Masthead header

Category Archives: aysunöykü

“Neden, neden bıraktın beni?” “  ……  “ “Cevaplayamayacağın bir soru sordum, değil mi?” “  ……  “  “Ne o? Gözlerini elimdeki sigaraya diktin bakıyorum.”  “  ……  “  “Şaşırdın, biliyorum. Beni sigara dumanı ardından hiç seyretmemiştin.”  “  ……  “  “Hayatta ummadığın, kendine yakıştıramadığın, hayâl bile edemediğin olaylar başına gelebiliyor.”  “  ……  “  “Gördün mü bak! Başını yana […]

devamını oku »

Lisedeydi. Ders öncesi tüm öğrenciler, bahçede sıraya dizilmişti. Müdür konuşma yapmak için hazırlanıyordu. Bazı öğretmenler, öğrencilerin arasında düzeni sağlarken, bazıları kürsünün yakınlarında yerini almıştı. Nihal ise kürsünün biraz arkasında bekliyordu. “Hep forma giyerdik biz, niye sivilim acaba?” Der gibi, şaşkın bir ifade vardı yüzünde. Derken genç bir adam Nihal’in eline kırmızı bir gül tutuşturdu. Nihal’in […]

devamını oku »

Kolunun altında bir defter, kulağının arkasında bir kalem. Kılık kıyafetinden mi deli demişler  adama yoksa çok gülüyor diye mi bilmem? Kahkahası gelirmiş  kendinden önce.  Yırtık giysileri, biri diğerinden farklı  ayakkabıları, renkli  halleri, uzun  saçlarına karışmış sakallarıyla herkesten farklıymış. Gülünce gözlerinin içi gülermiş. Sandaletine  bağladığı ipleri kısa  elbisesiyle birleştirdiği, jartiyere benzeyen  giysileriyle dönüp  baktırırmış insanları kendine. […]

devamını oku »

balkondan izliyorum dünya’yı. dünya dediğim, sokak. sesi soluğu varmıyor bileyicinin, kalaycının, eskicinin tâ kırk birinci kata. burda üç-beş kanadı kırık kuş ve yersiz-yurtsuz nice melek. burda kışa gebe güz. burda en sâhi yalan. burda ölgünlük tiradı. burdayım işte; bir iskemlede, gözlerim gökçekimine yakın, yanık, buruk, çatlak. rûhum acıyor bedenimden çok. yok, öylesi değil bu acı: […]

devamını oku »

Büyük pencerenin önünde iri gölgesi görünür görünmez saate bakıyorum, çıkmama hâlâ vakit var. Şimdi iki saat kükreyen sesini dinle dinleyebilirsen. Her zamanki gibi tekmeleyerek açıyor kapıyı,  kocaman bir selam verip oturuyor keyiflice. Ofistekiyse küçük bir Faust. Gretchen kadar melun oturuyor, istemesem de dinliyorum ikisini. Bu pek modern müteahhitlere klasik mimari hayranlığımdan bahsedemeyeceğimi çoktan biliyorum. Onlarla […]

devamını oku »

Sevgili dostum, Bu yaz Paris hiç olmadığı kadar nemli ve sıcak. Yorgun olan kalbimi iki adım yürüyüş bile perişan     ediyor. Ama hemen endişelenme, son görüştüğümüz zamandan çok daha iyiyim. Gözümü açtığımda kendimi bir ay çiçek tarlasında bulmuyorum en azından.  Sefil hayatımı düzene soktum sayılır. Günlerimin çoğunu evde trompet çalarak ve yazarak geçiriyorum.  Kitap bu defa […]

devamını oku »

