
Arın Dilligil Bayraktaroğlu biyografik romanlar kaleme alıyor. “Nüzhet”te Nâzım Hikmet’in eşi Nüzhet Berkin’i, “Muhteşem Kuzenler”de Bülent Arel, Münevver Ayaşlı gibi isimlerden oluşan geniş bir İstanbul ailesinin ve bu ailenin yurt dışında bilim, sanat ve edebiyatta başarılara imza atmış bireylerinin öyküsünü, “Bir Aliye Rona Vardı”da 50 yıla yakın Türk Sineması’na karakter oyuncusu olarak emek veren Aliye Rona’yı, anlatmıştı. Yeni romanı “Sisli Şehir”de şair ve diplomat Abdülhak Hamid’in Londra yıllarını anlatıyor.
Abdülhak Hamid Tarhan’ın yaşamının büyük bir bölümü yurtdışında ve yurtdışı görevlerde geçmiş. On bir yaşında ağabeyi Nasûhi Bey ile Paris’e gitmiş. Orada bir buçuk yıl kadar özel bir okula devam etmiş. 1865’te Tahran’a elçi tayin edilen babasıyla İran’a gitmiş. Bir yıl sonra babasının Tahran’da âni ölümü üzerine ailesiyle birlikte İstanbul’a dönmek zorunda kalmış. İlk eseri olan Mâcerâ-yı Aşk adlı piyeste Tahran intibalarını anlatıyormuş. 1876’da, 24 yaşındayken, Paris Sefareti 2. Kâtibi olarak göreve başlamış. Paris’teyken yayınlattığı Nesteren (1878) dikkati çekmiş ve izinli olarak İstanbul’da bulunduğu bir sırada görevden alınmış. Dört yıla yakın bir süre açıkta kalmış ve sıkıntı içinde yaşamış. Bu açıkta kalmanın kendisine taklif edilen görevleri kabul etmemsinden kaynaklandığı anlaşılıyor. Çünkü, 1879’da Belgrad Sefareti Başkâtipliğine, 1880’de ise Berlin Sefareti Kâtipliğine atanmış ama bu görev yerlerine gitmemiş. Haziran 1881’de Poti Şehbenderliğine atanıp görev yerine gittiği ama beğenmeyip hemen döndüğü belirtiliyor, Ekim 1881’de ise Golos Şehbenderliğine atanmış ve burada karısı Fatma Hanım ile beraber üç yıl kalmış.
Daha Hindistan’ı görmeden, sadece bir Hint biblosundan aldığı ilhamla Duhter-i Hindû’yu (1876) yazmış. İlginç bir tesadüfle 1883 yılı sonlarında Bombay şehbenderliğine tayin edilmiş. İstanbul’da vereme yakalanan ve iyileşir ümidiyle Hindistan’a getirdiği ilk eşi Fatma Hanım’ın durumu kötüleşince İstanbul’a dönmek üzere yola çıkmış ama hastalık yolda daha da artınca, ağabeyinin vali olarak bulunduğu Beyrut’ta gemiden inmişler. Bütün gayretlere rağmen henüz yirmi altı yaşındaki Fatma Hanım, 1885’in nisanında Beyrut’ta ölmüş. Abdülhak Hâmid, karısının ölümünün verdiği acıyla başyapıtı sayılan Makber’i yazmış.

İstanbul’a döndükten bir süre sonra, 1886’da Londra sefâreti başkâtipliğine tayin edilmiş. Londra, Hâmid’in en uzun süre görev yaptığı ve yaşadığı şehir olacaktır.
Arın Dilligil Bayraktaroğlu, “Sisli Şehir”de Abdülhak Hamid’in Londra yıllarını anlatıyor. Abdülhak Hâmid Londra’da göreve başladığında Mısır’ın İngilizler tarafından işgali, Balkanlar’daki milliyetçi, uluslaşma yolunda gelişmeler, Ermeni meselesinin Avrupa kamuoyunda görünür hâle gelmesi söz konusudur. Abdülhak Hâmid, bir yandan Londra’daki yaşama alışmaya, diplomatik çevrelerde şık giyimi, iyi Fransızcası, kısa sürede İngilizceyi öğrenmesi, şair kimliği, Doğulu entelektüel imajı ile dikkat çeken bir figür olarak yer almış Özellikle kadınların dikkatini çekip kısa süreli aşk maceraları yaşarken diğer yandan da deneyimli bir diplomat olarak bu siyasi sorunlarda büyükelçinin danıştığı güvenilir bir kişi olarak konumunu sağlamlaştırmış. İngiliz basınını ve kamuoyunu izleme, Osmanlı aleyhine oluşan diplomatik girişimlere karşı merkezle yazışmalar yürütme, elçilik çevresinde sosyal ve diplomatik temsil görevlerini üstlenme gibi görevleri varmış.
