Masthead header

Category Archives: anıl ceren altunkanat

Peter. On altı yaşında bir lise öğrencisi. Birçoğumuzun zamanı geri döndürüp bir kez daha keyfini sürmek istediğimiz yaşta. Oysa bu, Peter’ın öldürmeye karar verdiği yaş. Ölmeye karar verdiği yaş. Kurban olmaya daha fazla katlanamayacağını ta iliklerinde hissettiği yaş. Kurban olmaktan çıkıp katil olmaya karar verdiği yaş. “Eskiden neye bakıyor olabilirler diye düşünerek banyoda aynanın karşısında […]

devamını oku »

“Kötüydüm, haindim, kırıktım ama seviyordum da.” Kaç yaşındaydım, anımsamıyorum. Anılar yaşa değil, bıraktıkları duyguya göre saklanıyor zihinde. Ama küçük olmalıyım; sütdişlerim dökülüyor, yerlerini azman yetişkin dişleri alıyordu. Küçük Ceren için büyük travma – ergenliği nasıl atlattığımı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. O gün eve renkli televizyon alınacaktı. Büyük bir olay! Zira o zamanlar televizyonun, […]

devamını oku »

Güneş sabahtan beri yüzünü göstermedi. Ahmakıslatanla sağanak arasında kararsız yağmur cabası. Sokağa çıkma kısıtlaması var; sokağa çıkma kısıtlamasıyla birlikte keyfi bir kararla dayatılan alkol satışı yasağı var. Nereden baksanız beter bir gün. 2020’nin son günleri. Çevremdeki çoğu insan sırf bundan bir mutluluk ve umut çıkarmaya çalışıyor. Anlıyorum. Çok zor bir yıldı; hayatımız bilmediğimiz bir yönde […]

devamını oku »

Söyleşi: Anıl Ceren Altunkanat Victor’un Balkabakları kalbimde özel bir yeri olan kitaplardan. Victor’la tanışma fırsatı bulamadım, belki bu yüzden. Buğday Derneği ve dernekteki güzel dostlar aracılığıyla fikirleriyle, hayalleriyle tanışma fırsatı buldum. Belki de bu yüzden. Hayallerin yaşamdan çok da uzak olmadığını, gerçekten istediğimizde yüreğimizdeki tohumları yeşertebileceğimizi bana gösterdiği için belki de. Evet, en çok bunun […]

devamını oku »

“Çoğu insan haddinden fazla yaşamıyor mu sizce de? Gelip yerleşiyoruz, sonra ölüyoruz. Dünya aslında bu işte. Kocaman bir tükeniş mekânı, öldükten sonra üye olunan bir tükeniş kulübü. Çok kalabalığız zaten. Bir kaplanın kıymeti on bin insanınkine eşittir. Blake okuyun.” Tükettikçe tükenen bir canlı insan. Tükendikçe daha çok tüketen. İçinden çıkılmaz bir tükeniş döngüsü. Söz ettiğim […]

devamını oku »

Söyleşi: Anıl Ceren Altunkanat Nil Ormanlı Balpınar ile Başka Bir Gezegen Yok (Genç Timaş, Temmuz 2020, İstanbul) adlı romanı ve doğa üzerine üzerine konuştuk. Sevgili Nil, seni bir kez daha tebrik ediyorum; ilk kitabının yolu açık, okuru bol olsun. Bu proje nasıl doğdu, Başka Bir Gezegen Yok’un tohumları nasıl atıldı, anlatır mısın? Sevgili Ceren, çok […]

devamını oku »

Kötülük tahmin edilemez bir şey. Aniden kendinizi içine batmış bulabilirsiniz. Keyifli olduğunuz, güneşin pırıl pırıl parladığı bir günde. Tüm dünyayı, tüm canlıları sevdiğinizi düşünürken. Birden. Sizi içine alıverir; yanlış bir sözle, hızlıca alınmış bir kararla. Kendinizi sevdirmek isterken; sevmek isterken. Bütün güzel duygularınızı kuşanıp bir diğerine el uzatmak isterken… Kaçınılmaz gibidir, belinizden yakalar, soluğunuzu keser. […]

devamını oku »