Sevgili Hanımefendiciğim, Siz bu mektubu okuduğunuzda ben…  Siz bu mektubu oku… Ben, yalnızca karşınıza geçip oturduğumda böyle heyecanlandığımı sanıyordum. Oysa size mektup yazarken bile avuçlarımın nasıl terlediğini, parmaklarımın nasıl tir tir titrediğini görseniz bana acırdınız. Halbuki bana karşı duymanızı isteyeceğim en son his acımaktır. Sizin karşınızda acınacak bir konumda olmak herhalde dünyanın en kötü şeyidir. […]

devamını oku »

                                                                                                                                                                          16.04.2019 Vasfını sorgulamayan herhangi bir nesne olmak istiyorum. Duygu ağlarından, yoruldum insan olmaktan. Bir plastik şişe yahut bir vazo olup belli bir yıldan sonra yok olsaydım yeryüzünden. Ne bir acıya ne de bir huzura erişmeden, kendi halimde savrulup gitseydim, Bunların hiçbiri gelmezdi başıma. Belki Berfin de olmazdı o vakit. Ancak Berfin’in olmaması da […]

devamını oku »

Verebileceğim tepkiler listesine hızlıca göz attım. Kendimi yere atıp dövünmek listenin en başında. Ama dördüncü maddeyi gerçekleştirmeye yönelik yoğun bir istek duyuyorum. “Hayatım erken dönmüşsün balıktan,” diyorum kapıda karşılarken. Suratındaki anlamsız ifade ele veriyordu kendini. “Ne balığı?” der diye bekliyorum. Düşündüğümden daha soğukkanlı çıkıyor sesi. “Merhaba canım.” “Yemek için bir şeyler hazırlıyordum,” diyorum arkamı dönüp […]

devamını oku »

Bizi arkaya alabilirlermiş. İstemiyoruz, her ne kadar masanın dengesi bozuk olsa da 9 numaralı yerin manzarası iyi, görülesi yerde atları izliyoruz. Uzun bacaklı, kaslı, iri gövdeliler. Duruşları hükümdarları anımsatıyor. Konuklar eyerlerin kayışlarından tutup sürerken, kiloları fazla olanların göğüsleri, karınlarının yanları oynuyor. Tek tip turuncu tişört giyen garsonların birinden masamızdaki semaverin harlanmasını rica ediyoruz. Süzme balla […]

devamını oku »

Bir satıcının tezgâhında babama rastladım. Öylece duruyordu satılık kitapların arasında. 3 lira değer biçmişler kendisine. Yüzünde daha önce hiç tanık olmadığım bir kahkaha, aşina olmadığım bir huzur; yanında daha önce görmediğim insanlar… Konuşmaktan aciz, annemi çok sevip de bunu bir türlü dile getiremeyen, bize sevgisini ancak uyurken başımıza değdirdiği eliyle gösterebilen adam yanındakilere sıkı sıkı […]

devamını oku »

Ben Zozan, Zozan Yılmaz. Burada, Doğubeyazıt Merkez’de yaşardık. Evimiz Ararat Oteli’nin oradaydı, Çiftepınar Mahallesi’nde. Kocam neşeli, hoş sohbet bir adamdı. Küçücük bostanımızda başını almış yürüyen ot yığınlarını temizlerken bile hep bir türkü çağırırdı kara sakalı değirmi Hasan’ım.   Bir kitap dükkânımız vardı çarşıda; ‘Emek Kitabevi…’ Ana hayran beş yaşındaki oğlumuzun ismiyle aynıydı. O zamanlar da […]

devamını oku »

“İnsanlar neden böyle?” dedi cellada bakıp. İri kıyım cellat, anlam veremedi: “Nasıl?”Geldim, gidiyorum ama bir türlü şu mahlukları anlayamadım. İdam edilmene on dakika var ve senin dert ettiğin şey bu mu gerçekten?Kurban umursamadan devam etti: Şu zamana kadar birçok şey keşfettim. Birçok duygu tattım. Bunların içinde sevinç de vardı hüzün de. Ama işin garip tarafı […]

devamını oku »

