
Gerçek adı Gérard-Martial Princeau olan Mathieu Belezi’nin Toprağa ve Güneşe Saldırmak kitabının dört büyük yayınevinden reddedildiğini öğrendiğimde büyük bir merak duydum ve romanı hemen okumaya başladım. Her uygarlığın tabuları vardır. Her halkın kültüründe ve tarihsel mirasında, kolay kolay değinilmesi istenmeyen karanlık alanlar bulunur. Bu konulara kamusal alanda da mahrem ortamlarda da girilmesi çoğu zaman tercih edilmez. Hatta söylenmeyeni dile getirmeye ve üzerindeki tozu silkelemeye çalışan roman sayfalarında bile bu alanlara temkinle yaklaşılır. İşte Belezi’nin kitabı, tam da böyle yasaklı bir bölgeyi merkezine alır. Cezayir’in sömürgeleştirilmesinin en kanlı yıllarını, bir Fransız askerinin ve yerleşimcilerle birlikte göç eden bir köylü kadının bakış açısından anlatır.
Hikâye yaklaşık 1845 yılında geçer. On beş yıl önce başkenti işgal etmek üzere gönderilen orduyla birlikte karaya çıkan isimsiz asker, yerel halkın “pasifleştirilmesiyle” görevlendirilmiş bir birliğin parçasıdır. Kana susamış bir yüzbaşının emrindeki bölük, Cezayir topraklarının içlerine doğru ilerlerken ardında ölüm ve yıkım dolu bir iz bırakır. Kimi zaman pusu kuran isyancıların peşine düşerler, kimi zaman misilleme yaparlar, kimi zamansa kışı geçirmek üzere bir köye yerleşirler. Ancak askerlerin geçişinden sonra geriye yalnızca yağmalanmış ve boşaltılmış köyler kalır. Parçalanmış bedenler, tecavüze uğramış kadınlar, öldürülmüş hayvanlar ve yakılmış ekinler bu ilerleyişin değişmez sonuçlarıdır. Romanın asker anlatısı, adeta bir hatırat gibi, şiddetin giderek sıradanlaştığı karanlık bir zihnin iç dökümü olarak akar.
Askerin anlatısıyla eşzamanlı ilerleyen ikinci hikâye ise bambaşka bir bölgede, Bône kentinin iç kesimlerinde geçer ve romana karşıt bir ses kazandıran Séraphine’in öyküsünü aktarır. Séraphine, kocası, üç çocuğu, kız kardeşi ve eniştesiyle birlikte “yeni dünyada” zengin olma umuduyla yola çıkar. Ancak uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından kendini düşmanca bir coğrafyanın ortasında bulur. Boğucu sıcaklar ve keskin soğuklar, göz kamaştırıcı ışık ve bitmek bilmeyen yağmurlar, salgın hastalıklar ve ardı arkası kesilmeyen yaslar onun yeni hayatının değişmez parçaları olur. İşlenmesi zor topraklar ve yetersiz hasatlar umudu giderek zayıflatır. Koloninin çevresinde pusuda bekleyen yağmacılar ise bu kırılgan yaşamı daha da dayanılmaz hale getirir. Bütün bu koşullar Séraphine’i kısa sürede derin bir çöküntünün içine sürükler. Onun sesi, sömürgeciliğin yalnızca işgal edilen halkları değil, bu rüyaya kapılıp gelen sıradan insanları da nasıl öğüttüğünün güçlü bir tanıklığına dönüşür.
Belezi’nin romanı, Fransız sömürgeciliğinin çoğu zaman görmezden gelinen ilk dönemini, yani 1830’lardan itibaren uygulanan işgal, sürgün, kıyım ve kültürel yıkım süreçlerini cesurca mercek altına alır. Fransa’nın kendini insan haklarının evrensel savunucusu olarak konumlandıran resmî anlatısına karşı, sömürge tarihinin kanlı gerçeğini çıplak biçimde ortaya koyar. Yazarın amacı yalnızca geçmişi hatırlatmak değil, hâlâ süren bir yüzleşmenin kapılarını aralamaktır. Bu yüzden roman, yalnızca edebi bir metin değil, aynı zamanda tarihsel bir hesaplaşma çağrısıdır.
Mathieu Belezi uzun yıllar boyunca Cezayir’in sömürge tarihine, özellikle de bu tarihin başlangıç dönemine yoğun ilgi duymuştur. Roman her ne kadar kurmaca olsa da yazar, olay örgüsünü ve karakterleri oluştururken arşiv belgelerinden, asker mektuplarından ve dönemin resmî kayıtlarından yararlandığını belirtir. Bu titiz tarihsel zemin, anlatıya güçlü bir gerçeklik duygusu kazandırır. Bununla birlikte Belezi’yi asıl özgün kılan, dilde kurduğu sarsıcı üsluptur. Noktalama işaretlerinden bilinçli biçimde kaçınan, uzun soluklu ve kesintisiz cümlelerle akan anlatım, okuru neredeyse nefessiz bırakır. Şiirsellikle vahşetin iç içe geçtiği bu dil, romanı benzersiz kılar.
Yayımlanma süreci de roman kadar çarpıcıdır. Dört büyük yayınevi tarafından reddedilen eser, ancak küçük bir yayınevi olan Le Tripode’un cesareti sayesinde okurla buluşabilmiştir. Ardından gelen ödüller ve yüz binleri aşan satış rakamları, edebiyat dünyasının bu gecikmiş keşfini adeta tescillemiştir. Belezi’nin yıllar süren ısrarı, görmezden gelinen bir tarihin nihayet duyulmasını sağlamıştır.
1953 yılında Limoges’da doğan Mathieu Belezi, yaşamı boyunca pek çok farklı meslek icra etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde Louisiana’da öğretmenlik yapmış; Meksika, Nepal, Hindistan, Yunan adaları ve İtalya’da yaşamıştır. Çok sayıda roman ve öykü kaleme almış; 2000 yılında Küçük Kral adlı eseriyle Marguerite-Audoux Ödülü’nü kazanmıştır. Yirmi yılı aşkın süredir İtalya’da yaşayan yazar, hayatını bütünüyle edebiyata adamış durumdadır.
Toprağa ve Güneşe Saldırmak, sömürgeciliğin üzeri örtülmüş suçlarını hatırlatan, okuru rahatsız eden ama tam da bu yüzden gerekli olan bir roman. Belezi, edebiyatın en temel işlevlerinden birini yerine getiriyor: unutulmak istenenleri hatırlatmak. Tarihle yüzleşmekten kaçan toplumlara inat, geçmişin karanlık sayfalarını cesaretle açıyor ve şu gerçeği fısıldıyor: Sessizlik hiçbir yarayı iyileştirmez. Edebiyat ise o yaralara dokunmanın en sahici yollarından biridir.

















