
Mehmet Rauf ‘u Türk edebiyatında ilk psikolojik roman kabul edilen Eylül’ün yazarı olarak kabul ettiğimizden olsa gerek diğer eserlerine gereken önemi vermiyoruz. Oysa 16 roman, 12 hikâye kitabı (yaklaşık 140 hikâye), beş telif piyes, on bir çeviri piyes ve altmışa yakın mensur şiir yayınlamış. Kitapyurdu kayıtlarına göre Eylül’ü 85 ayrı yayınevinden satın almak mümkün. Neyse ki Mehmet Rauf’un diğer eserlerine uygulanan sükut suikasti geçtiğimiz yıllarda aşılmaya başladı. Eylül dışında başka eserlerini de yayınlamaya başladıl yayıncılar ve Mehmet Rauf’un önemi ve büyüklüğü iyice netleşti.
Mehmet Rauf’un sağlığında tefrika halinde kalmış ve kitaplaşmamış romanlarından “Kâbus” bu yeni kazanımlardan. Kâbus, İkdam gazetesinde 30 Kanun-i sani -4 Mart 1928 tarihleri arasında 31 bölüm olarak tefrika edilmiş.
Filiz Ferhatoğlu, “Mehmet Rauf’un 16 romanından 13 tanesinin temel sorunsalı aşk ve buna bağlı olarak aşkın ortaya çıkışı, aşkın yaşanış biçimi, aşkın bitiminde yaşananlardır” diyor ve “Eylül dışında merkezinde bireyin psikolojisi ve aşk olan pek çok eseri bulunmaktadır” diye ekliyor (Mehmet Rauf’un Eserlerinde Kadın, Doktora Tezi, Marmara Üni. 2018).
Mehmet Rauf Kâbus’ta bir aldatma hikâyesi üzerinden kıskançlığı, hayal kırıklığını ve toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı baskıyı anlatıyor. Bir yanda Celal ve Halet çifti var. Celal, karısının gülmesinden bile rahatsız olacak kadar baskıcı, psikolojik şiddeti fiziksel şiddete vardırabilen bir karakter. Diğer yanda ise Aziz Nihat ve Nigâr çifti var. Dışarıdan bakıldığında “mutlu” görünen bir evlilik ama Nigâr, evliliğinin monotonluğunda boğuluyor. O dönemin diğer kadınları gibi eve kapalı bir halde yaşıyor. Varlıklı bir aile oldukları için evde hizmetçi, dadı gibi yardımcılar var ve günlerini dikiş dikerek geçiriyor.
Aziz Nihat, kendi evliliğini sürekli Celal ve Halet’in felaketiyle kıyaslıyor. Celal karısını döverken, ona hakaret ederken Aziz Nihat “Ben ne kadar iyi bir kocayım, karıma her imkânı sunuyorum,” diye kendini haklı çıkarıyor. Topluma göre Aziz Nihat “mükemmel bir eş”tir. Kumarı yok, içkisi yok, iyi geliri var, karısına bakıyor, onu gezdiriyor…
Nigâr, yengesi Halet’in neşesinin ve cıvıl cıvıl oluşunun Celal’i çıldırttığını görüyor. İlginçtir ki Nigâr, Halet’e acımak yerine onu suçluyor: “Kocan gülmeni istemiyorsa gülme, sus!” diyor. Kendi iç dünyasındaki hissettiği boşluğu ise kocasına açamıyor, çünkü “başımıza bir iş gelmesin” korkusuyla susmayı seçiyor.

Nigâr’ın hayatındaki tek düzelik yandaki evin penceresinden kendisini izleyen bir gençle değişecektir. Muhlis Şevki, gönderdiği şairane mektuplarla Nigâr’ın kalbini kazanıyor. Nigâr, kocasını “maddi bir adam” olarak gördüğü için mektuplardaki “duygusal derinlik” onu çok etkiliyor. Bu etkilenme bir süre mektuplarla sürecek, sonunda bu şair ruhlu gençle buluşma cesaretini göstermesine kadar varacaktır. Nigâr, dönemin, cuımhuriyetin ilanının sonrasında yeni gelen sosyal haklarına ve kadın-erkek arasındaki serbestliğe güveniyor. Kocasının ilerici görüşleri de onu etkilemiş olabilir.”Her kadın bugün dışarıda erkeklerle görüşebiliyor, ben neden görüşmeyeyim?” diye düşünüyor.