Bir yandan da edebi faaliyetini sürdürüyormuş ve Londra’ya gidişi, oradaki yaşam onu etkilemiş, şiirlerinde hürriyet ve tabiat duygusuna ön planda yer vermeye başlamış. Zeyneb ve Victoria devri İngiltere’sinin özelliklerini aksettiren Finten adlı iki piyes kaleme almış. II. Abdülhamid sansürü devreye girmiş ve yayımlanmak üzere İstanbul’a gönderdiği bu eserlerin yayımına izin çıkmadığı gibi, Abdülhak Hâmid görevinden alınmış ve İstanbul’a dönmek zorunda kalmış. Herhalde her devirde devlet adamlığıyla, diplomatlıkla birlikte edebiyatı sürdürmek zordur ama II. Abdülhamid devrinde bunun daha zor olduğunu öngörebiliriz. Üstelik Abdülhak Hâmid 1878’de Paris’teyken Nesteren’i yayınlattığı için görevden alındığını, İstanbul’a dönmek zorunda kaldığını ve tekrar göreve dönene kadar zor yıllar geçirdiğini biliyoruz. Yakın geçmişte bu yaşadıklarını unutup Londra’da aynı şeyi tekrar etmesi şairane bir tavır olarak açıklanabilir herhalde.

İstanbul’a dönmüş, sarayda etkili olan bazı nüfuzlu dostlarının araya girmesini sağlamış ve herhangi bir eser yayınlatmamak şartıyla affedilmiş. Rütbesi ve maaşı arttırılarak sefâret ikinci müsteşarı göreviyle tekrar Londra’ya gönderilmiş.
Bir yandan da gönül işlerine devam etmiş. Soylu kadınlar bir yana sefarette kül temizlemekle görevli İrlandalı genç kız da dahil olmak üzere çeşitli sınıflardan kadınlarla aşklar yaşamış, bazılarına evlenme teklif etmiş. Âşık olduğu ve bir süre ilişki yaşadığı Constance Mary Gorst ile gelirini düşük bulan ailesinin itirazı nedeniyle evlenemeyen şair sonunda Nelly Clower’la tanışmış ve 1890’da evlenmiş. Evlendiklerinde Hâmid 38, Nelly Hanım ise 20 yaşındaymış. Nelly, Viktorya dönemi İngiliz orta sınıfına mensup bir genç kadın. Bir Osmanlı diplomatının İngiliz bir kadınla evlenmesi o dönem için oldukça sıradışı ve doğal olarak elçilik çevrelerinde garipsenmiş. Ama Nelly, Abdülhak Hâmid’in Londra’daki diplomatik ve sosyal hayatına uyumlu, zarif ve temsil gücü olan bir eş olarak görülmüş ve benimsenmiş.
Arın Dilligil Bayraktaroğlu, “Sisli Şehir”de Abdülhak Hâmid’in evlenmesine rağmen çapkınlıklarına devam ettiğini ve evliliği sırasında Florence Ashley’le de ilişkisini sürdürdüğünü yazıyor. Abdullah Uçman, her iki kadının birbirlerinden haberleri olmaz, diye notlamış (“Şâir-i Âzam Abdülhak Hâmid’in Romanı: Kumkuma”, Türk Dili Dergisi Ocak 2026, Sayı: 889) ama Arın Dilligil Bayraktaroğlu’na göre birbirlerinden haberdardılar. Basit bir akıl yürütmeyle bile Arın Dilligil Bayraktaroğlu’na hak verebiliriz, çünkü bu kadar uzun dsürmüş bir üçlü ilişkide kadınların birbirinden haberdar olmaması mümkün görünmüyor. Üstelik Abdülhak Hâmid, Nelly ile evli olduğu bilinmesine rağmen sevgilisini İstanbul’a götürmüş ve kadını ailesine de tanıtmış. Yani ilişkilerinde bu denli rahat ya da hoyrat. Gizli kalmadı diye düşünüyorum.
Abdülhak Hâmid’in hayatında ve eserlerinde yaşadığı trajedilerin yeri büyük. İlk eşi Fatma’dan sonra ikinci eşi Nelly’yi de uzun bir hastalık sürecinden sonra kaybetmiş.
Abdülhak Hâmid, Londra’yı çok sevmiş ve oradan hiç ayrılmak istememiş. 1886’dan – 1895’e dek Londra’da görev yaptıktan sonra 1895’te Lahey’e Büyükelçi olarak atanmış ama evini oraya taşımamış ve zamanının büyük bir bölümünü Londra’da sürdürmeye devam etmiş. İki yıl sonra ikinci müsteşar olarak tekrar Londra’ya dönmüş. 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirirken de Nelly İngiltere’dedir.
