
Bazı cümleler, bir kitabın ya da filmin içinde saklanmış halde karşımıza çıkar ve bir anda düşünce biçimimizi, hatta hayat yolumuzu değiştirebilir. Yazarlık da böyle değil midir zaten? İçimize düşen küçük bir kıvılcımla başlar, sonra bizi adım adım geliştiren bir serüvene dönüşür.
Bu söyleşide, yazarların kendi ilham kaynaklarına, yazma alışkanlıklarına ve iç dünyalarına samimi sorularla dokunuyoruz. Her yanıt bir sahneye dönüşüyor, her sahne okura yeni bir kapı aralıyor.
Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabı “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” diye başlar. Sizin şimdiye kadar okuduğunuz kitaplar arasında hayatınızı değiştirmese bile etkilendiğiniz, okumasaydım çok şey kaybederdim diye düşündüğünüz bir kitap var mı?
Bu çok zor bir soru. Sanırım artık modası geçmiş bulunabilecek bir alışkanlık olarak okumak benim için hayatı anlamak ve anlamlandırmak için ilk ve en önemli yöntem. O yüzden çocukluğumdan bugüne maruz kaldığım metin sayısı çok fazla ve bu sayı artmaya devam ediyor. Hayatımın farklı evrelerindeki etkileri sebebiyle de aralarından bir tanesini seçmek mümkün değil. Yine de her zaman dönüp dönüp okuduğum hem feyz aldığım hem tazeliklerine şaşırarak beni yazmaya cesaretlendiren birkaç yazarı ve metni paylaşmadan da edemeyeceğim. Bahsettiğim şekilde beni etkileyen yazarların başında Leyla Erbil geliyor. Erbil’in Cüce ve Kalan kitaplarını yarattığı dil ve paylaştığımıza inandığım keskin öfkenin hatrına tekrar tekrar okuyorum. Cesaret ve tazelik demişken Sevim Burak’ın tüm metinleri ve, içlerinden illa biri olacaksa, Yanık Saraylar’ı anmadan geçemem. Suat Derviş’in Fosforlu Cevriye’si, yazarın içinde yaşadığı topluma dair keskin gözlemlerini hikâye edişindeki ustalıkla beni her okuyuşumda etkisi altında bırakıyor. Zabel Yeseyan’ın tüm metinleri büyük bir felakete maruz kalmış bir topluma yaklaşımıyla ders niteliğinde benim için. Son olarak da Bilge Karasu, Sait Faik Abasıyanık ve Tezer Özlü okumasaydım eğer bırakın yazmayı, bu dünyada bir yerim olduğuna inanmazdım.
Yazmaya başlamanıza ya da yazı biçiminizi dönüştürmenize ilham olan bir film oldu mu? Olduysa hangi sahne sizi etkilemişti, bizimle paylaşır mısınız?
Üniversite yıllarında izleme şansı bulduğum Agnes Varda’nın Vagabond filmi belgesel-kurmaca arasında gidip gelen hikâye anlatımı, sisteme alternatif bir anti-kahraman yaratma ve kamera kullanımıyla anlatıcının hikâyeye mesafesini kavradığım, beni kökten etkilemiş bir filmdir. 1985 tarihli bu filmi ben ancak 2000 yılında izleme şansı buldum. Bu yıllar benim sanata yaklaşımımın yavaş yavaş şekillendiği, hayatta adlandıramadığım iç sıkıntılarının ve öfkenin tanımlandığı yıllardır. O yüzden o dönem yaptığım politik okumalar, bol bol izleme ve tartışma fırsatı bulduğum tiyatro oyunları/metinleri ve filmler yetişkin hayatımda estetik bakışımı derinden etkiledi. Agnes Varda’nın da sistemin dışında var olan genç bir göçebe kadını anlattığı bu film, hikâyenin konusunun ne olabileceğinden tutun içselleştirilmiş birçok korkumla da yüzleştirdiği için beni değiştiren ve cesaretlendiren filmlerden biri olmuştur. Dayatmaların, vaatlerin ve kuralların ardındaki otoriteyi fark edip sorgulamak, var olmaya inat etmek ve farklı bir sanatın mümkün olduğunu tek bir film bile anlatabiliyor. Benim için Vagabond’un böyle bir anlamı var.
Haruki Murakami, yazarlığın bedensel güç gerektirdiğini ve her gün koştuğunu ya da yüzdüğünü anlatır. Sizin düzenli bir spor alışkanlığınız var mı? Varsa bu fiziksel pratiğin yazma sürecinize etkisi nedir?
