
Tarih profesörü Michael Francis Laffan’ın yazdığı “İngilizler Oradayken”, İngilizlerin, Hint Okyanusu kıyılarındaki sömürgeci politikalarını yalnızca ekonomik olarak değil, Müslümanların da bir varoluş meselesi üzerinden okumaya olanak sağlayan, bölgedeki tüm coğrafyanın sosyoekonomik durumunu inceleyen bir kitap.
Hint Okyanusu kıyılarının sömürgeyle tanışması, önce Portekiz ve İspanyolların, ardından Hollanda’nın 1597 yılında bu iki devlete meydan okuyarak çökmesiyle başlar. Ancak sömürgeciliğin hası, üç yıl sonra İngilizler, bizzat Kraliçe I. Elizabeth’in desteğiyle 31 Aralık 1600 yılında kendini gösterir. Bu tarihte kurulan Doğu Hindistan Şirketi (EIC), bölgede ticari faaliyetlerine başladı ve 1858’de Britanya Rajı’nın kurulmasıyla tavan yaptı. Portekiz ve Fransa’yı saf dışı bırakıp bölgeye hükmeden olan İngilizler, klasik “böl ve yönet” taktiğiyle, askeri ve ekonomik üstünlüğü sonuna kadar kullanarak acımasız bir sömürüyle Hindistan ve çevresindeki kritik noktaları 1947’ye kadar kontrol altında tuttu. 1947 yılındaysa Hindistan ve Pakistan olarak ikiye bölünerek bağımsızlığını kazandı.
Özellikle Hint Okyanusu bölgesinde yaptığı çalışmalarla tanınan tarih profesörü Michael Francis Laffan’ın kaleme aldığı, Ketebe Yayınları’ndan Hamdi Akyol çevirisiyle yayımlanan, “19. ve 20. Yüzyılda Hint Okyanusu’nda Müslümanlar” alt başlıklı “İngilizler Oradayken”, İngilizlerin sömürgecilik tarihini askeri ve siyasi bir işgal hamlesi olarak değil, bölge halkını asimilasyonuna yönelik inşa politikasıyla bir kimlik yapılanması ve bunun küresel düzeydeki yansıması olarak ele aldığı bir kitap.
Michael Francis Laffan kitabında, “merkez-çevre” ilişkisinin dışına çıkararak Hint Okyanusu’nun sularında yer alan Ümit Burnu (Güney Afrika), Seylan (Sri Lanka) ve Güneydoğu Asya (Malay dünyası) arasındaki sarsılmaz bağları incelerken, bu geniş coğrafyanın İngilizlerin sömürgeciliği yüzünden bir “entelektüel İslam bölgesine dönüşmesini anlatıyor. Laffan, Müslümanların, İngiliz sömürgecilerine karşı herhangi bir ihanet veya başkaldırı taşımadıklarını, aksine stratejik bir şekilde bağlılık gösterdiğini ifade ederken, Müslümanların sürgündeki liderlerinin ve zenginlerinin haklarını İngiliz yasalarıyla aradıklarına yer vererek bir anlamda ironik bir sadakat ortaya koyuyor. Bu durum, Müslümanların oyunu kurallarına göre oynayarak yaşama devam etmek için farklı bir yol izlemeleri olarak okumak mümkün. Ancak gerek Müslümanların bölgede pasifize edilmesi, liderlerinin sürgünde olması ve ekonomik olarak da kendilerine bir çıkış yolu aradıkları için seçtikleri bu yöntemin, iki yüz yıl sürecek sömürge prangalarının üzerlerine geçireceklerini pek de kestiremediklerini söylemekte fayda var.
19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti’nin ve Hilafetin bu coğrafyadaki etkisine değinen kitapta, İstanbul’un Hint Okyanusu’ndaki bir Müslümanın bakış açısıyla yalnızca bir başkent değil, aynı zamanda sömürgecilere karşı sırtlarını dayayabileceği bir kalkan olarak da görüldüğü işaret ediyor. II. Abdülhamid dönemindeki Pan-İslamizm politikasının, kilometrelerce ötede herhangi bir medresede veya bir gemi güvertesinde bulduğu karşılığı arşiv belgeleri ve hikâyelerle de ispat ederek, Osmanlı’nın yavaş yavaş sona gelmesine rağmen, Müslüman dünyasındaki önemini kavramak açısından ayrı bir önem taşıyor.
Michael Francis Laccan’ın, “İngilizler Oradayken”, yalnızca İngilizlerin sömürgecilikle Hint Okyanusu kıyılarında yaptıklarına değil, bu süreçte Müslüman kimliğinin neye tekabül ettiğine, İngilizlerin bu hamlesine karşılık verdikleri reaksiyona, ve İslam dünyasının Ortadoğu’nun dışında kalan kısmında, özellikle ticari anlamda neler olup bittiğini enine boyuna anlatan kaynak bir eser olma özelliği taşıyor.


















