
Söyleşi: Levent Karataş
Ayşegül Bayar’nın P adlı öykü kitabı Lando Kitap tarafından yayımlandı. Yazarla son kitabı üzerine konuştuk.
Ayşegül merhaba! Gece On İki Sancıları ile Fakir Baykurt Ödülü aldın. Kitabın ardışık öykülerden oluşan bir yapıttı. Bir anlamda roman bütünlüğü taşıyordu. Sonra ekseni kaydırıp Rengini Benden Alan adında bir roman (Novella da denebilir) yazdın. Şimdi de “P” adlı bir öykü kitabıyla okurun karşısındasın. Öncelikle, “P” adıyla kitap çıkartmak cesur bir iş, yanlış mı? Ne dersin?
Merhaba sevgili Levent Karataş. Evet, şu yönden bunun cesur bir iş olduğu düşünülebilir: Okuru sonu meçhul bir yolculuğa ikna etmek… Ama cesaretten daha çok öne çıkan bir şey var ki o da güven. Sözün en küçük yapıtaşı olan harfe olan güven. Anlamın bir harfle ne kadar çoğaltılabileceğine dair heyecan verici bir deneme bu. “P” öykülerimden birinin adıydı, kitaba da adını verdi. Bu başlık, öykülerin geneline yayılmış olan o muğlak atmosferi, zamansızlığı ve ayrıksı olma halini çok iyi temsil ediyor.
Kitabın içeriği demişken, biraz anlatır mısın, P’nin meselesi nedir?
P bize dayatılan toplumsal normlarla uğraşıyor. Öyküler bireysel hayat hikâyelerinden yola çıkıp toplumcu nitelik kazanıyor ve sistemin çarpıklıklarını deşifre ediyor. Gitgide artan kadın cinayetleri, kadını değersizleştirmeye çalışan politikalar, kuir var oluşa karşı nefret ve şiddet içeren ayrıştırıcı hamleler… Edebiyatın bunlarla mücadele etmesi, sistemin karşısında durması gerekir. Dolayısıyla P’nin derdi sadece benim ya da belli bir azınlığın değil hepimizin derdi.
Öykü isimlerine baktığımda (Fotoğraf Taşıyıcısı, Var Olanlar, Özgür Apartmanı- daire üç, Bir Aziz Bir Ben, Pembe çek şu pimi, Spiral, P, Çünkü Biz, Rüya ve Gözlerin Sonu, Biz Marikalar) özenli bir kodlamayla seçildiklerini düşündüm ki kitabın adı P de bir kodlama bence. İsimler ardışık biçimde değerlendirildiğinde, bir “imge patlaması sonucunda şiir” havası veriyor. Sen bana bir sır vermiştin, önce şiir yazdığına dair bir emare. Öykünü oluştururken de şiir kurma metoduyla mı yola çıkıyorsun?

Önce şiir, doğru ama şiirden ziyade buna “kalıba dökülmemiş imgeler topluluğu” desem daha yerinde olur. Zihnime üşüşen imgeler bazen o kadar yoğun ve kalabalık oluyor ki onları dizginlemekte zorlanıyorum. Bir serserilik hali bu, şiire alan bırakamama durumu. Bu yüzden dizelerim notlarımın arasında kalıyor ama yazmaya daima imgenin peşine düşerek başlıyorum. O imgeyi genişletip öykü-roman olarak devam ediyorum çünkü kendimi bu şekilde daha iyi ifade ediyorum. Not ettiğim dizelere metnimde mutlaka yer veririm ve bu dilimin şiirsel niteliğiyle öne çıkmasını sağlar. P’deki öykü başlıklarına zihnimin şiirsel kodlamaları diyebilirim.
Fotoğraf Taşıyıcısı öykünde bir dürüst hissediş olarak ne gördüğümü şöyle özetleyebilirim: Geçmiş ve gelecek, şimdi ve geniş zaman arasında kahramanlar birbiriyle metafor diliyle konuşup bize, uzak okura kendi dünyalarını yansıtıyorlar. Fotoğraf Taşıyıcısı başlığı bile başlı başına bir imge. Etki alanlarını düşündüğümde büyücülük, gizem ve sürpriz sözcükleri aklıma geliyor. Ne dersin?
Fotoğraf taşıyıcısı ataerkil toplum-ötekilik ekseninde dönen bir öykü. Tüm zamanları içinde barındırıyor ve sizin de dediğiniz gibi sözünü metaforlar üzerinden aktarıyor. Mekânın ve karakterlerin çarpıtılmış gerçekliğinde elde gezdirilen bir fotoğraf… Bu fotoğraf görülmek, hatırlanmak ve kabul edilmek isteyen karakterin bir çırpınışı ve kullandığınız sözcükler, bu çırpınışın metindeki ifadesiyle örtüşüyor. Özellikle de büyücülük. Dille başarmak istediklerimden biri de bu aslında. Dilin büyüsünü kullanarak gerçekliğin kırıldığı bir atmosfer kurmak ve anlamın etki alanını genişletmek.