Ancak Mehmet Rauf, toplumun dış görünüşte modernleşse de zihniyette hâlâ geri kaldığını gösteriyor. Sokakta kadınlara özgürlük tanınmış gibi görünse de evin içinde o kadını “kendi malı” sayan koca zihniyeti değişmemiştir. Nigâr, modern vaatler ve geleneksel cezalar arasında ezilecektir.
Nigâr, aslında kocasını aldatma isteğinde değil, bir anlam arayışındadır. Muhlis Şevki’den gelen mektupları okurken mektubu yazan değil, o mektubun yarattığı “sevilme ve önemsenme” duygusu etkiler onu. Sonuç bir hayal kırıklığı olacak, evin, evliliğin kıymetini anlayacaktır ama kocasına ihanet ettiği damgasından kurtulamayacaktır.
Eserin en can alıcı kısmı, Aziz Nihat’ın mektupları bulduktan sonraki zihinsel dönüşümü. Aziz Nihat, mutlu bir evliliği ve kendisine âşık, sadık bir karısı olduğuna inanırken dönemine göre oldukça özgürlükçü bir bakış açısındaydı. Evlilikte kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünecek kadar açık görüşlüydü. Romanın 1927’de geçtiğini dikkate alırsak oldukça ileri görüşleri var. Hatta, aile, evlilik, namus gibi kavramları farklı ülkeleri, uygarlıkları düşünerek karşılaştırıp, toplumsal gelişmişliğin insan ilişkilerini etkileyip belirlediği görüşüne bile varmıştı.
Karısına yazılan mektupları bulduktan sonra ise dönemin erkek bakış açısını sahipleniyor. Artık Aziz Nihat’a göre kadınlar, “yaradılışları gereği aldatmaya meyilli” varlıklardır. Karısını bir birey olarak değil, temiz tutulması gereken bir “eşya” gibi görüyor. Kadınları “doğaları gereği fuhuşa meyilli” görmesi, aslında kendi suçluluk duygusunu ve kontrol arzusunu bastırmak için kullandığı bir savunma mekanizması. Kadını erkeğin mülkiyetinde bir varlık olarak görüyor ve “ihanetin bedelini kanla ödetmek” gerektiği kararına varıyor. Çünkü, “kadını erkeğin şerefi”dir.
“Celal gibi kaba bir adam bile (kendince) aldatılmıyorken, benim gibi mükemmel bir koca nasıl aldatılır?” düşüncesi, Aziz Nihat’ı çıldırtıyor. Aziz Nihat, Nigâr’ı bireysel tercihlerinden dolayı değil, “kadınlar zaten böyledir” diyerek ölüme mahkûm ettiği kanısında. Romanın trajik finali, bir “kıskançlık cinayeti” gibi görünse de aslında bir zihniyetin, bir saplantının ve toplumsal ikiyüzlülüğün yarattığı “kâbusun” somutlaşmış hali olarak değerlendirilebilir.
Romanın başından beri örneklerini gördüğümüz “elâlem ne der” baskısı, finalde can alıcı bir rol oynuyor. Romanın başında, Celal karısı Halet’in kafasında sürahi kırdığında aile “rezalet çıkmasın” diye susmuştu. Aziz Nihat da benzer bir baskı altında, yüzleşmek ya da boşanmak bir “skandal” demek. Ona göre, namusun temizlenmesi ancak yok edişle mümkün.
Mehmet Rauf’un Kâbus’ta sadece, bir “ihanet” hikâyesi anlatmıyor, 1927 Türkiye’sinin geleneksel aile yapısını en ince ayrıntılarına kadar inceleyip örnekliyor.
* Kâbus, Mehmet Rauf, İş Bankası Kültür Yayınları, Aralık 2025.
















