
Orhan Pamuk, anlatılarının kurgusuna önem veren bir romancı.
“Kurgusal hakikat” dediğimiz kavramın onun için anlamı, seçilen bir konuyu resmederek anlatmaktır. Pamuk, her bir anlatısında okurunu hem görsel hem de zihinsel bir yolculuğa çıkarır. Burada odaklandığı şey; yer/mekân, hafıza/zaman ikilikleridir. Bu da onun anlatıcılığının düşünsel boyutunda yer alan Doğu-Batı, çağdaşlık-modernlik düşüncelerinin dile getirilmesini içerir.
Pamuk için, modernleşme sıkıntısını yaşayan bir ülkenin romancısı demek yerindedir.
Özellikle üç temel kırılma noktası Pamuk romancılığında belirgince yer eder: ilki Tanzimat, ikincisi Meşrutiyet, sonuncusu da Cumhuriyettir.
İlk ikisi birbirinin devamı, tümleyicisidir; Cumhuriyet ise tamamen bu iki sürecin karşısındadır. “Yeni”dir, yenilikçidir, devrim ve aydınlanma düşüncesini içerir.
Birbirinin süreği, devamı gibi görülse de; toplumun yaşadığı ikilemin en belirgin yanı bu kopuş sürecinin doğurduğu çatışmadır.
İçkin olan bu durum hem toplumsal hem de siyasal yaşamımızda belirgince yer ederken; oluşan“yeni edebiyat”ında kanonik yapısını belirler…
Pamuk; “imâ”, “teşbih” ve “metafor”lara yaslanarak anlatılarını kurar. Bunu her bir romanına verdiği adlardan da çıkarabiliriz.
İmge yordamı güçlü bir anlatıcıdır. Okurunu sürekli zihinsel yolculuklara çıkardığı gibi, anlatılarında bir nevi zihin oyunlarına da yer vererek okuru/nu şaşırtır.
Bezgin ve üşengeç okurun sevmediği bir yazardır Orhan Pamuk. Onun, bir anlatıcı olarak, görsel hafızasının yazısına yansıması okuru yorar. Ve hemen bir mesafe yaratır metinle okur arasında.
Yakını göstermek isterken, hayata hep uzak noktalardan bakar. Bu bakış(ı)da onu labirentimsi anlatı kurmaya yöneltir.
Bazen, bir “ikonograf” gibidir. Yarattığı karakterleri hayattan ve insan gerçekliğinden soyutlayarak; kendi algıladığı ve yarattığı renklerle bezeyerek birer roman kişisine dönüştürür. Bu anlamda onun roman kişileri sürekli, “karakter” olmak ve “tip”leşmek arasında bir ikilemi yaşarlar.
Pamuk’un görsel algısı güçlüdür. Resmederek anlatır. Bu yanıyla Marcel Proust ve Ahmet Hamdi Tanpınar anlatıcılığını çağrıştırır yarattığı üslup.
Bu açıdan kendine özgü üslubu yarattığı ilk anlatısı “Kara Kitap”tır. “Masumiyet Müzesi” ise bunu tümleyen bir anlatıdır.
Her iki romanda da “dış” ile “iç”in dengesini kurar. Ortak nokta: insan-mekân-hafızadır. Pamuk, görülebileni anlatmanın ötesine geçerek; hissedileni, duyumsananı insan-mekân, hatırlanan-zaman ekseninde yansıtır.
Yansıtıcı bilinç, romancının yaşantı gerçeğinin prizmasından süzülerek gelenlerle kurulan dünyasını alt-bilincini/bilgisini oluşturur. İşte burada da öne çıkan bir başka yan anlatıcının kurduğu/yakaladığı metaforlardır.
Andığım her iki romanında da yer alan İstanbul, bir dönemin simgesi olduğu kadar yaratılan metaforların odağındaki kenttir de.
Pamuk, anlatılarında kentin hafızasına doğru yolculuğa çıkar.
İmgeler, simgeler, metaforlar, işaretler yaratılan melodramik hikâyelerin yansıtılıp açımlanmasında romancının enstrümanlardır adeta.
Kentin simgesi apartman…
Ailenin kurucu iki imgesi: baba ve anne figürü, ağabey.
Aşkın simgesi: Füsun–Kemal
Zenginlik–yoksulluk metaforu: Füsun ve ailesi, Sibel’in aile gerçeği.
Pamuk, bunların gerçekliklerini yansıtmakta “figüratif anlatıcı”dır. Adeta pazıl oyuncusu, sirk cambazı gibidir. Oyuncaklar, objeler olduramadığı aşkının “sembolleri”; olarak karşımıza çıkarlar.
Sahne sahne yazılan roman başlangıçla son arasında bir denge uzmanı anlatıcının hissedişleriyle melodramik biçimde son bulur.
Hayat devam eder.
Aşk acı da olsa yaşanır, biter. Bunun imgesini oluşturacak olan insan/ın masumiyeti ise ancak bir müzeden ibaret biçimde hayatımızda izdüşüm olarak yerini alır.
Görülüp hissedilebilene derinlikli bir bakıştır Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” romanında dile getirdiği hikâye…
Burada bir yanda hikâyesi anlatılanların gerçeklikleri öne çıkarılırken; öte de onların hayatlarını çevreleyen insanlar/nesneler/mekânlar yer yer metaforlarla, bazen de simgeleştirilmelerle anlatılır.
Anlam, anlamlandırma Pamuk anlatısının odağındadır her daim.
Geri dönecek olursak; “Kara Kitap” (1990) dışında, özellikle “Yeni Hayat” (1994), “Benim Adım, Kırmızı” (1998), “Kafamda Bir Tuhaflık” (2014), “Kırmızı Saçlı Kadın” (2016) romanlarında belirgince karşımıza çıkan metaforlar, kurduğu imgelem dünyasını bir adım öteye taşıyan anlatısıdır “Masumiyet Müzesi”…
Yazarın algısı, anlatıcı tutumu, bakış açısı ve yarattığı duygulanım atmosferi 83 bölümden oluşan romanın; “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım,” sözleriyle sonlanması; anlatan ben ile anlatılan ben’in kesişen hikâyesinin simgesidir adeta.
Pamuk, etki yaratmak için melodrama başvurur. Nesnelerle örülü bir dünyada acı çekmenin sağaltıcı yanının aşka aşkınlıkla bağlanmakla gerçekleşebileceğini gösterir bize.
Derin acılardan yolu geçen Kemal’in duygu dünyası kırılganlıklar içerir. İradesiz kaldığı yerdeki boyun eğişi Füsun’la yaşadığı trajediyi doğurur. Onun kurtulamadığı varoluşsal gerçekliğidir bu.
(*) Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk; 1998, İletişim Yay., 592 s.















