Portekiz Notları 2 | Irmak Erkan

Aralık 5, 2025

Portekiz Notları 2 | Irmak Erkan

* Geçen hafta Portekizce dersinde bir metin okuduk.  İki kız kardeşin hayatı birbiri ile karşılaştırılıyordu. Kız kardeşlerden biri evli ve çocuklu. Diğeri bekar. Evli olan saat altıda uyanıyor. Çocuklarını kaldırıp vakit kaybetmeden kahvaltı hazırlamak için mutfağa koşuyor. Bekar kız kardeş sabah dokuz gibi uyanıyor. Ama hemen kalkmıyor, bir saat kadar yatakta uzanıp kitap okuyor. Çocuğu olan, servise binip işe gidiyor, çalışıp para kazanmak zorunda. Diğeri atölyede resim yapıyor. Sevgilisiyle, arkadaşlarıyla zaman geçiriyor. Hikâye bu şekilde devam ediyor. Ben de bu hikâyeden esinle ilk Portekizce metnimi yazdım. Portekizce olan modern, feminist, benimki geleneksel bir anlatı oldu. Ben de evli erkek ile bekar erkeği karşılaştırıyorum. Evli erkek, karısına ve çocuklarına ilgi ve şefkat gösteriyor. Evde yemek yapıyor,  sofra hazırlıyor, çamaşır yıkıyor. Yoruluyor ama mutlu. Bekar erkek ise hep yalnız, hep depresyonda.

* Eşcinsel erkekler özellikle mi sakal, bıyık bırakıyorlar? Şu çapkın maço erkek imajı ile alay ediyorlar. Fakat heteroseksüellere asıl büyük darbeyi birbirlerine olan yoğun sevgilerini, ulu orta göstererek vuruyorlar. Parklarda birbirlerine sarılıyorlar, öpüşüyorlar, her fırsatta birbirlerine dokunuyorlar. Kadın erkek ilişkisini pek sıradan bir hale getiriyorlar, hatta küçümsüyorlar. Geleneksel aşkı savunanlara ise ya yeni bir romantizm üretmek ya da çaresizce kenara çekilmek kalıyor.

* Ünlü Portekizli piyanist Maria João Pires tam seksen yedi yaşında. Kendisi aynı zamanda bir entelektüel. Público gazetesinde 9 Kasım’da kendisi ile söyleşi yapıldı.  “Sanatçının egoya ihtiyacı yok, o sanatına hizmet etmeli.” diyor. Yine aynı söyleşiden:  “Ben, bir sanatçıyım, köpek değilim; demek kendinin farkında olmanın çok alt seviyesidir. Ben, bir sanatçı değilim. Basit bir insanım ve insan yanımı korumaya çalışıyorum.”

* Yazma eylemi ahlaki bir meseledir. Ama kimse yazarların ahlakçı olduğunu iddia etmemeli. İlle yazarın ahlakından bahsedeceksek, onu eserine olan sorumluluğunda aramalı. 

* Yazarların topluma yol gösterici olduklarını söylemek de yanıltıcı olur. Onlar, kendi yollarını ararken yanlarına bizi de alan kâşiflerdir.

* Yazarları belki şu şekilde ikiye ayırabiliriz. Kitabı bize ulaşanlar ve ulaşmayanlar. Kitabı mevcut olan yazarın adları da bugünlere kadar gelmiştir. Kitapsız olanların ise ne yazık ki yazarlığı tartışmalıdır.

* Roma Caddesi’nden güneye devam edince cadde genişler, ikiye bölünür. Yolların ortasında yeşil bir alan ayrılmıştır. Kaldırımlar geniştir, kafeler bu geniş alana sandalyelerini çıkarırlar. Bu yeni caddenin adı Praça de Londres’tir. Batısında Aziz John Kilisesi bulunur. Kilisenin arkasında ise Filipa de Lancastre okulu yer alır. Bu okulun Lizbon’daki en iyi devlet okullarından biri olduğu söylenir. Kilisenin minimal mimarisi yeni-barok tarzındadır. Ama benim asıl ilgimi caddenin doğusundaki kırmızı kulübe çeker. Dışardan bakınca içine tek kişinin sığabileceği bu minik kulübe, (pek muhtemel ki bir zamanlar telefon kulübesi olarak kullanılıyordu) kitaplık olarak hizmet vermektedir. Haftanın hangi günlerinde, hangi saatlerde kitap alıp, iade edebileceğiniz bilgisi camda asılıdır. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı da rafta, ön sırada okurları ile buluşmayı bekler.

* “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” önermesi Covid-19 salgını döneminde “biz bize yeteriz” şeklinde sadeleştirilip, basitleştirilmişti. Gerçekten dostumuz yok mu? Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’nda Almanya ile ittifak yapmıştı. Atatürk döneminde Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler geliştirdiğimizden söz edilir. (Türkiye’nin Kalbi: Ankara belgeselinin 1934 yılında Sovyet yönetmen Sergey Yutkeviç tarafından çekildiğini anımsayalım.) Kıbrıs Harekatına rağmen 57. Koalisyon Hükümeti döneminde komşumuz Yunanistan ile iyi ilişkiler kurulmuştu. 90’lı yıllarda TRT ekranlarında Barış Manço’nun kalabalık konserleri yayınlanır, Türk-Japon dostluğu perçinlenirdi. Bugün ise güney komşularımız ile daha yakın ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. Sahi, sakın yalnızlığımızın sebebi değişken dış politikamız olmasın?

* Geçen aylarda pek konuşulan Türk-Kürt- Arap birliği önerisinin pekâlâ çeşitlendirilebileceğini düşünüyorum. Kuzeye doğru uzanıp Türk-Bulgar-Rus ittifakını da neden tartışmayalım? Ya da batıda dörtlü bir Akdeniz ittifakını: Türk-Yunan-İtalyan-Portekiz? Tarih boyunca iç içe yaşadığımız gayrimüslim vatandaşlarımızı hatırlayarak, onları da kucaklayan Türk-Rum-Ermeni-Yezidi-Süryani işbirliğinden bahsedemez miyiz? Ya da teknolojiyi, deprem ile mücadeleyi önceleyen Türk-Alman-Japon modelini?

* Toplumdaki değişimi kaygı verici bulanların sayısı pek çok iken kimsenin dönüp kendisindeki değişime bakmaması ne tuhaf!

* Galveias Sarayı Kütüphanesi’nde çok sayıda masa var ve tıklım tıklım doluyor. Kütüphane müdürü olsaydım, gelen ziyaretçilerden küçük bir form doldurmalarını isterdim. Bugün hangi alanda çalışmak için geldiniz? Okuyacak mısınız, ders mi çalışacaksınız, başka bir disiplin mi? Matematik çalışacakları bir masaya, felsefe çalışacakları başka masaya, akademik metin yazacakları başka, kurgusal metin yazacakları başka masaya oturturdum. Grup çalışmalarını teşvik edince bu karşılaşmaların sonunda ortaya iyi işler çıkacağına eminim.  

* Yine Público gazetesi, Ainda Ontem, Cesare Pavese’nin bir sözünü köşesine taşımış: “Uyuşukluk, saatlerin yavaş, yılların hızlı akmasına sebep olur. Üretkenlik ise saatlerin hızlı, yıların hızlı akmasına.”

İlk yazı için >>>

Yorum yapın