Masthead header

Category Archives: aysel sağır

On dokuzuncu yüzyıl Alman şairlerinden Heinrich Heine’yi (1797-1856) tanıma olanağınız oldu mu hiç! Aslında tanısaydanız bu soruyu sormaya gerek kalmayacak, sırf karmaşa yaşıyor diye ruhunuzu daha da bunaltmayacaktınız. Zira Heine, şiirlerinde, yüzyıllara rağmen aynı kalanla şimdi arasında bir köprü kurarak, karmaşadan kaçmak yerine onu anlamanın önünü açıyor. Öyle ki, Heine’in dizelerinde, ayrılığın, hüznün, aşkın, dostluğun, […]

devamını oku »

Faşizm ve diktatörlükten neyi anlıyoruz? Muhtemelen birçoğumuz faşizmi tanımlarken 20. yüzyılın referanslarından yola çıkıyoruz. Tabii ki çuvallıyoruz… Misal; faşizm derken aklımıza şiddettin en uç halleri geliyor ve bunun olmadığı yönetim biçimlerini de  -otomatikman- faşizmin dışına düşürüyoruz. Oysaki, gerçek tümüyle ayrıntılarda gizleniyor. Sonra da gizlendiği yerden çıkmak için uygun koşulları  bekliyor. Faşizm belasının dinamiğini anlayıp, ona […]

devamını oku »

İroninin, kırılgan ve karşı tarafın algısına göre vücut bularak amacından uzaklaşmak gibi bir özelliğe sahip olduğunu biliyor muydunuz? Aynı zamanda, “eleştirmenler arasında (da) ironinin ne olduğu ile ilgili bir uzlaşma”nın bulunmadığını… Hal böyleyken, ironi, eleştiriyi düz istikametten kurtararak ona ara yollar açıyor. Okuru da metnin üzerinde salındırarak haz duygusu yaratıyor. Ama çok oynak bir yapısı […]

devamını oku »

Hiçbir kitap yazıldıktan sonra bitmiyor. Bu yüzden metinlerin sonuna nokta konulmasa yeridir. Zira metinlerin, dönemlerinden fırlayarak tüm çağları dolanmak gibi bir karakterleri var. Üstelik yazarından bağımsızlaşıp, yeniden yazılıyorlar. Bir kitap yazıldığında eş zamanlı olarak kaderini de yazıyor. Bu kaderin, yazılanlar hakkında hiç bitmeyen yeni sorular olduğunu söylemeye gerek var mı (!?) Tüm bunların eserlerin yaratıcıları […]

devamını oku »

Tıpkı bilgi gibi bir güç olan sanat, nasıl şekillenir? Sanat derken, onun süreç ve sonucunu insanlar üstü bir yere yerleştirmiyoruz elbette. Ancak sanat, yaratıcısının çok özel süreçlerinde şekilleniyor. Peki; estetik algılayış, toplumsal süreçlerin sıradan bir parçası haline nasıl geldi? Özellikle günümüzde kendini dayatan bir soru olarak hiç de yersiz değil. Zira sanat, “modern zamanların hiç […]

devamını oku »

Şarkiyatçılık, başta siyasal-sosyal olmak üzere, yazın alanında çok işlenen bir konu. Teorik, deneysel, edebi ne kadar metin varsa konuyla ilgili sosyologların, siyasetçilerin referans almadan hareket edemeyeceği karmaşık, puslu, her defasında yeniden tanımlanmaya ihtiyaç duyulan bir olgudan bahsediyoruz. Tabii, aynı zamanda bir coğrafyadan. Devingenliği sınırlarının kayganlığından mı bilinmez, köklü kültürel yapısının üzerinde çokça oynanmasıyla parçalanmış  -dolayısıyla […]

devamını oku »

Gençlik ve genç olma konusu, yaşadığımız yüzyılın temel meselelerinden biri olarak öne çıkmış gibi görünüyor. Hatta gençliğe özgü türetilen cümleler bir düstur niteliğinde. Bir an kadar kısa olmasına rağmen, her türlü gelecek tasavvurunun kurgulanabileceği bir tabula rasa, bir ideolojik durum olan gençlik, baştan çıkarılıyor.  “Nihilist an kültü (saf isyan, başkaldırı, itaatsizlik, ayaklanma, kamusal alanların birkaç […]

devamını oku »

