Masthead header

Küsurat Yayınlarından çıkan Serisonu Katil’in yazarı Duygu Ertürk ile kitabı üzerine konuştuk.

Sizi ilk kitabınız 4 Enişte 1 Cenaze ile tanıdık. Bize kendinizden bahseder misiniz?

İstanbul’da doğup büyüdüm. Bilgi Üniversitesi’nde iletişim eğitimi aldım. Mesleğe başladığım yıllarda dijital dünya henüz gaz ve toz bulutundan ibaret olduğu için gazete ve dergi gibi geleneksel mecralarda çalıştım. Sonra direksiyonu dijitale kırdım. Uzun süredir dijital içerik alanında çalışıyorum. Dediğiniz gibi, 4 Enişte 1 Cenaze’nin yazarıyım. Liona isimli 9 aylık bir kız evladım var. Tekir kendisi. :)

Hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine ulaşmanızın ardından ikinci kitabı yazarken, “Ya ilki kadar iyi olmazsa?” telaşına kapıldığınız oldu mu?

İlk romandan sonra, içlerinde arkadaşlarımın da olduğu çok sayıda okurdan 4 Enişte 1 Cenaze’nin devamının gelmesi yönünde, baskıya varan ısrar yüklü mesajlar aldım. Şöyle bir yapım var; biri bana bir şey yap dediğinde, ben, yapacağım varsa bile ondan vazgeçiyorum. Zannediyorum bunun da etkisiyle, Serisonu Katil’de konu ve kurgu olarak Enişte’den epey farklı bir iş denedim. “Ya ilki kadar iyi olmazsa?” demiyorum, ama ilki kadar sevilecek mi diye merak ediyorum. Hissiyatımı korkudan çok merak kelimesi karşılar sanırım.

Serisonu Katil’i okuyacakları neler bekliyor, sürprizleri bozmadan ipucu verebilir misiniz?

Anne terliği baskısıyla hayallerinin mesleği yazarlıktan vazgeçmek zorunda kalan ve kaderin cilvesiyle bir anda seri katil olmaya karar veren Beşir, onu kapuskasını yüzeysel bir şekilde değil, hissederek yemesi yönünde okunmuş ışın kılıcıyla dürten anne Muammer Hanım, aslen Tokatlı FIA dedektifi Birim Dont… Yolları, tüm ülkeyi hayrete düşüren Yukarı Galler seri cinayetlerinde kesişiyor. Cinayetleri kim işledi? Beşir’in babası çoluğunun çocuğunun rızkını kimlere yediriyor? Ablası Feyzal yaptığı resimlerle neyi amaçlamaktadır ve Hüsamettin Zalim o paraları mezara mı götürecek? Serisonu Katil, bu ve benzeri sorularınızın tamamına yanıt bulmaya çalışan, kaynak niteliğinde bir eser.

Okuyucu yorumları size ulaşmaya başlamıştır, dönüşler nasıl ve nasıl hissettiriyor?

Henüz merak aşamasındalar. Türü ne? Konusu ne? 4 Enişte’nin devamı mı? İçinde Buhara Dal olacak mı? Hayır, olmayacak. :)

Okur kitlenize söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kendilerine, sağlıklarına dikkat etsinler. :)

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Kitaba ve yayıncılığa odaklanan online program “Hayatımız Kitap”ın 15 Nisan 2021 Perşembe akşamı 21.00’de canlı yayınlanacak yeni bölümünde Metin Celal’in konuğu, Bulut Yayınları’nın kurucusu ve YAYBİR-Yayıncılar Telif Hakları ve Lisanslama Meslek Birliği Başkanı Mustafa Aksoy olacak.

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin hayata geçirdiği programın yeni bölümünde, programı hazırlayan ve sunan Metin Celal ile konuğu Mustafa Aksoy; ülkemizde yayıncılık sektörüne uzun yıllardır önemli katkılarda bulunan Aksoy’un yayıncılık hikâyesini, dünden bugüne Türkiye’de yayıncılığın yolculuğunu konuşurken sektörün sorunlarına da değinecekler. “Hayatımız Kitap” programı, yayın saatinde Türkiye Yayıncılar Birliği’nin YouTube kanalından canlı olarak izlenebilir.

