Masthead header

Category Archives: aysunöykü

Duvarları sarı küçük bir oda. İki yatak. Duvara monte edilmiş raflar üzerinde masal kitapları… Tavanda parlayan fosforlu yıldızlar, gezegenler… Komidin üzerinde pembe çalar saat… Saniyenin acelesi olduğu belli.Yorgan içinde hareketsiz kalışı, tehlikenin geçmesini bekleyen örümcek gibiydi. Karanlık odasını prize takılan pembe gece lambası aydınlatıyordu. Siyah komidinin üzerinde kaç aydır alınmayan toz kendini ele veriyor. Dört […]

devamını oku »

O kapıdan son kez çıktığımı bilseydim, belki başka türlü davranırdım. Ardımda, yalnız kalınan her karanlıkta çınlayan tumturaklı bir cümle bırakırdım mesela. Sitemli ve yıkıcı! Aklıma gelir miydi bilmiyorum. Fazla bir şey düşünememiştim. Sadece cüzdanımı ve niyeyse anahtarlarımı alıp çıktım. Saat sabahın üçüne geliyordu. Ne bir giysi, ne bir kitap, ne babadan kalan saatim. Hiçbir şeyi […]

devamını oku »

Kapandım yine sığınağıma,  hep burada kalmak istiyorum. Yorgunum bir o kadar da yılgın…Kocaman bir mutsuzluk- umutsuzluk sarmalının içinde debelenip duruyorum kaç zamandır. En son ne zaman aynaya baktım, çalılaşmış ellerime ne zaman bir krem sürdüm, keçeleşmiş saçlarıma ne zaman tarak vurdum anımsamıyorum.Ne zaman bu hale geldim bilmiyorum, ne zaman vazgeçtim kendimden, ne zaman bu kadar […]

devamını oku »

Karşımdaki koltukta oturan kadının trenin camına yansıyan görüntüsü, bazen aniden giriverdiğimiz bir tünelin karanlık ve nemli duvarlarında beliriyor, bazen de gecenin zifiri karanlığı onu tıpkı siyah dev bir canavar gibi yutuveriyor. Kafamı yasladığım cam, soluğumdan yer yer buğulanıyor. Metal kokulu ve tozla karışık nemli hava çarpıyor burnuma.Başım, trenin sarsıntılarıyla hafif ve ritmik bir şekilde cama […]

devamını oku »

Dönüyordu. Ev, gözümün önünde dönüyordu. Sırtımı duvara yasladım. Sağ elimle başımı, sonra boynumu ovaladım. İçeriden Kaan’ın sesi geliyordu. Bilgisayar oyununa kapılmıştı. En küçüğü sepete koyduğum oyuncakları tekrar dağıtıp salonun her yerine saçıyordu. Ben topluyordum o saçıyordu. Bunu bilinçli yapıyor gibi hissediyordum. Kendi çocuğum bana savaş açmıştı. Yerlerde sürünüyordu. Ben yemek hazırlarken, lego kutusunu getirip mutfağın […]

devamını oku »

Bir akşam vakti, Geceye yakın. Ilık bahar esintisi, Taşlı kasaba yolu, Babanın sıcak avucu. Fısıltıyla sordu sorularını çocuk; Fısıltıyla cevap verdi baba, Ciddiymiş gibi davranıp başından savarak. Akşam yemeklerinde olmayan, Güzel gülüşlü, sert bakışlı, Dünyaya merhametli, Evine zalim baba. Şaşkın çocuk, Hem baş başa babasıyla, Hem el ele… Ilık bahar esintisi, Taşlı kasaba yolu, Babanın […]

devamını oku »

Vah, vah hanımım, nasıl olmuş ki o öyle? Yıllardır çalışan saat. Hepten mi durmuş? Salondaki değil mi? Hani beyaz koltuğun arkasında, duvarda, evi kollar durur. Nasıl da güzel bir saat. Bir içim su, maşallah. Tabii, bilmem mi, antika. Büyük büyük dedenizden kaldıydı. Ben anlamam pek, ama böyle güzelini görmedim vallahi. Var, bak, Mehtap Hanımların evinde […]

devamını oku »

