
Bazı kitaplar zamanında okunmaz; doğru zamanda okunur. Gültabak’ın Bütün İyiler Öldü kitabı da benim için tam olarak böyle bir karşılaşmaydı. Kitabın yayımlanışının üzerinden zaman geçmiş olabilir ama 2025 yılında, Ankara–İstanbul treninde, camdan hızla geriye akan bozkırı izlerken okuduğum bu metin, geç kalmış bir okuma değil; bilakis geç kalınmamış bir hatırlamaydı. Umut, iyilik, kötülük, beceriler ve potansiyeller üzerine düşündüğüm bir anda, trenin ritmiyle birlikte ilerleyen sayfalar beni tam da bu soruların ortasına bıraktı.
Bu yazı bir “gecikmiş kritik” olarak anılabilir ama ben gecikmenin kendisini mesele etmiyorum. Çünkü iyiler öldüğünde değil, unutulduğunda kaybolur. Bütün İyiler Öldü’yü 2025’te okumak, bana tam da bunu düşündürdü: İyiliğin, ahlakın, direncin ve insani becerilerin hâlâ hatırlanabilir, yeniden çağrılabilir olduğunu. Kitapla kurduğum ilişki, bir dönemi anlamaktan çok, bugünü tartmaya; iyinin ve kötünün bugün hangi formlarda karşımıza çıktığını sorgulamaya dönüştü.
Bu yüzden bu yazıyı şimdi yazmak için geç değil. Aksine, belki de tam zamanı. Çünkü bu metinle, yalnızca bir kitabı değil, iyileri hatırladığımızı; hâlâ hatırlamakta ısrar ettiğimizi göstermek istiyorum.
Bir Başlığın İddiası
Meryem Gültabak’ın 2022 yılında yayımlanan Bütün İyiler Öldü adlı kitabı, daha kapağını açmadan okuru etik, duygusal ve varoluşsal bir soruyla baş başa bırakır. Bu başlık, yalnızca bir melankoli hâlini değil, aynı zamanda kesinlik içeren bir yargıyı da taşır. “Bütün” ve “öldü” sözcükleri, geri dönüş ihtimalini ortadan kaldıran bir kapanış hissi yaratır. Bu nedenle eser, umutla değil, kayıpla başlayan bir okuma deneyimi sunar.
Kitap, çağdaş Türkçe edebiyatın son yıllarda yoğun biçimde temas ettiği yas, travma, kırılganlık ve hafıza meselelerini bireysel hikâyeler üzerinden ama kolektif bir duyarlılıkla ele alır. 2022 yılı bağlamında düşünüldüğünde pandeminin uzun vadeli etkilerinin sürdüğü, toplumsal eşitsizliklerin derinleştiği ve kamusal alanda adalet duygusunun ciddi biçimde zedelendiği bir dönemde Bütün İyiler Öldü, bu ruh hâlinin edebiyattaki yankılarından biri olarak okunabilir.
“İyi” Kavramının Edebî ve Etik Sorgulanışı
Kitabın merkezinde yer alan “iyi” kavramı, ahlaki bir ideal olarak sunulmaz. Gültabak, iyiliği ödüllendirilen bir erdem olmaktan çıkarır; aksine, hayatta kalamayan, kırılan ve yok olan bir hâl olarak resmeder. Bu yaklaşım, klasik anlatılardaki “iyi kazanır” önermesini bilinçli biçimde ters yüz eder.
Metinde iyiler, çoğu zaman sessizdir; bağırmaz, talep etmez, hak iddia etmez. Bu sessizlik, onların görünmezliğine ve kırılganlığına işaret eder. Dolayısıyla “bütün iyilerin ölmesi”, yalnızca fiziksel bir yok oluşu değil, iyiliğin toplumsal dolaşımdan çekilmesini de ifade eder. Bu bağlamda kitap, etik bir alarm metni olarak da okunabilir.
Yasın Gündelikliği: Büyük Trajediler Yerine Küçük Kırılmalar
Bütün İyiler Öldü, dramatik olaylara ya da büyük anlatı kırılmalarına yaslanmaz. Gültabak’ın yas anlayışı, gündelik hayatın içinden süzülür. Kaybedilen bir insan, yarım kalan bir cümle, söylenememiş bir söz ya da geri dönülmeyen bir ev; hepsi yasın parçalarıdır.
Bu yaklaşım, yasın sürekliliğini vurgular. Yas, metinde bir başlangıcı ve bitişi olan bir süreç değil; yaşamın içine sızmış, kalıcı bir hâl olarak karşımıza çıkar. Yazar, acıyı dramatize etmek yerine onu sıradanlaştırarak daha gerçek kılar. Okur, bu nedenle metni okurken kendi kayıplarıyla yüzleşir.
Anlatı Yapısı: Parçalı Bellek, Kesintili Zaman
Kitabın anlatı yapısı, doğrusal bir zaman çizgisini takip etmez. Anılar, çağrışımlar ve kırık zamanlar iç içe geçer. Bu parçalı yapı, travmanın ve yasın doğasına uygundur; çünkü kayıp, zamanı da parçalar.
Gültabak’ın anlatısı, hatırlamanın güvenilmezliğini kabul eder. Bellek, burada arşivleyen bir mekanizma değil; yaralı, eksik ve bazen suskun bir alandır. Bu nedenle anlatı, kesinlikten çok tereddüt taşır. Okur, “ne oldu?” sorusundan çok “nasıl hatırlıyoruz?” sorusuyla baş başa kalır.
Dil ve Üslup: Sessiz Bir Direniş Olarak Yazmak
Bütün İyiler Öldü’nün dili, bilinçli bir yalınlık üzerine kuruludur. Gültabak, dilsel gösterişten kaçınır; ancak bu sadelik, metni yoksullaştırmaz. Aksine, her cümleye ağırlık kazandırır. Az sözcükle çok şey söyleme çabası, metnin duygusal yoğunluğunu artırır.
Sessizlik, bu kitabın belki de en güçlü anlatım aracıdır. Boşluklar, suskunluklar ve kesilen cümleler, okurun metinle kurduğu ilişkiyi derinleştirir. Bu yönüyle metin, okurdan aktif bir katılım talep eder. Okur, yalnızca anlamı almakla kalmaz; onu yeniden kurar.
Anlatıcı ve Bakış Açısı: Yaralı Bir Tanıklık
Anlatıcı, metnin merkezinde konumlanır; ancak her şeyi bilen, mesafeli bir figür değildir. Aksine, kaybın içinden konuşan, yaralanmış bir sestir bu. Anlatıcı, olan biteni açıklamak ya da anlamlandırmak iddiasında değildir; yalnızca tanıklık eder.
Bu tanıklık hâli, metni didaktik olmaktan uzaklaştırır. Gültabak, okura ne hissetmesi gerektiğini söylemez; onunla birlikte hissetmeyi teklif eder. Bu etik duruş, kitabın samimiyetini ve inandırıcılığını güçlendirir.
2022 Bağlamında Toplumsal Okuma
Kitap, doğrudan politik bir metin değildir; ancak politik olanı tamamen dışarıda da bırakmaz. İyilerin hayatta kalamaması, adaletin işlememesi ve sürekli kayıp hissi, 2020’ler Türkiye’sinin ruh hâlini yansıtan güçlü metaforlar olarak okunabilir.
Pandemi sonrası yalnızlık, toplumsal bağların zayıflaması ve kolektif yorgunluk, metnin arka planında hissedilir. Bu bağlamda Bütün İyiler Öldü, bireysel acıyı toplumsal bir hafızaya dönüştürme çabası olarak da değerlendirilebilir.















