Masthead header

Category Archives: emek erez

Almanya’ya iş gücü olarak gönderilen birinci kuşağın ve onların çocuklarının yaşadığı sorunlar sosyal bilimler, sinema, edebiyat gibi pek çok disiplinin çalışmalarında yer buluyor. Daha çok kimlik, entegrasyon, köken, bellek alanında çalışılan veya anlatıya dönüştürülen bu konu çok yönlü tartışma sunarken, özellikle edebiyat, sinema gibi alanlar meselenin farklı boyutlarına, konunun sadece istatistikle ilgili olmadığına dikkat çekerek, […]

devamını oku »

Ritchie Robertson, “Kafka okumak kafa karıştırıcı bir deneyimdir”[1] derken haklıdır. Kafka metinleri üzerimizde “tuhaf etki” bırakır ve kafamızı karıştırır. Yaşamımıza bir kere girmişlerdir ve ne kadar zaman geçerse geçsin anımsamalarımızda o etkiyi hissettirirler. Çünkü Adorno’nun işaret ettiği gibi Kafka okuma deneyimi; “sessiz filmlere eşlik eden metinler”[2] gibidir. Onun anlatılarında, “klişe imajlara”, alışıldık konulara çok rastlamayız […]

devamını oku »

İnsanın hayatın anlamına dair soruları, kriz ve yıkım dönemlerinde daha çok artıyor. Bu konudaki metinlerin dünyanın böylesi dönemlerinde ortaya çıkması da tesadüf değil. İnsan tanrı olmak istedi, bir anlamda başarılı da oldu ancak insanın tanrısallığı kendi türünü iyi bir sona çıkarmadı. Çünkü insanın dünyaya her hâkim olma girişimi daha çok savaş, daha çok eşitsizlik, daha […]

devamını oku »

Bir edebiyat metninin belirleyici unsurlarından birisi de karakter. Çünkü bir bakıma bireyi doğurup, büyütüp, inşa etmek, onu kültürlendiği çevrenin usulüne uygun konuşturmak, huyunu suyunu bilmek, tepkilerini ölçmek ve onu anlatının içine yerleştirmek anlamını içeriyor ve tüm bunlar sonucunda ortaya çıkan metnin kahramanı, kurgunun içerisine iyi yerleştirilmişse, sizinle birlikte yaşamaya devam ediyor. Onlarca edebiyat metni karakteri […]

devamını oku »

Üzerimize güneş çökmüş, gölge yokmuş gibi bir bunaltı hissediyoruz çoğu zaman. En çok kurulan cümle “söz bitti” belki de doğru öyle hissettiğimiz oluyor ama şöyle bir şey de var. Bulutları toplayıp, yağmuru çağırıp ferahlama isteği, çünkü söyleme isteği var insanın, sözle, yazıyla, mimikle, filmle veya başka biçimde. İçerisinde bulunduğumuz durum, çoğu zaman bizi yaşananlara müdahil […]

devamını oku »

İnsan hatırlar, çok sık kullanırız bu cümleyi çünkü anlamı sandığımızdan daha ağırdır. Hatırlamak zaman ile ilişkilidir ve zaman insanın kurtulamadığıdır. Şimdide varlığımızı devam ettiriyormuşuz gibi gözükse de insan geçmişe dönük bir yaşamı devam ettirir. Ve geçmiş dediğimiz şey bizim varoluşumuzu belirleyendir. Bu nedenle insan öncesinin sonsuzluğunda bir varlık çabasına mahkûmdur. Her şeyin hızla geçip gittiğini […]

devamını oku »

Eleştiri nedir ne değildir? Nasıl olmalı? Var mı, yok mu? Sorularını içeren tartışmalar sürüp gidiyor. Eleştiri üzerine konuşmak önemli olsa da kişisel kanaatim her alanda olduğu gibi bu konuda da kesinlikli bir tanımın olamayacağından yana. Sadece eleştiri üzerine okuduğumuz metinler bile bize konunun çetrefilli olduğunu, tekil bir yere veya bağlama hapsedilemeyeceğini gösteriyor. Eleştiri, bir sonuca, […]

devamını oku »