Eğitim, her bir bireyin ve neslin ihtiyaçlarına hitap etmesi gereken, gitgide gelişen, dinamik bir süreçtir. Eğitimcinin, öğrencinin memnuniyetsizliğine duyarlı olması ve hitap edebilmesi ve sürekli yeni neslin yeni ve yenilikçi amaçlarla iç içe olması için uğraşması gerekir… Lev Nikolayeviç Tolstoy’un (1828-1910) yukarıdaki bu sözleri, onun sadece bir edebiyat dehası olmayıp, eğitim konusunda da yetkin olduğunu […]

devamını oku »

Yapısı itibariyle, “sözsel dokusu açısından diyalojik/söyleşimsel veya polifonik/çok sesli” olan roman, yazın alanında önemli bir yerde duruyor. Zira bir şeyler akıp giderken, roman kayıt tutuyor. “İnsan bilincinin sahip olduğu en zengin ve en kapsamlı” kayıtlarından biri olan roman, “gelişmiş bir araç” olarak da insan zihnini yorumlayan bir özelliğe sahip. David Lodge, Bilinç ve Roman’da, bu […]

devamını oku »

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin denildiğinde, biraz durmakta fayda var. Zira Puşkin ilk olarak şiirleriyle geleceğinden akla, onu sadece şair yanıyla sınırlamak riskine girilebilir. Oysaki Puşkin, -sadece eserleri değil- yaşamı ve kişiliğiyle de okunmayı zorunlu kılıyor. Aslında Puşkin’in yaşamıyla, eserleri arasında fazla mesafe yok. Eserlerinde ve şiirlerinde Puşkin’i görmek mümkünken, kendisinde de yapıtlarını bulmak aynı oranda mümkün. […]

devamını oku »

Akılcılığın baskın örtüsünü  (rasyonalizm) kaldırmaya fazlasıyla ihtiyaç var bugünlerde. Zira akılcılık, iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış diye uzayıp gidecek ikilemlerle öz yaşamımıza karşı harekete geçiyor. Tam da burada, genelleme denilen -herkesi aynı sıraya dizen çizginin devreye girdiğini söylemeye gerek var mı!? Oysaki, bu çizgiyi dışlayarak, herbirimizin yaşanmışlıklarının değerini tartan bir hayalgücü fenemolojisi var. Ve bilgiyi de, insanın […]

devamını oku »

“Mülteci olgusunun var olması ulus devletin üstüne kurulduğu devlet-vatandaş ya da vatandaş-toprak ilişkisinin kırıldığının bir manifestosudur…” Kitleler halinde ya da bireysel olarak insanlar neden göç ederler? Sorunun yanıtı biraz karmaşık aslında. Zira göç olgusu, günlük hayatımızın merkezine oturmuş bulunuyor. Ancak ne kadar göç olgusuyla iç içe olursak olalım, yine de anlamakta zorlanmadığımız söylenemez! Anlamadığımız birkaç […]

devamını oku »

“İnsanların çoğunluğunun sorunu cehaletleri değil, bilmedikleri halde bildiklerini sanmalarıdır…” Bu sorunsala edebiyat ne denli yaklaşır ya da nasıl çözer? Asıl olarak edebiyatın böyle bir derdi yok. Edebiyat, pozitif bilimler gibi metodolojik bir yöntem de gereksinmiyor ama bir kuramı var. Peki, nedir edebiyat kuramı?  İngiliz Edebiyat Profesörü Paul H. Fry, Edebiyat Kuramı’nda buna yanıt vermeye çalışıyor. […]

devamını oku »

