri öğretmek olamaz. İyi bir eserin, yerleşik kabullerimizi sarsmasını ve bizi yeni sorularla baş başa bırakmasını bekleriz. Bir yazar çocuğa iyi bir hikâye anlatır; eğer hikâyenin konusu vatansa, çocuk kendi kalbindeki vatan hissini irdeler, anlamaya çalışır ve belki de bu bağ eskisinden daha güçlü bir sevgiye dönüşür. Ancak hiçbir çocuğun okuduğu kitabın “ana fikrine” ikna olma borcu yoktur. Ne biz sürekli ders verip çocukları ıslah etmeye çalışan sıkıcı ihtiyarlar olalım, ne de onlar “yine parmak sallayacak” korkusuyla kitaplardan kaçsınlar. Yazar olarak benim yapmam gereken çocuklarla duyguda ve dilde bir müşterek kurmayı başarmaktır. Üstüne bir de Türkçenin eşsiz lezzetini onlara tattırabilirsem ne âlâ…


















