Masthead header

Category Archives: arzu eylem

“…Asıl öğrenmemiz gereken şey sevgisiz bir yaşam düzeni mi?”(1) Başlangıçta ne söz, ne ağaç, ne eylem, belki de, başlangıçta yalnızca sevgi vardı. Kelimesiz, sessiz, kimsesizken sevgi kendisiydi. Kendisiyken doluydu, saftı, sonsuzdu. Ne zaman onu anlamlara boğduk, ne zaman kendimizce yorduk, kayboldu sevgi. Bazen çıkıverdi ortaya. Samimi bir gülüşte, açık bir yürekte, dürüst bir dilde gösterdi […]

devamını oku »

“Düzyazı iletişimdir, gerçeğin ortaklaşa arayışıdır, tanımadır ve karşılıklı ilişkidir.” Jean-Paul Sartre Bir zamanlar, edebiyata edebiyat denmemişken daha, ilk edebiyat kuram kitabı sayılan Poetika doğdu. Aristo’nun, gerçeklikte hoşlanmadığımız şeylere sanat sayesinde hoşlanarak bakacağımızı söylediği, güzeli yaratıcı eylemle buluşturduğu Poetika. Aynı zamanda türü çözümleyen ilk kitap o. Komedyayla karşılaştırarak tragedyaları çözümler Aristo. Tragedyanın niçin var olduğundan, neye […]

devamını oku »

Şimdilerde elimde iki kitapla dolaşıyorum. Birisi Adriana Cavarero’nun Platon’a Rağmen’i. Diğeri Zeynep Direk’in Cinsel Farkın İnşası. İki kitabı birlikte okurken Furuğ Ferruhzad’ın oğlu Kâmyar’a yazdığı şiire rastladım. Meleklerin ağladığı, çiçeklerin çöl dikeninden dert yandığı,  karanlık, başlangıçsız bir dünyayı imlediği şiirinde şair, “Arsızlıkla damgalanan boş kinayelere/ gülen bendim kendi varlığımın sesi/ olayım istedim yazık ki ‘kadın’dım…” […]

devamını oku »

“Hiçbir düşünce veya görüntü konusunda kendimizden ödün vererek onları mantıklı bir açıklamaya itmedik. Mantıksızlığa doğru tüm kapıları açmak ve hiçbir açıklama yapmadan o görüntülerin şaşırtıcılık düzeylerini korumak zorundaydık.” Gerçeküstücülük Bildirgesi’nin de özeti bu sözleri Luis Bunuel, 1928 yılında Dali’yle çektiği Bir Endülüs Köpeği filminin ardından söyler.  Birbiriyle bağlantısız sahneler ve zamanda sıçramalarla, anlamsızlık üstünden anlamını […]

devamını oku »

“Şeyleri siyah-beyaz, erkek-kadın gibi kategorilere indirgediğimizde, arkasında başka bir fikir var demektir. Bu, şeyler üzerinde bir iktidarı garantilemek için, indirgeyici [ve] onları ikiliklere dönüştüren bir işlem yürüttüğümüz anlamına gelir.”(1) Geçtiğimiz günlerde Belma Fırat’ın üçüncü öykü kitabı yayımlandı: Bugün Anne Gibi Değilim. Anne olmakla anne gibi olmak üzerine düşündürüyor Fırat. Anne olmak için anne olmanız gerekir. […]

devamını oku »

Ursula K. Le Guin’le on altı yaşımda tanıştım. Üniversite yıllarında. “Biz Bu Dünyadan Değiliz!”diyen, kimilerine göre romantik, kimlerine göre korkusuz, başka türlüsünü düşleyendendim. “Bu Dünya”nın üzerine barkot yapıştırmış, altına da Mülksüzler’den alıntı yazmıştık. “Çünkü burada devletlerden ve silahlarından, zenginlerden ve yalanlarından, yoksullardan ve sefaletlerinden başka bir şey yok. Urras’ta doğru hareket etmenin, temiz bir yürekle […]

devamını oku »

“İnsanın her sese karşılık bin sözü var ha (…) Yafta gibi, yapışıp örten kat kat söz” (s.53) İnsan duymayı bırakalı beri sesi söze bıraktı. Söze indirgenen dil, Wittgeinstein’ın dediği gibi dünyayı örttü.  İnsan manayı kendi diline çevirdi. Ama bugün söz de düştü. Söz artık hiçbir hükmü kalmayan laf kalabalığına dönüştü. Birbirimizi anlamamız için belki de […]

devamını oku »

Sanırım, kötülüğün ve şiddetin görselleşerek çıplaklaştığı günlerin içinden geçerken, bitimsiz bir tartışmayı sürdüreceğiz: Yıkımın dolayısıyla acının dili var mı? Ya da edebiyatta tanıklık mümkün mü? Yazmazsak delirir miyiz? Yazarsak acıya ihanet mi ederiz? Hölderlin, yıkım zamanında şairler ne işe yarar, diye sormuş. Çünkü yıkım karşısında dil çoğu zaman çaresiz. Yıkım teselliye imkân tanımıyor. Metin, sesini […]

devamını oku »