Ũstünde kalın kaşmir mantosu vardı. Uzun atkısını boynuna sıkı sıkı dolamış, içi kürklü deri eldivenini eline geçirmişti. Yün bere takmıştı, miflonlu çizme giyiyordu,  ama yine üşüyordu.  “Havalar çok soğudu”, dedi. “Ee, kış işte”, dedi adam. Kışı hiç sevmezdi. İnsanın içine işleyen, tüm hayatını ona göre düzenlemesini emre den bu mevsim, adeta gelecek olan felaketlerin habercisi gibiydi. […]

devamını oku »

İkindi ezanı okunduktan sonra bir tepsi su böreğini kolumun altına alıp çıktım. Yürüye yürüye Yukarı Mahalle’deki terk edilmiş binanın yanındaki taş eve vardım. Ellerinde sinilerle kadınların biri giriyor biri çıkıyor bahçe kapısından. Dut ağacının dallarını kırmışlar. Köküne de uçları yola bakan bir çift siyah kösele ayakkabı koymuşlar, cilâsı pırıl pırıl parlıyor. “Evime dönerken götüreyim de […]

devamını oku »

Uyandığında arabanın içinde yalnızdı ve etrafı tanıması uzun sürmemişti. Düğün salonunun oraya gelmişlerdi. Amcası ile İhsan abisi arabanın ön kaputuna yaslanmış bu sefer normal sigara içiyorlardı. Amcası uyandığını görünce “Ohooo! Böyle uyuyacaksan olmaz evlat, düğün bitti ulen,” lafına paniklemiş, sonra da gülüşmelerinden kendisiyle dalga geçildiğini anlamıştı. Heyecanlandı. Bu sefer geçen haftaki düğünde olduğu gibi atılan […]

devamını oku »

Pembe Panter’i astıkları, eşek arılarını infaz ettikleri yazdı. Her şey bir anda olup bitmedi. Telaşsız, nemli, uzun öğle sonralarımız oldu. Büyükler, günlükçülerle birlikte bahçede kan ter içinde çalışıyorlardı. Bizse, aynı yaşlarda üç kuzen, taş evin oluklarının hangisinden akrep çıkacak oyunu oynuyorduk. O ikisi, bir tek benim derdim değildi, yine de en büyükleri bendim. Vaktimizin çoğunda […]

devamını oku »

““Bana ne oldu?” diye geçirdi içinden. Düş değildi gördüğü. Biraz küçük ancak içinde bir insanın yaşayabileceği, duvarları tanıdık gelen odası hiçbir şey olmamış gibi duruyordu.. F. Kafka, Dönüşüm* Keçiören Ana Çocuk Sağlığı Merkezinde on üç yıldır çocuk doktoru olarak çalışan Dr. Ahmet K. bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında içi yazma isteğiyle dolu bir […]

devamını oku »

Hafta içi olduğundan sahilde pek kimse yoktu. Genç adam okuduğu kitabı yanındaki plastik sehpaya bırakıp elini kumlu sırt çantasının dibine daldırdı. Çıkardığı yeşil elmayı üfleyip püfledikten sonra haşin bir ısırık aldı. Sahilin bir ucunda ortalığı çamura boğan otel inşaatının uğultusu az da olsa kulağına geliyordu. Kim bilir okumaya ara vermesi belki de bu yüzdendi. Arkasından, […]

devamını oku »

-Peki ya… Aldatan da çocuksa? Başı öne eğikti. Bir şeyden saklanır gibi kamburunu çıkarmıştı. -Günahı yok mu? Sağ elinin işaret parmağıyla, kaba kumaştan dokunmuş yeşil masa örtüsünü tırnaklıyordu boyuna. Genç adam avucunu iki günlük sakalı üzerinde gezdirdi. Ne diyeceğini bilemeden bön bön baktı çocuğun üç numara traşlı başına. Kahvehanenin en dibinde, çay ocağından kalan boşluğa […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r