“İnsanlar size görüntünüzün bedelini ödetirler. Bu aynı zamanda sizin görünmeyi istediğiniz ya da öyle göründüğünüzü sandığınız görüntüdür. İşte zamanın insanın yüzüne yazıp çizdikleri, bu çatışmanın bir kaydıdır.” Soluk alamıyoruz. Şiddetten, acımasızlıktan, kıyıcılıktan. Nefretten, ırkçılıktan, kadın düşmanlığından. Soluk alamıyoruz. Hayvanlara yapılanlardan. Gezegene yapılanlardan. Ötekine yapılanlardan. Ve hep bir öteki var. Soluk alamıyoruz. George Floyd öldürüldü. Gelenekselleşen […]

devamını oku »

Dünya gürültülü bir yer. Çığlık çığlığa. Konuşmalar, haykırışlar, kahkahalar; hep gürültü. Fısıltılar, suskunluklar, soluklar; gürültü. Dünya sessiz bir çocuk için gürültülü bir yer. Suskun bir çocuk için. Küçük. Ayrıksı. Genellikle ürkek. Genellikle yalnız. Sessizliğin utancı içinde. “Utangacım. Küçüğüm. Acaba nasıl konuşmalıyım? Nasıl görünmeliyim? Konuşma sırası bana geldiğinde susup kalıyorum.” Suskun bir çocuğun gürültüsü içindedir. Bitmeyen […]

devamını oku »

“Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür. Bazı ruhlar huzursuzdur, bazı ruhlar rencide. Yedisinde de yetmişinde de. Önce ‘büyümüş de küçülmüş bir çocuk,’ sonra ‘huysuz ihtiyar.’ Evlerden uzak, Sokrates’in izniyle, ‘atsineği.’” Bunlardan biri Alper Kamu. Beş yaşında.        […]

devamını oku »

“Her şeyi bırakıp döndüğümde hastaydım. Ruhumun derinlerinden fışkırıp bütün bedenime dağılan ve tedavisi olmadığını nihayet anladığım bulaşıcı bir umutsuzluktu bu. Yapılabilecek bir şey, gidilebilecek bir ötesi yoktu. Döndüm.” Kişisel alanımı, iç odamı karantinaya alalı çok oldu. Hastalık sarmıştı orayı. Umutsuzluk, utanç, en çok da öfke. Her şeyi yıkan, kılıcı en derine saplayan öfke. Ve küçük […]

devamını oku »

Kimin kimde sevdiği ne varsa… Yanılsama. İnsanı çarpık çurpuk gösteren o sirk aynaları. Hep deformasyon. Herkesin diğerine bakışında. Herkesin kendine bakışında. Ta çocuklukta, yanlış bir aynayla başlayan deformasyon. Gitgide bulanıklaşan aynaya yerleşen yanılsama. “Baban beni olduğum gibi kucaklayan ilk adamdı. Bıraktığı yerden çok sert düştüm bu yüzden. Bende sevdiği ne varsa onlar yüzünden gitti, biliyor […]

devamını oku »

“Hiç anlamıyor. Kaybolmuş ne demek? Koca adam nasıl kaybolsun? Hiç mi yol iz öğrenememiş bunca zaman şehirde? Mümkünü yok, gelir mutlaka. Olmadı birilerine sorar yolu, bulur gelir. Umudu hep sıcacık göğsünde. Gelmiyor.” Oysa öyle kolay ki kaybolmak. Koca şehirlerde, beton denizlerinde. Metal ucube yığınlarının arasında. Toplu taşıma araçlarının nefes aldırmayan yakınlığında. İnsanların tenlerinde. İnsanların gözlerinde, […]

devamını oku »