“Her şey iyiliğin için” diyor. Geleli daha bir hafta bile olmamış, önce salondaki koltukların yerini değiştiriyor. Üçlünün yerini hiç beğenmiyor, “neden böyle koydunuz ki bunu” diyor? Oysa benim için hiç fark etmez, salonun ha o tarafında durmuş, ha bu tarafında. Ama nedense kocam için çok şey ifade ediyor bu değişiklik. “Kalsın yerinde” diyor. “Annen geldi […]

devamını oku »

Tepeye varmak üzereydi, bir ses duyunca siper aldı. Güzel, yumuşak, duyguları okşayan nağmeli bir sesti. Buzdağı gibi adamın buzlarını eritmeye başladı. Yaşadığı oldukça sert ortamın direncinde bir çatırdama yaratan bir sesti. Sözcükleri farklı olsa da, duygulu, içten söylüyordu, söyleyen. Özlemle kabardı yüreği. Doldu da doldu. Dolmaya hazır bekliyormuş zaten duyguları. Bu ses, bu türkü kendisinin […]

devamını oku »

Saadet Dobrucalı’nın hikâyesi ne zaman başlamıştı, bilen yoktu. Sanki, kocası Berber Bedri ile birlikte, yüz yıldır, o sakız sardunyalarla örülü evde yaşıyorlardı. Itrışahî Çıkmazı’nda, ona ilk kim Saadet Hala diye seslenmişti, bu da bir muammaydı. Biri mi doğuracak, Saadet Hala’ya koşulurdu. Kurşun mu dökülecek, onun kapısı çalınırdı.  Evi hep kadınlarla dolup taşar, dışarıda yalnız yürüdüğü […]

devamını oku »

Fotoğraf: Ara Güler Bak Latif Abi dedim. Sen bir yerde yanlış yapıyorsun dedim. Bir kere, kötü  espri her yerde her zaman kötü espridir dedim. İnsan zamanla kötü espiriye alışabilir, hatta kendisi de kötü espiriler yapabilir dedim. Ama insan, sürekli kötü espiriler yapan birine asla dayanamaz abi dedim. Bu bir doğa kuralıdır ve biraz da pilav […]

devamını oku »

 Ben, hayatı, özgürlüğü seven çoğu insan gibi yaşamanın bir hak olduğuna, ama bir mecburiyet olmadığına inanıyorum. -Ramon Sampedro     Kemal Hoca her sabah programlanmış bir robot gibi aynı saatte uyanırdı. Hastalığından ve bakım evinden nefret etse de, iki yıldır kucak kucağa uyudukları küçük odasını seviyordu. Pencerenin ardında kiminik bir koruluğu andıran bahçenin manzarasıyla, yatağının karşısındaki […]

devamını oku »

Yazamıyorum. Hem de uzun zamandır. Boş bakışlarım kâğıdın üzerinde dolaşıyor. Soldan sağa, çapraz, aşağıdan yukarı. Gözlerim bir süre sonra beyazlığa alışıyor. Beyaz körlüğü geliyor aklıma. Burnumun tam ucunda küçük parlak böcekler uçuşmaya başlıyor. Böyle bir şeydi galiba beyaz körlüğü. Belki de değildi. Gidip bir kahve alıyorum. Tadı tuzu olmaz benim kahvelerimin. Makbul olanı koyusudur başka […]

devamını oku »