Gündelik yaşam bize sınırları belirsiz, kendi içerisinde gizem taşıyan ancak derinlemesine gözlediğimizde farkına varabileceğimiz pek çok ayrıntı sunar. Bu ayrıntılar yaşamın ve insanın ortalığa saçtığı, üzerinde durmadıkça görülmeyen kırıntıları andırırlar. Bunları görebilmek için yaşam anlarını yakalamak, detayları kaçırmamak, sanırım biraz da hayattan tat almak gerekir. Bu aynı zamanda gözlem ve yorum yeteneği ile de ilgilidir. […]

devamını oku »

İyiye dair arzularımızın kesintiye uğratıldığı bir süreçte varlık çabası veriyoruz. Kitapların dünyası ile içerisinde bulunduğumuz yaşam arasındaki çelişki bazen insanı çıkmaza sokuyor çünkü bilginin, rüyasını kurduğunuz yaşamın, hayatın gerçekliği ile olan imkânsız ilişkisi bize şöyle bir soru sorduruyor: Bize her şeyin iyi olacağına dair umut vaat eden metinler mi yoksa, hayalini kurduğunun gerçek olamayacak kadar […]

devamını oku »

Çocukluğa ait imgelerin bile değiştiği günümüz dünyasında, çocuk kelimesi savaşlarla, göçlerle ve buraya yazmaya içimin elvermediği sözcüklerle yan yana geliyor. “Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne, allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar”[1] demişti Nazım, ancak büyükler dünyayı çocuklara veremedikleri gibi onlara şenlikli, oyunlu bir dünya imkânı da sunamadılar.  Ayrıca onlar, sadece dünyanın büyük […]

devamını oku »

Dünyanın içinde bulunduğu durum umuttan uzaklaştıkça, politik imkânlar üzerine daha çok düşünüyoruz. Tarihin içinde bulunduğumuz ânını “kurtarmak” yeni stratejiler geliştirmek, ezilenlerin bu an içerisindeki konumunu tartmak ve yorumlamak, tartışma zeminleri yaratmak da bu açıdan önemli görünüyor. Böyle anlarda yaşamımızda ve dünyada yer etmiş düşünürlerin fikirlerine tekrar tekrar dönme ihtiyacı duyuyoruz. Çünkü dünya, savaşlar, vahşi kapitalist […]

devamını oku »

Her ânı birbirine benzeyen günlere hapsolmuş bir yaşam, çağımızda bireyin önemli sorunlarından. Bu öyle normal bir hâl almış ki çoğu zaman farkına bile varmıyoruz. Çalan saatin ziliyle güne başlayıp yollara düşen, yaptığı işi sadece yaşamını devam ettirmek için yapan, sıkıntı ile varlık çabasının iç içe geçtiği bir hayat. Gündelik yaşamımızda bunu kıramasak da bunu başarabilen […]

devamını oku »

“Haritasını çıkardığınız yere zaten gitmişsinizdir. Ama gitmekte olduğumuz yerin henüz haritası yoktur.”[1] Belirsiz bir gitmeler çağında yaşıyoruz, ortada yollar var ama kesin bir istikamet yok. Lorde’un ifade ettiği gibi, gidilecek yer ne harita içerisinde belirlenmiş ne de daha önceden tecrübe edilmiş. Bahsettiğimiz gidiş,  zorunlu göçler, sürgünlükler, yerinden edilmelerle ilgili. Devamlı olarak karşılaştığımız bu gitme, doğal […]

devamını oku »

