Müslüm Ramazan: “Sarkom, benim için bir roman olmaktan önce bir tanıklıktır”

Şubat 9, 2026

Müslüm Ramazan: “Sarkom, benim için bir roman olmaktan önce bir tanıklıktır”

Söyleşi: Derin Duru

Müslüm Ramazan’ın Sarkom adlı romanı Perseus Yayınları tarafından yayımlandı. Yazarla son romanı üzerine konuştuk.

İlk kitabınız Tohum, beşinci baskıyı yaptı ve siz ara vermeden ikinci kitabınız Sarkom’u yayımladınız. Tohum’dan bugüne neler oldu, edebi olarak hayatınızda neler değişti?

Tohum benim için sadece yayımlanan ilk kitap değil, aynı zamanda içimde yıllardır biriken yazma duygusunun kelimeye dönüşmüş hâliydi. Onun bu kadar geniş bir okur kitlesine ulaşması çok güzel bir duygu. Artık yalnız yazan biri değilim. Yazdıklarımın bir karşılığı olduğunu, insanların kendi karanlıklarıyla benim satırlarımda yüzleştiğini görmek, yazarlığı benim için bir meslekten çok bir sorumluluğa dönüştürdü sanki. Edebi anlamda ise daha cesur oldum. Tohum’da insanın içindeki kötülüğü anlattım, Sarkom’da ise insanın acı karşısındaki direncini… Biri karanlığa bakıyordu, diğeri ışığı karanlığın içinden arıyordu. Tohum bana yazabileceğimi kanıtladı, Sarkom ise neden yazmam gerektiğini hatırlattı.

İlk kitabınızın bu denli ilgi göreceğini düşünmüş müydünüz?

Açık konuşmak gerekirse hayır. Bir kitabın bu kadar insana ulaşacağını, bu kadar sahiplenileceğini önceden bilmek mümkün değil. Yıllardır zihnimde dolaşan karanlığı, soruları, korkuları ve insanın iç yüzüne dair gözlemlerimi bir yere bırakmak istiyordum. Bir tür iç döküş, bir tür hesaplaşmaydı benim için. Elbette her yazar gibi okunmayı, anlaşılmayı isterdim. Ama beşinci baskıya ulaşmak, farklı ülkelerden okurlardan mesajlar almak, insanların “Bu kitap beni sarstı.” demesi… Bunların hiçbirini hayal ederek yazmadım. Sanırım Tohum’un bu kadar ilgi görmesinin sebebi şuydu: Okura bir hikâye satmadı, bir yüzleşme sundu. İnsanlar kendilerinden bir parça buldu; kendi karanlık taraflarını, bastırdıkları düşünceleri, dile getirmeye korktukları soruları. Bugün dönüp baktığımda şunu söyleyebilirim: Bu ilgi beni şımartmadı; aksine daha da ağır bir sorumluluk yükledi. Çünkü artık biliyorum ki yazdığım her cümle birinin kalbine dokunabilir. Bu da insanı daha dikkatli, daha dürüst ve daha gerçek olmaya zorluyor.

Sarkom, gerçek hayattan bir hikâye. Bu eseri daha da önemli kılıyor ancak yazan için biraz zor ve hüzünlü. Kitabın adından ve hikâyesinden bahseder misiniz?

Sarkom, benim için bir roman olmaktan önce bir tanıklıktır. Gerçek bir insanın, gerçek bir acının ve gerçek bir direnişin kaydıdır. Bu hikâyeyi yazmaya karar verdiğimde şunu biliyordum: Kolay olmayacak. Bazı bölümleri yazarken defalarca ara verdim çünkü anlattığım şey bir kurgu değil, yaşanmış bir hayattı. Gerçek gözyaşları, gerçek korkular, gerçek umutlar vardı. Kitabın adı olan sarkom, tıbbi olarak yumuşak dokularda oluşan agresif bir kanser türünü ifade ediyor. Ama benim için bu kelime sadece bir hastalığın adı değil; aynı zamanda insanın bedenine düşen bir karanlığın ruhunda açtığı derin yaraların da adı. Hikâye, kanserle mücadele eden genç bir kadının gözünden ilerliyor. Onun hastalıkla ilk yüzleşmesini, tedavi sürecini, yalnızlığını, öfkesini, isyanını, umudunu ve zaman zaman tükenişini anlatıyor. Yanlış anlaşılmasını istemem; Sarkom, “ölümü anlatan” bir kitap değil, yaşamaya tutunmayı anlatan bir kitap. Okur, sayfalar ilerledikçe şunu fark ediyor: Beden zayıfladıkça ruh bazen daha da güçleniyor. Bu kitabı yazarken amacım acıyı dramatize etmek değildi; amacım, görünmeyenleri görünür kılmaktı: Hastane koridorlarında yaşanan sessiz savaşları, geceleri yastığa akıtılan gözyaşlarını, bir insanın yalnız başına verdiği en büyük mücadeleyi. Eğer Sarkom, okuyan birine “Ben de dayanabilirim.” dedirtiyorsa işte o zaman bu kitap amacına ulaşmış demektir.