Odamdan çıktığımda gördüm onu. Duvara sırtını yaslayarak çömelmiş, sessiz ağlıyor. Bir eli yüzünde; avuç içiyle gözyaşlarını siliyor, diğer eliyle dizinin üstündeki küçük paketi kavramış bekliyordu.Eskimeye yüz tutmuş kasketinin altında ak saçları sık. Kır sakalı en az on beş günlük. Mesai henüz başlamış. Kat görevlileri işlerini bitirmiş. Pencereden giren sabah güneşi boylu boyunca koridoru aydınlatıyor. Koridor […]

devamını oku »

Yazacaklarım başıma çoktan geldi. O kadar uzun zaman geçti ki hafızamda da değil tam olarak. Yarı uykulu, yarı gerçeklik gibi hatırlıyorum. İnsan, zihninin derinliklerine inip en dip deki hatıralarını çekip çıkarmaya nasıl zorlanıyorsa o haldeyim. Konu bahis çok önceler, çok çok önceler, başlangıç anından bahsediyorum… Alakaranlık bir hücredeydim kendime geldiğimde. Gözlerimi açar açmaz kafamı kaldırıp […]

devamını oku »

Önündeki evrakı alelacele imzalayıp hızla kalktı koltuğundan. Küçücük büroda kapıya ulaşması için bir sürü engeli aşması gerekiyordu. Masanın üzeri, üç duvarı boydan boya kaplayan dolapların rafları, pencerenin kalın içerlekli pervazı, hatta arkalığının vidası düşmek üzere olan misafir sandalyesinin oturak yeri bile dosyalarla, evraklarla tıklım tıkış doluydu.  Bilerek koymuştu misafir sandalyesine o dosyaları gerçi… Vidasını da […]

devamını oku »

Balkonda sardunyalarımı suluyordum. Bahçede sırtı bana dönük bir kadın gözüme ilişti. Köşedeki kiraz ağacının yanındaydı. Yeni çiçeklenmeye başlamış ağaçla konuşuyor gibiydi.  Hareketlerinden o olduğunu anladım. “Mediha Teyze?” diye seslendim. Döndü, başını yukarı kaldırdı, “İlknur,” dedi gülümseyerek. Bir an sessiz kaldıktan sonra, sanki dört ay önce hiç kimseyle vedalaşmadan çekip giden kendisi değilmiş, sanki daha dün […]

devamını oku »

Sümbülköy’e akşam inmek üzeredir şimdi. Tesisatçı Şeref, neredeyse yarım saat önce dükkanını kilitleyip, elindeki sigarayı bahçedeki gülün dibine fırlatmış, yirmi metre kadar yürüdükten sonra geri dönüp, sağ omuz darbesiyle kapıyı kontrol ederek tekrar yola koyulmuş, şimdiye evine varmış, karısını pataklamış, pişirdiği yemeği beğenmediyse tenceresiyle yere çalmış, sekiz, on iki yaş arası, boy boy kızlarını cama, […]

devamını oku »

Yazlıkçıların gelip geçtiği kaldırımda yanan sokak lambaları,karanlığa meydan okumaktan aciz görünüyor. Cılız ışıkları ancak kaldırıma sıfır park etmiş arabaların tepelerini aydınlatıyor. Güzel, sakin bir gece. Denizden esen rüzgâr önüne çıkan hanımeli ve yasemin kokularını çekip üflüyor ortalığa. Bahçe duvarlarında, arabaların altında cirit atan kedilerin kuyrukları bir görünüp bir kayboluyor. Nadiren,tatilcilerin çektiği bavulların tekerlek sesleri bozuyor […]

devamını oku »

Kör Mirza, bütün gün ihtiyar çınar ağacının altında otururdu. Karısı beş yıl önce ölmüştü. Oğlu, gelini ve torunlarıyla yaşardı.  Evi, bu ağaç ve üstünde oturduğu sedirdi. Sedirin üstünde boylu boyunca uzanan minderin yüzü, ölen karısının fistanı ile kaplanmıştı. Bilse asla oturmazdı mindere. Gelini nasıl olsa kör adam, nerden bilecek diyerek dikmişti minderi. Mirza, her sabah […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z