Okumanın ve yazmanın birer kas olduğuna, ne kadar çalıştırılırsa o kadar gelişeceğine, bazılarının doğuştan bu kasa daha yatkın olduğuna, buna yetenek denilebileceğine, fakat üzerine düşülmeyen her yeteneğin güdük kalacağı gibi yazmanın da okumanın da mesai ile geliştirilmesi gereken bir sanat/zanaat olduğuna, doğuştan gelmese de yazma ve okuma alışkanlıklarının da sonradan edinilebileceğine inanan biriyim. Fakat bu şahane spor metaforu bende spor alışkanlığı olarak bir karşılık bulamadı ne yazık ki. Hayatımda her zaman bir hareket oldu fakat bu daha çok beynimle vücudum arasındaki boşluğu anlamlandırmak, bedenimi bilincim yoluyla kavrayabilmek için giriştiğim eylemlerdi. Dans etmek de bu hareketliliğin başında geliyor mesela. Fakat şimdiye kadar yaratıcı pratiğimle spor yapmak arasında hiçbir bağ kuramadım. Benim tam tersime Murakami, koşarken yazınındaki açmazları düşünüyor, sorunları çözüyor. Benim için, artık ne hikmetse, bu çözülme araba kullanırken gerçekleşiyor. Yola çıkmak, uzun süre araba kullanmak zihnimdeki kilitleri açıyor ve düğümleri çözüyor. Sanırım otomatik pilotta zihnim hikâyeye odaklanmayı başarıyor. Arabayı kullanırken dışarda akan görüntülerin de içimdeki sıkıntılara iyi geldiğini böylece yaratıcı aklın daha aktif çalışabildiğini düşünüyorum.
Virginia Woolf, “Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın…” diyerek birçok kadına yazma cesareti verir. Bu sözden yola çıkarak, siz yazmaya yeni başlayan birine ne tavsiye ederdiniz? Bir yazarın en başta hangi gerçeğe ya da duruma hazırlıklı olması gerekir sizce?
Yazmak için yazmaya başlamak ve yazmaya devam etmek gerek. Yazmadan yazı öğrenilemiyor. Yazmayı hayal etmek yazarı yazmaya yakınlaştırmıyor, tam tersine boş sayfanın başına oturduğunda aklındaki kurguyu tek tulumda çıkaramayacağını anladığındaki hayal kırıklığını büyütüyor. Nasıl elmayı tek bir ısırıkta bitirmek mümkün değilse aklımızdakini tek seferde yazıya dökmeyi beklemek de o kadar anlamsız. Belki negatif gelebilir ama yazmak için insan yenilmeye alışmalı diye düşünüyorum. Her yeni yazılan metnin daha iyi bir versiyonunun olabileceğine inanmak, sonraki gün bir önceki günün yenilgisinin üzerine daha iyisini yapabilecek bir kuvvetle ve umutla oturmak, bir gün önceki aklını kıyasıya eleştirebilmek çok önemli diye düşünüyorum. Yazan biri en çok kendiyle mücadele ediyor bence. Okunması okunmaması yayımlanması beğenilmesi yazarın kontrol edemeyeceği başka dinamikler. Yazmaya devam etmek, kafandaki hikâyenin hayaline yenik düşmek ama onu gerçekleştirmek için ertesi gün aynı inançla çalışmaya devam edebilmek, bu inadın farkına varmak ve onu pamuklara sarıp sarmalamaktan başka bir öneri aklıma gelmiyor.
İnsanlar genelde okudukları kitabın altını çize çize okur. Peki siz bir yazar olarak kendi yazdıklarınız arasında altını çizeceğiniz bir cümle seçseniz, hangisi olurdu? Neden?
Yazıyla yapmaya çalıştıklarıma iyi örnekler olduğunu düşündüğüm için iki farklı alıntı paylaşmak istiyorum.
İlk cümle, Daha İyi Misin? öykü kitabımın açılış öyküsü olan Sızı’dan.
“İnsanlar hayatı, hayalleri boyunda değil korkuları kadar yaşarlardı.”
İnsanların arzuları doğrultusunda değil korkularıyla hayatlarını şekillendirdiklerini gözlemliyorum ve başta kendim için olmak üzere bunun üzerine düşünmeyi seviyorum. Korkularda açılacak çatlakların bireyleri özgürleştirebildiğine inanıyorum. Alıntıyı yaptığım öykü de çekirdek ailelerindeki hayal kırıklığını tekrar etmek istemeyen fakat bu sebeple yalnız kalmış iki kardeşin deprem korkusuyla şekillenmiş hayatlarından bir kesiti anlatıyor.
Diğer paylaşmak istediğim alıntı da Sakinler romanımın sonunda, anlatıcı karakterin niyetini açık ettiği üç cümlelik kesit.
“Kendi başımın çaresine bakacağım, bundan eminim, sen de yüreğini serin tut. Tek istediğim hikâyeme kulak vermen. Elimdeki kasetler tükenmek üzere ve anlatmazsam çıldıracağım.”
Bu cümlelerle hikâye anlatma motivasyonumu paylaştığımı düşünüyorum. Bir yazar olarak temel maksadım bir yardım çığlığından ya da kurtuluş umudundan çok anlatma güdüsü ve anlaşılma telaşı sanırım.

