“Postmodern birey ise parçalanmış bireydir. İnsanlık tarihinin bilinen hiçbir döneminde zaman bu derece muğlâklaşmamıştı.” Zygmunt Bauman “Nitekim zaman nedir?” diye sorar Augustinus İtiraflar’da. Geçmiş, şimdi ve gelecek hakkında akıl yürütür ve sonra Tanrı’ya seslenir: “Eğer, gelecek ve geçmiş varsa, nerede onlar?” Ve ekler, “zaman nedir diye sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum.” Zaman nedir diye sormaz Herzog. […]

devamını oku »

“Okul kantinindeki müzik kutusunda yine Kayahan çalıyor. Belki de yirminci kez.” Kayahan’ın çokça dinlendiği yıllar, muhtemel 90’lar, diye başladım Yalçın Hafçı’nın Yağmurdan Sonra’sını okumaya. Daha ilk cümlede hikâyeye ortak oldum. Romanın başarısı sadece bu değil elbette: Saflık derecesinde yaşamla işbirliği yapmasına, gerçeklere yer vermesine, yakın geçmişe tanıklık etmesine rağmen kurgusunun güçlü olması… Hafçı’nın bir başka […]

devamını oku »

Georg Lukács, biçimsel rasyonelliğin ve meta üretiminin uzantısı olarak tanımlar şeyleşmeyi. Şeyleşme, insan ilişkilerindeki nesneleşme ve yabancılaşmayı aynı anda anlatır. Bu, bir bakıma hem anlamın hem de özgürlüğün yitimi…  “Sadece bir kişi bile varsa, benim gibi şaşırıp duran, ona ulaşmak istiyorum…” (s.105) Banu Özyürek’in Bir Günü Bitirme Sanatı şeyleşmenin gölgesinde yazılmış bir öykü kitabı. Dünya […]

devamını oku »

Başarılı olmak mutlu olacağımız anlamına gelmediği gibi, hedefe sırt çevirince de hayatın sonu gelmeyecek. Kim bilir kaç hayat var Hayat’ın içinde. Ama olsun, başarı çok önemli. Bir de iyilik var, kötülükle anlatılan. İyi ve kötü öylesine soyut ki artık, hatta “iyi” öylesine edilgen, yapışkan ve yaşamasız ki, insanın kötü olası geliyor. Kötü, öylesine tiksinç, günahkâr […]

devamını oku »

Çok ama çok eski zamanlarda uzun kirpikli güleç kelimeler yaşarmış. Bunlar dağ, ova, dere, tepe gezer, görülmeyi beklermiş. Görenlerin dönüp dönüp yeniden baktığı bu kelimeler önce nazlanır, sonra yavaş yavaş cümlelere dönüşür, yüreklerde süzülür, dillerde ıslanır, avuçlarda gizlenir, kulaklara dolarmış. İnsanlar da gezginmiş o zamanlar. En iyi dostları ayaklarıymış. Böyle ölçerlermiş yeryüzünü. Gittikleri her yere […]

devamını oku »

“Üstünde yaşayan insan yoksa toprak da yok demektir. Bastığımız zemin topraktan değil insandan ibarettir. Burada bulunmak, giderek imkânsız hale geliyor benim için. Kararlıyım; hükmüme girmeye rıza gösterecek yeni bir halk almalıyım; insan bulmalıyım.” (s.85) Yakupistan adındaki muhteşem taht ülkenin kuruluş niyeti böyle beyan edilir. Fakat Yakupistan El- Yakub’un yaşama tutunma çabasının yansıması olarak kalır. Oysa […]

devamını oku »

“Gerçekten ölüyoruz. Her gün ölüyoruz. Az az, parça parça. Ama ölüyoruz. Bildiğin ölüyoruz ya. Değmez küs kalmaya.” cümlesini okuyunca durdum. Sayfa 44. Başka şeyler yazacaktım. Mesela neden hep birinci tekil anlatım diyecektim. Bazı cümleler ve ifadeler neden sık tekrar edilmiş ya da. Konuşur gibi yazmış yazan. Hayattan gelip geçenlerin gündelik ya da daha üstten bir […]

devamını oku »

Andrey Platonov, Dönüş’te, “…anlamak gerekiyordu insanın varoluşu neyin nesiydi – ciddi bir şey miydi, yoksa şaka mıydı?” diye sorar. Peki, varlık nedir? Düşününce mi vardır insan ya da var olduğu için mi düşünür? Heidegger’ce sorarsak, düşündüğümüzü mü düşünürüz? Yoksa düşünce bir olay mıdır? Varoluş süreci düşünceyi fotosentezden ayırmaya başladığımız yerden mi doğar? İnsanı bitkiden ayıran […]

devamını oku »

Yaşamla ölüm arası bir nefes boşluk, sonrası yokluk. Ya yokluk yük olursa? İkinci öykü kitabı HAH’ta Birgül Oğuz, boşluğu döven her heceye anlam yükleyerek yokluğu var eder. Kişisel bir kayıpla başlayan yas dünyayı sarar. Bir ihtilal vardır ki ihtimali devirir, nedenler sonuçlar birbirine karışır. Kahrediş öyküleşir. Yas yürüdükçe tozu dumana katar, geriye zamanın üstündeki ayak […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r