İnsanlık tarihinde sanayi devrimi bilindiği gibi çok önemli bir eşik olarak kabul edilir. İngiltere 18. yüzyıl sonunda sanayi devrimini gerçekleştirdiğinde, kırsal hayatın da kent merkezlerine akarak, dağılan çözülen yaşamları dayattığını söylemeye gerek yok. Hemen burada akla bir soru geliyor; uygarlığın beşiği olarak kabul edilen Avrupa, sanayi devrimiyle birlikte nasıl bir yoldan geçmiştir? Konu tümüyle, bu […]

devamını oku »

Kar ve İnci’de, ana karakterine çoklu benlik çerçevesinden bakan Nihan Kaya, metnini yaşamın temel soruları üzerinde şekillendiriyor. Gece, Nehir, Deniz, Ateş, Kar, İnci… bütün bu isimler, sıfatlar bir benliği ne kadar kapsar, onu ne kadar ifade edebilir? Nihan Kaya, Kar ve İnci’de, ana karakterine çoklu benlik çerçevesinden bakıyor. Dolayısıyla okuyucunun karşısına bir karakterin parçalara bölünmüş […]

devamını oku »

“Her yerde modernleşme adına büyük bir yıkım sürüp gitmekteydi… Ahşap konakları yakıyorlardı. Maçka Nişantaşı arasındaki caddede, Laleli’de, Tophane’de yol kenarındaki ağaçlar ‘genişletme’ bahanesiyle birer birer kesiliyordu…” Maruha, biyografik bir roman, yaşanmışlığın içinden süzülüyor. Böylelikle de ana karakterin hayatı, yaşadığımız ülkenin kültürel-sosyal tarihiyle oldukça ilintili. Bade Osma Erbayav, Maruha’da, bir yaşam kesiti çıkarıyor karşımıza. Bu yaşam, […]

devamını oku »

Leopold Von Sacher-Masoch, Kürklü Venüs’te; cinsellik, beğeni ve sevgiyi aşkın sömürü araçları olarak tarif ediyor. Varoluş sorunsallarından biri olan aşk; hiç de iktidar, güç, kibir, rekabet… gibi savaş alanlarından kopuk bir şey değil. Hatta kopuk olması bir yana, bu alanlarla sıkı sıkıya ilişki halinde. Hatta bu alanlarda mayalanarak özneler arasında onulmaz engeller oluşturuyor. Tabii, bütün […]

devamını oku »

Savaşla ilgili şimdiye değin yazılanlar tümüyle yok edilse ne olur? Savaşın hafızası silinir mi? Düşmanlık, ırkçılık, kin, korku, dehşet… hiç olmamış, hiç yaşanmamış bir şey olarak varsayılsa, başını alıp çok uzak diyarlara gider mi? Çocuksu düşler bunlar elbette. Savaşı yazıldığı gibi okuduğumuzda başlıyor sorun. İnsanlık var olduğundan beri savaşın da var olduğunu kanıtlamaya çalışıyor birileri. […]

devamını oku »

İnanç, kültür, gelenek, dil… gibi yüzyıllardan süzülerek oluşan bir toplum yapısının ayarlarıyla oynanırsa ne olur? Ortak yaşam alanlarında, ortak sorunsalları paylaşmalarına rağmen gün gelip birbirlerine düşman mı olurlar? Ama düşmanlık bir yana, yaşamın asıl önceliklerini karıştırıp hayatı kendilerine zehir edebilirler. İnançları, gelenekleri… yaşamın gerekliliklerinin önüne geçirip, kışkırtmaların, politik çıkarların kurbanı olabilirler. Bütün bunlarla karşılaşmak için […]

devamını oku »

Sibel Öz, Yokuş Yukarı İstanbul’da, kent merkezinin uzağında oluşturulmuş yaşam alanlarına yapılan saldırıyı öykülerinin ana konusu yapıyor. Bir kent düşünün, en az bir kuşak öncesinin içinizi ısıtan, mekanlara sinmiş anıları sizinkilerle birlikte tek tek siliniyor. Bu kent İstanbul olsun. Evinizden çıkıp her gün yürüdüğünüz Arnavut kaldırımlı yolların, yamaçları boydan boya kaplayan en fazla iki katlı […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r