Dünya üzerinde en çok acı çeken kitle 70’ler, 80’ler ve 90’larda işçi sınıfı olarak tanımlanırdı fakat artık demokrasinin tanımı değiştiği gibi acıyı omuzlayan sınıfın ve kitlenin tanımı da değişti. Ayşegül, seni sosyal medyadan izleyenler senin bir “Gökkuşağı Militanı” olduğunu ve bu tanımlara bir anlamda güncel, çağdaş bir üslup getirdiğini gözlemliyorlar. Bu konuda, kitabın içeriğiyle de bağlantılı olarak sen neler söylemek istersin?
Gökkuşağı militanı… Bu ifadeyle aynı cümlede anılmak ne kadar hoş. Hepimiz-edebiyata, sanata gönül vermiş her birey, birer gökkuşağı militanı olmakla yükümlüyüz aslında. Ben de edebiyat aracılığıyla bunu yapmaya çalışıyorum ama sadece yazmak, dönüşüm için yeterli değil. Hele hele okuma oranlarının düşük olduğu bir toplumda. Sosyal medya, sesimizi duyurabileceğimiz, tepkimizi ortaya koyabileceğimiz bir mecra halindeyken bir yazar olarak benim de bu mecrada sessiz kalmam düşünülemez.
Öykü mü, novella mı, roman mı? Niçin?
Hepsi, demek istiyorum. Ve hiçbiri. Bir yazın yolcusunun türe, daha doğrusu türün kaidelerine sıkı sıkıya bağlı kalmaması, yıkıp yeniden yapmaya açık olması gerektiğini düşünmüşümdür hep. Yapaylıktan kurtulmanın ilk koşulu da bu bence. En azından ben, bunun için çabalıyorum diyeyim. Hiçbir zaman “Şu konuda yazacağım,” demediğim gibi “Bu metin öykü olacak, roman olacak,” diye de metnimi zorlamadım. Ona istediğini verdim. Dolayısıyla ben, derdimi en akıllıca, en sistemli ve doğru biçimde aktarabileceğim her türden razıyım.
Üslubunu geliştirmek için neler okuyorsun? Kütüphanende en çok başvurduğun kitaplar hangileri?
Yazma yolcuğuna iki dil ustası, Bilge Karasu ve Ferit Edgü ile çıkmıştım. Her iki yazar da kendi sesimi bulmamda bana ışık oldu, onların eserlerine ara ara dönüp bakarım hâlâ. Muazzam bir yazar, yazıyla düş yaratma ustası olduğunu düşündüğüm Sevim Burak, bende apayrı bir yere sahiptir. Zamansız, cinsiyetsiz metinlerine hayran olduğum Jeanette Winterson, yine dil ve anlatımına hayran olduğum Christa Wolf… Üslubun gelişiminde çok önemli olduğunu düşündüğüm için felsefe ve psikoloji okumalarını da edebiyatla eş zamanlı olarak yürütüyorum.
Şaşırtıcı bir üslupla, şaşırtıcı bir anlatım tekniğiyle devamlılık göstererek yazmak yazarın bir anda çuvallamasına neden olmaz mı? Çünkü “Borderline” bir anlatı kurgusuyla yazmak yazarı bir anda boşluğa itebilir.
Borderline anlatı, metinlerimde yakalamak ve yansıtmak istediğim bir biçim. Çuvallama belki sadece şu şekilde olabilir; tekrara düşüldüğünde ya da boğuntunun dozu aşıldığında. Niyetim okura sistemin çürük yanlarını gösterip onda rahatsızlık oluşturmak ki bu rahatsızlığın bir farkındalığa dönüşmesini istiyorum. İşte tam da bu yüzden metinlerimi çalkantılara, ani rüzgârlara ve yıkımlara açık hale getirmem gerektiğini düşünüyorum.
Dürüst olup bir yazar olarak kendi özeleştirini yaparsan, kendinde eksik bulduğun-o her ne ise işte onu, okuruna deşifre eder misin?
Yazın yolculuğu sonsuz, öğrenmenin, gelişimin asla bitmeyeceği bir yolculuk. Bu yüzden ne kadar yol almış, kendimi geliştirmiş de olsam sık sık öz eleştirimi yaparım. Günlük hayata, sokaktaki akışa dair detayları çok iyi anlatamam örneğin. Gözlem eksikliği midir bu, yoksa içe dönüklüğün bir getirisi mi… Benim metinlerim iş başında metinler değildir bu yüzden. Bir doktor, bir tersane işçisi; onların bir günü, ya da bir vapurun iskeleye yanaşma biçimi… Belki içimdeki o uçsuz bucaksız evreni, dışarıdaki hayata tercih etmemden kaynaklanıyordur bu.


