Yaşamla dolu bir mahalle. Çocuk Arif, Mukadder Sultan, Derviş Dede, Maryam Hanım, Kirpiksiz Suzan, Nana, Gülamber, Gadem ve diğerleri. Bir yaşanmışlığı, bir tarihi ören onlarca insan. Zambaklar, kapı önüne çekilmiş, eskimeye yüz tutan kamyon, kahkaha sesleri, kahve kokusu, kavuşmaların sevinci, misafirlerin telaşı… İnsanları yaşatan mekân; mekânı canlı tutan insanlar. Ve sesleri, kokuları, umutları, acıları. Unutulmaması […]

devamını oku »

“İnsanlar bu adanın isminin ‘kutsal’ anlamına geldiğini sanıyorlar, bu doğru ama ‘kutsal’ insanların sandığı şeyi ifade etmiyor. Eski dilde ‘bletsian’ kelimesi kullanılırdı, ondan önce ‘blotsian’, ondan önce ise sadece ‘blod’ denirdi. Bu kurban anlamına geliyor. Kurban. Kutsamak kurban etmek anlamına geliyor, kan dökerek.” Tanrılar kurban istiyor. Tanrılar kan istiyor. Kurbanlar da kurban istiyor. Kurbanlar da […]

devamını oku »

Alper Canıgüz’ün romanı uzun zaman kitaplıktan baktı bana. Ben de ona. Başlamaya, Canıgüz’le tanışmaya bir türlü gitmedi elim. Olur ya öyle. Yeni biriyle tanışmak, yeni bir yere taşınmak, yeni bir işe başlamaktan; yeni ve farklı olan herhangi bir şeye girişme riski almaktan kaçınır insan. Bekler. Durur. Görmezden gelir. Uzaklaşır. Erteler. Unutur en sonunda. Elden kaçıp […]

devamını oku »

“Yeryüzünde bol miktarda bulunan canavar türleri arasında en yaygın olan insandır.” Şehir. Yüzünde ölümcül bir bıkkınlık taşıyanların evi. Gündüzünden gecesine, hep gri. Şehir. Yaşamayı unutanların, sevinç karşısında korku duyanların evi. Neşeyle tanışmadan nefreti yüklenenlerin. Yaşamın coşkusunu bilmeyenlerin, kendi bedenini utanç ve öfkeye gömenlerin. Gündüzünden gecesine, hep hüzünlü. Sabahından akşamına, hep kıyıcı. Hep yenilmiş. “Şehirliler bu […]

devamını oku »

Rüzgâr amansız estiğinde, sözcükler huzur vermediğinde onu hayal ederim. Seslerin sokulamadığı derin bir karanlıktayken. Kendi sesim yüreğime sıkışıp beni tartaklarken. Onu hayal ederim. Hayal ağacımı. Ruhumun evini. Issız bir ormanda – belki kuzeyde bir ormanda – derin yeşillerin içinde beni beklediğini hayal ederim. Ulu ve sağlam; yalnız ve eksik. Benim parçam. Köklerimiz bir. Ormanda – […]

devamını oku »

“Ben yazarken kim yazıyor?” Yüzleri gördüğümüzde, ne görüyoruz? Daha doğrusu, yüzlere baktığımızda neyi, neleri görmüyoruz? Al, bu söylediğimi anlayamayan Ayşe. Bu kahkahasını bastırmaya çalışan Ali. Boğazına kaya parçası gibi oturan öfkesinin kursağına itmeye çalışan Özgür bu. Peki. Bu kadar mı? Ya aynadan bakan yorgun ve huzursuz gözler? Uyuyan bir adamın yüzüne yerleşen o hırçın çocuk […]

devamını oku »

“Kalbi serseme çeviren bir başkasıdır.” Yazmak nedir? “Bir kelimenin fotoğrafı” mıdır? Bir kelimenin, bir cümlenin zihne düşürdüklerinin resmi midir? Zihnin içinden akıp satıra dökülen bir nehir, kendini yolda katbekat büyüten bir çığ? Yüzlerce, binlerce kaynaktan beslenen, ruhun gizli havzasında demlenen bir yaratım? Benliği dağıtan, kaleme işkence eden uyumsuzluğun güncesi? “Birden kuruyan billur bir dere. Güzel […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r