1906’da bu kez Brüksel’e elçi olarak tayin edilince hastalığı süren eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakmış. 1911 yılında eşi Nelly’nin ölümünden sonra ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapmış. Hamid’in bu evliliği 20 gün sürmüş. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmüş ve orada tanıştığı 19 yaşındaki Lüsyen Hanım’la 6 Mayıs 1912’de Londra’da evlenmiş. Hâmid 60 yaşındadır. 1912’de diplomatik görevine son verilip İstanbul’a dönmek durumunda kalıyor ki bu görevden almanın da Hâmid’in çapkınlıkları nedeniyle olduğu düşünülüyor. Yani Hâmid 1876’dan 1912’ye kadar yaklaşık 36 yıl boyunca çeşitli Osmanlı dış temsilciliklerinde diplomat olarak görev yapmış.
Arın Dilligil Bayraktaroğlu’nun “Sisli Şehir”i günümüzde sadece “şâir-i âzam” olarak bilinen, edebiyat tarihi içinde önemli bir yeri olduğu düşünülen ama Makber dışında hemen hiçbir eseri okurdan ilgi görmeyen Abdülhak Hâmid’i hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Londra yıllarında tanımak açısından önemli bir çalışma. Oldukça da bilgi edindim, yeni şeyler öğrendim. Arın Dilligil Bayraktaroğlu “Sisli Şehir”i sadece Abdülhak Hâmid’in yaşam öyküsü ile sınırlamamış, dönemin Londra’sındaki yaşamı ve Osmanlı’nın İngiltere ile ilişkileri de ele almış. Biyografik roman, iki ayrı disiplinin tarih yazımı ile edebiyatın roman estetiğinin kesişiminde oluşan bir tür. Yani iki tarafa da yaranması zor. Bu yüzden hem tarihçilerden hem edebiyat eleştirmenlerinden eleştiri alıyor. Bir biyografik romanda, gerçek bir kişiyi, gerçek tarihsel bağlam içinde ama kurmaca tekniklerle anlatmak durumundasınız. Buradaki temel sorun, belgeye, bilgiye sadakat ile estetik özgürlük arasında denge kurmaktır diyor eleştirmenler. Aşırı belgesel olursanız roman tarih kitabına ya da “tez”e dönüşür, akademik ton ağır basar ve eser kurulaşır, edebi derinlik kaybolur. Aşırı kurmacaya yönelirseniz de tarih tahrif edilir, okur bunu fark ederse de güvenilirlik yani gerçeklik duygusu kaybolur. Bu tür romanlarda “Tarihsel Doğruluk” her zaman sorun oluşturuyor. Örneğin bir roman, Abdülhak Hâmit Tarhan’ı merkeze alıyorsa, onun belgelenmiş hayatıyla çelişen bir dramatik olay yaratmak etik bir soruna dönüşebilir. Çünkü gerçek bir kişiden söz ediyorsunuz ve bu kişi edebiyat tarihi açısından da önemli olduğu için yaşamı oldukça ayrıntılı olarak araştırılmış, yani kurmacaya pek fazla yer veremezsiniz. Arın Dilligil Bayraktaroğlu da bir akademisyen titizliği ile çalışmış. Tarihi hata yapmamaya özen göstermiş. Zaten romanın başındaki sunuş yazısında kaynaklarını da açıklamış. Böyle olunca da roman kahramanının yani Abdülhak Hâmid’in düşüncelerini, mahrem duygularını, bilinç akışlarını yeterince yansıtmak mümkün değil. Özellikle diyaloglarda bu durum iyice netleşiyor. Abdülhak Hâmid böyle mi konuşurdu, böyle mi davranırdı, anlatılanlar gerçeğe ne kadar sadık diye düşünmeden edemiyorsunuz. Örneğin ben, Arın Dilligil Bayraktaroğlu’nun anlatımından Abdülhak Hâmid’in deneyimli ve başarılı bir diplomat olduğu izlenimi edindim ama şairin biyografilerinde işlerine ilgisiz ve başarısız olduğu, sırf İstanbul’da kalıp padişaha muhalefet edemesin diye diplomatik görevler verildiği sıkça belirtiliyor. Kuşkusuz bir hayatı hem gerçeğe sadık hem özgür biçimde yeniden kurmak pek kolay değil. “Sisli Şehir”de belgesel yan daha çok ağır basmış.
- Sisli Şehir, Arın Dilligil Bayraktaroğlu, Remzi Kitabevi, Şubat 2026.
