Bu eser bir kanser vakasını anlatmak, hastalık sömürüsü yapmak değil ama aynı ölçüde duygusal yönden gerçekçi bir roman. Bu dilin başarısı. Bunu nasıl yakaladınız?

Sarkom’u yazarken kendime baştan şu sözü verdim: Ben kanseri anlatmayacağım, ben insanı anlatacağım. Hastalık hikâyenin merkezinde gibi görünse de aslında bir araç. Asıl merkezde olan şey; korku, umut, yalnızlık, çaresizlik, direnç ve kabulleniş. Bu dili yakalayabilmemin en önemli sebebi hikâyenin gerçek olması. Ben bu süreci uzaktan gözlemlemedim, içinde bulundum. Hastane koridorlarında yürüdüm, bekleme salonlarında sustum, sonuç kâğıtlarına bakan gözlere baktım. Sahneleri yazarken hayal kurmadım, hatırladım. Bir diğer önemli nokta şu: Ben acıyı büyütmeye çalışmadım, acıyı olduğu gibi bıraktım. Duygusal dengeyi korumak için kendime hep şunu sordum: “Bu sahne okurun gözünü mü dolduruyor, yoksa kalbine mi dokunuyor?” Eğer sadece göz dolduruyorsa o sahneyi sildim. Sarkom’da amaç ağlatmak değil, hissettirmekti. Okurun karakterle birlikte nefes almasını istedim. Ben bu romanı yazarken bir yazar gibi değil, bir tanık gibi davrandım. Belki de dili gerçek kılan şey tam olarak budur.

Eserinizde dikkat çeken bir konu da kahramanınızın çocukluk travması. Travmalarla geçen bir hayatın sonucu hastalık olarak mı bedende yer buluyor? Bunun altını mı çizmek istediniz?

Ben hastalığı yalnızca biyolojik bir süreç olarak görmüyorum. Elbette tıbbın kendi gerçekleri, nedenleri ve açıklamaları var. Ama edebiyat, bazen bilimin söyleyemediği yerlere dokunur: Bastırılan korkular, konuşulamayan acılar, yıllarca içte taşınan yükler… Bunlar kaybolmaz, bir yerde birikir. Travmaların doğrudan hastalık yarattığını iddia etmek gibi bir amacım yoktu ama şunu göstermek istedim: Uzun süre sevilmeden büyüyen, korunamayan, yalnız bırakılan bir çocuk; yetişkin olduğunda sadece ruhsal değil, fiziksel olarak da daha kırılgan oluyor. Bu; hayatın, ihmallerin, yalnızlıkların ve suskunlukların bir sonucu. Bu yüzden çocukluk travması hikâyede bir “detay” değil, karakterin tüm yaşam çizgisini belirleyen ana damar.

Eserin bütünü var olma çabası olarak özetlenebilir. Hastalıkla savaşan kahraman “vazgeç” diyen iç sesiyle de savaşıyor. Bu insanın kendiyle yüzleşmesi midir, hesaplaşması mı?

İnsan hastalıkla karşılaştığında aslında ilk kez gerçekten kendisiyle baş başa kalıyor. Kalabalıklar dağılıyor, roller düşüyor, maskeler kırılıyor. Kahramanın “vazgeç” diyen bir iç sesi var ama aynı anda başka bir ses daha yükseliyor: “Bir adım daha.” Roman boyunca asıl savaş kanserle değil, bu iki ses arasında yaşanıyor. Bu yüzden Sarkom’u bir hastalık romanı olarak değil, bir varoluş romanı olarak görüyorum. Çünkü mesele hayatta kalmak kadar, hayata tutunmaya devam etmeyi seçmek. Bu süreçte kahraman şunu fark ediyor: Güçlü olmak, hiç yorulmamak değildir; güçlü olmak yorulsan bile kalabilmek, devam etmektir. Sarkom’da anlatmak istediğim şey şu: İnsan bazen ölmemek için değil, yaşamak için direniyor.

Eserde çok gerçekçi bir konuşma sahnesi var. Ölümle konuşmak insanın ölüm korkusunu yenmesini sağlayabilir mi?

Ölümle konuşmak aslında ölümle değil, bilinmezlikle konuşmaktır. İnsanı asıl korkutan şey ölmekten çok, kontrolü kaybetmektir; ne olacağını bilememek, yarım kalacaklar, geride kalacaklar… Romandaki o sahnede kahraman ölümü bir düşman gibi değil, bir varlık gibi karşısına alıyor. Bu sahneyi yazarken anlatmak istediğim şuydu: Korku, kaçtıkça büyür; bakabildiğinde küçülür. Ölümle konuşmak “Artık korkmuyorum.” demek değildir ama şunu demektir: “Seni inkâr etmiyorum.” Bu bence insanı bir şekilde özgürleştirir. Ölümü düşünerek yaşamaktan vazgeçmek yerine, ölümü bilerek yaşamayı seçmeyi anlatıyor.

Mücadeleci ve aynı zamanda yalnız bir kahramanınız var. Bu mücadele okura yön göstermek olarak değerlendirilebilir mi yoksa kahramanınızın hayatını yazmak sizin için bir görev miydi?