İnsan anlamları, sığınakları elinden alınmış bir yaşam sürüyor, dünya uzun süredir büyüsüz. Ve bu anlam boşluğu salt maddi olanla doldurulmaya çalışılıyor, tüketim kültürü gibi olgular da belki bu anlamı tekrar yakalamaya çalışan insanın bir şekilde kendisini tatmin etme yolu. Bu girişi yapmama ve bunları düşünmeme sebep, Nazlı Karabıyıkoğlu’nun “Gök Derinin Altında” adlı öykü kitabı. Kitap […]

devamını oku »

Felaket üzerine yazmak ve konuşmak sıkıntılı ama dünyanın içerisinde bulunduğu durumdan dolayı bu konuda tartışmayı sürdürme gerekliliği de var sanki. Bu nedenle de Adorno’nun şu cümlesi hâlâ önemli bir yerde duruyor bana göre, şöyle söylüyordu: “Sanat ki artık düşünümsüz olamaz, şenlikten kendi isteğiyle vazgeçmek zorundadır. Onu buna zorlayan da her şeyden önce yakın geçmişte gerçekleşmiş […]

devamını oku »

Her şeyin geleceğe dair olduğu, şimdinin kaybolduğu, insanların devamlı bir şeyleri anlama ve anlamlandırma çabasına giriştiği bir yer hayal edin. Ya da Andrey Platonov’un “Çukur” adlı romanını okuyun. Stalin döneminde emekçilerin “hayatın ortak ve uzun” anlamına dair giriştikleri mücadelenin anlatıldığı ve yazarın komünizm karşıtı olarak damgalanmasına da sebep olan bu kitap geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları […]

devamını oku »

Özellikle geçmişin acı veren ve yüzleşilemeyen gerçeklerine dayanan metinlerin bir şekilde geçmişin belleğiyle hesaplaşmaya vesile olabileceğini düşünüyorum. Edebiyat metinleri neyse ki sınırı çok kesin olmayan anlatılar barındırdığı için çoğul duygu durumlarına sokabiliyor okuru. Bu oldukça önemli çünkü bir şekilde yaşanmışlık hissini geçiren metinler yüzleşilemeyen, üzerinde düşünülmeyen, politik ön kabullerle hareket ederek görmezden gelinen konuları bıraktığı […]

devamını oku »

Foucault’nun modern öznenin soykütüğü hakkında verdiği iki konferanstan ve yine konu ile ilişkilenebilecek iki söyleşiden oluşan “Hermenötiğin Kökeni ‘Kendilik Hakkında-Dartmouth Konferansları, 1980’” adlı kitap hakkında daha önceki yazıda tartışmaya başlamıştık. Bu yazıda kitabın sonunda yer alan ve Foucault’nun kendilik problemini anlamamıza yardımcı olan söyleşilerden bahsetmeye çalışacağım. Bu iki  söyleşi, Foucault’nun modern öznenin soykütüğüne dair giriştiği […]

devamını oku »

Her öykü yeni bir kapı açıyor, her yeni öykü kitabı bizi ayrı bir iç dünyaya götürüyor. Mevsim Yenice’nin “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi”  adlı kitabını okurken, kendince dili ve üslûbu olan öykülerle, sıradan diyebileceğimiz karakterlerin içinde kopan fırtınalarla, burukluklarla, çalkantılarıyla, takıntılarıyla karşılaşıyorsunuz. Yazarın karakterleri içimizden ama bir şekilde kendi farklılıklarını da ortaya koyabilen temsiller olarak çıkıyorlar […]

devamını oku »

Foucault’nun çalışmalarında önemli yer eden kendilik meselesinin ele alındığı “Hermenötiğin Kökeni ‘Kendilik Hakkında-Dartmouth Konferansları,1980’” adlı kitap, geçtiğimiz günlerde Ayrıntı Yayınları tarafından basıldı. Foucault’nun modern öznenin soykütüğü hakkında verdiği iki konferanstan ve yine konu ile ilişkilenebilecek iki söyleşiden oluşan metin, Antik Yunan ve Roma döneminde kendiliğe dair uygulamalar ile birlikte ilk Hristiyanlıkta öznellik ve hakikat ve […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r