Yayıncı ve yazar Metin Celal ile gazeteci ve yazar Sibel Oral “Hayatımız Kitap” programını dönüşümlü olarak yönetiyorlar. Program, yayıncılık sektörünün paydaşlarını bir platform üzerinde bir araya getirerek sektörde çalışanları, sektörle ilgili kişileri, öğrencileri ve Türkiye Yayıncılar Birliği üyelerini bilgilendirmeyi; ufuk açıcı sohbetlerle geleceğe dair öngörüleri, sorunları, yeni fikirleri masaya yatırmayı; topluma yayıncılığı anlatmayı; okumanın önemi ve gerekliliği konusunda bilinç kazandırmayı ve yayıncılık sektörüne itibar kazandırmayı hedefliyor.

Uzun yıllardır yayıncılık dünyasına değerli katkılar sunmuş yayıncı ve yazar Metin Celal, online “Hayatımız Kitap” programında iki haftada bir perşembe günleri yayıncılar, genel yayın yönetmenleri ve editörlerle sohbet ediyor. Metin Celal ve konukları programda, yayıncılık sektöründeki gelişmeler, sorunlar, çözüm yolları, yayın politikaları ve okuma kültürü konularına yoğunlaşıyor. Deneyimli gazeteci ve yazar Sibel Oral ise iki haftada bir perşembe günleri yazarlarla sohbet ederek “Hayatımız Kitap”ta seyircilere, yazma deneyimleri, yeni kitapları ve Türkiye’de okur eğilimleri ve okuma kültürü konularında yoğunlaşan bir program içeriği sunuyor.

Her perşembe 21.00-21.45 saatleri arasında canlı yayınlanan “Hayatımız Kitap” programı, Türkiye Yayıncılar Birliği’nin YouTube kanalından izlenebiliyor. “Hayatımız Kitap”ın önceki bölümlerine ise yine YouTube’dan ulaşılabiliyor.

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Yvan Pommaux’nun Bitmeyen Savaş Troya, Binbir Oyunlu Odysseus ve Biz, Bizim Hikâyemiz adlı resimli çocuk kitapları Yordam Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Fransız çocuk ve gençlik edebiyatının önde gelen yazarlarından Yvan Pommaux, büyük boy, resimli ve ciltli üç kitabıyla ilk kez Türkçede.

Çocuk edebiyatı ve çizgi roman alanlarında 1970’li yıllardan bu yana çok sayıda kitap yazan ve resimleyen, her iki alanda da çeşitli ödüllerin sahibi olan Pommaux’nun Bitmeyen Savaş Troya, Binbir Oyunlu Odysseus ve Biz, Bizim Hikâyemiz isimli kitapları Yordam Edebiyat etiketiyle genç okurlarla buluşuyor.    

“Anlatılan bizim hikâyemiz”, bu kez genç okurlar için

Fransa’da çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verilen Sorcières Ödülü’nü 2015 yılında belgesel nitelikli kitaplar kategorisinde kazanan Biz, Bizim Hikâyemiz insanlık tarihinin dev bir resimli albümü âdeta. İlk insandan bu yana dünyadan geçmiş olan tüm erkek, kadın ve çocukların izi var bu kitapta. Yvan Pommaux bu büyük anlatısında özellikle hiçbir isme yer vermiyor; kralların, kraliçelerin, imparatorların, büyük insanların hikâyesini değil, hepimizin, insanlık tarihinin isimsiz kahramanlarının hikâyesini anlatıyor.

İlk çağlardan modern zamanlara dek tarihin dönüm noktalarını akıcı ve kolay anlaşılır metinlerle aktararak genç okurlarda tarih okumanın hazzını uyandıran kitabın en büyüleyici yanı ise her sayfasını dolduran usta işi resimlemeler… Yvan Pommaux’nun kendine özgü çizgileri ve tekniğiyle resimlediği bu kocaman, rengârenk kitap, bizi farklı zaman dilimlerinde farklı coğrafyalarda nefes kesici bir yolculuğa çıkarıyor.