Bu hikâyeyi yazarken kendime “Okura yol göstereyim.” gibi bir hedef koymadım. Ama şunu çok net hissettim: Bu hayat yazılmak istiyor. Bu yüzden Sarkom’u yazmak benim için bir tercih değil, bir sorumluluktu. Bu insanın verdiği büyük mücadelenin sessizce yok olup gitmesine razı olamadım. Okur bu kitapta bir “örnek insan” görsün istemedim; kusurlu, yorulan, bazen vazgeçmek isteyen ama yine de kalan bir insan görsün istedim. Kahramanımın hayatını yazarken bir mesaj bırakmaya çalışmadım, bir hayatı onurlandırmaya çalıştım. Sanırım en doğru tanım şu: Bu kitap, bir insanın yalnız ama onurlu mücadelesine yazılmış bir saygı duruşudur.

Kahramanın hastalık ve hastane süreçlerini yazarken özel bir gözlem yaptınız mı? Ne tür destek aldınız?

Bu gözlem, masa başında yapılmış teorik bir araştırmadan ibaret değildi. Ben bu süreci dışarıdan izleyen biri olmadım. Hastane koridorlarında bulundum, bekleme salonlarında oturdum, sonuç kâğıdına bakan insanların yüzlerine baktım. Tedaviye girip çıkan, saçlarını kaybeden, ağrıyla kıvranan, bazen de umutla gülümseyen insanlarla aynı havayı soludum. Birçok sahneyi yazarken not almadım, hafızamdan yazdım çünkü bazı görüntüler insanın zihnine kazınıyor. Sarkom’daki sahneler kurgu değil, hepsi gerçeğin kendisinden süzüldü.

“Beden değil, ruh pes ederse savaş kaybedilir.” cümlesi okurlarınıza bir mesaj mıdır?

İnsan bedeni bazen gerçekten tükeniyor; ağrıyor, yoruluyor, iflas ediyor. Ama insanı ayakta tutan şey kasları değil; inancı, tutunacak bir anlamı, bir kişisi veya bir hayali. Roman boyunca şunu göstermek istedim: Kaybetmek, bedenin düşmesi değildir; kaybetmek, insanın içinden “Devam edebilirim.” cümlesinin silinmesidir. Kahramanımın bedeni birçok kez yeniliyor ama ruhu her seferinde ayağa kalkıyor. Bu yüzden o cümle okura şunu söylüyor: Güçlü olmak hiç düşmemek değildir, düştüğünde içinden hâlâ “Kalkabilirim.” diyebilmektir. İnsan umudunu kaybetmediği sürece tamamen yenilmiş sayılmaz. Eğer bu cümle kitabı okuyan birinin içinde küçük bir kıvılcım yakıyorsa, “Ben de bir gün daha dayanabilirim.” dedirtiyorsa işte o zaman Sarkom tam olarak olması gereken yere ulaşmış demektir.

Okurlarınızın eserinizi okuduktan sonra daha çok umudu mu, cesareti mi, kabullenmeyi mi yoksa yeniden ayağa kalkabilmeyi mi, neyi hissetmesini istersiniz?

Ben okurun kitabı bitirdiğinde “süper güçlü” hissetmesini istemiyorum, hâlâ ayakta hissedebilmesini istiyorum. Eğer bir okur Sarkom’u kapattıktan sonra şunu düşünüyorsa: “Hayat zor ama hâlâ yaşanmaya değer.” Bu benim için her şeyden kıymetli.

Eserinizi anlatım tekniği olarak da konuşmak isterim. Kahramanınızın içsel konuşmaları, hayalleri ile gerçekler birbiri içinde ancak kolay ayırt edilebiliyor. Bunu nasıl bir çalışma ve teknikle başardınız?

İç dünya ile gerçeklik arasındaki çizgiyi tamamen silmek istemedim. Bulanık olsun istedim ama kaotik olmasın. Kahraman gerçek dünyadayken cümleler daha somut, daha net ve daha gözleme dayalı; mekân, ses, koku ve beden hissi ön planda. İçsel konuşmalara geçtiğimde ise dil bilinçli olarak daha şiirsel, daha kırık, daha dalgalı bir hâl alıyor. Cümleler kısalıyor ya da bilinç akışına yaklaşıyor. Okur, ton değişiminden iç dünyaya geçtiğini hissediyor. Gerçek sahnelerde zaman çizgisi daha düz ilerliyor; iç dünyada ise zaman esniyor, bazen duruyor, bazen parçalanıyor. Bütün bunların ötesinde şuna inanıyorum: Bu dengeyi sağlayan şey teknikten önce samimiyet. Kahramanı gerçekten tanıdığınızda onun ne zaman sustuğunu, ne zaman hayal kurduğunu, ne zaman gerçekle yüzleştiğini sezebiliyorsunuz. Sarkom’un karakteri bir kurgu figürü değil, yaşayan biri. Sanırım bu da iç dünya ile gerçeklik arasındaki geçişleri doğal kıldı. Yani evet, bir teknik var ama o tekniğin kalbinde karakterle kurulan derin bağ yatıyor.

Yorum yapın