Homeros’un dünyasına yeni, genç ve renkli bir bakış

Pommaux’nun diğer iki kitabı, Bitmeyen Savaş Troya ve Binbir Oyunlu Odysseus ise genç okurları bu kez iki büyük destanla, Anadolulu ozan Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarıyla tanıştırıyor. Edebiyatta, sinemada ve sanatın tüm alanlarında pek çok yapıta ilham veren İlyada ve Odysseia,Yvan Pommaux’nun çizgileriyle bu kez görsel bir serüvene de dönüşüyor.

Zalim Agamemnon, kudretli Akhilleus, yiğit Hektor, uçarı Paris, güzel Helena, kurnaz Odysseus, bilge Priamos, dost Patroklos, sadık Penelope, Olympos’un tüm tanrıları, sirenlerden tek gözlü kykloplara tüm mitolojik varlıklar, Pommaux’nun resimlerinde canlanıyor. On yıl süren Troya Savaşı bize savaşın dehşetini hissettirirken, bu savaşın kahramanlarından Odysseus’un bir on yıl daha süren eve dönüş yolculuğu hepimizi Akdeniz’in mavi sularında bir teknenin güvertesinde buluşturuyor.

Yordam Edebiyat olarak, insanlık tarihini özetlemek ve bu tarihin iki büyük destanını özünü koruyarak sadeleştirmek gibi güç bir işin altından başarıyla kalkan, hem zihne hem göze hitap eden bu büyük boy, ciltli, rengârenk kitapları genç okurlarımıza sunmaktan sevinç duyuyoruz.

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Orhan Pamuk, her zaman kitaplarının tanıtımına önem vermiş bir yazardır. Yayın tanıtımı açısından Türkiye’de birçok ilk de onun öncülüğünde gerçekleşmiştir. Örneğin Kar romanının tanıtımı için büyük bir reklam ajansı ile çalışmasını, tüm durakların afişleri ile donanmasını, reklam filmlerini anımsayacaksınız.

Orhan Pamuk kişiliği ile değil eserleri ile bilinen bir yazar. Pop yazarlar gibi davranmıyor, fotoğrafını değil romanını satıyor, okutuyor. Nobelli bir yazar olmasını da düşünerek daha da ağır başlı davranmasını, kitabı yayımlandıktan sonra geleneksel tanıtımlarla, kitap eklerinde yayımlanan ilanlar ve birkaç söyleşi ile yetinmesini bekleyen çok okuru olduğunu biliyoruz. Hatta tanıtımda bu kadar atak olmasını garipseyen okurları da var. Ama onlar azınlıkta, çünkü Orhan Pamuk en az 300 bin okura ulaşmak istiyor. Veba Geceleri’nin ilk baskı sayısı hedefin kitabın bestseller olması olduğunu gösteriyor. Bestseller yazarı olacaksanız da oyunu kurallarına göre oynamanız, tanıtımı gereğince yapmanız gerekiyor. Ben kitabımı yazdım, o okurunu bulur, diyemezsiniz.

Orhan Pamuk da bunun bilincinde. Bestseller kitaplarda adettir, ön kapağa, kitabın adının üzerine “Newyork Times Bestseller”i yazılır. Neyse ki Veba Geceleri’nde öyle bir ibare yok. Belki de henüz İngilizcesi çıkmadığı ve ABD’de çok satmadığı için yok. Ama kitabın arka kapağında bir bestseller adayı romanla karşılaştığınızı anlıyorsunuz. Le Point, The New York Times ve Independent’ten alınmış cümleler var. “Pamuk yaşayan en büyük yazar.”, “O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı.” ve belki de son üç kitapta yoğunlaşan eleştirilere cevap da olsun diye; “Pamuk, en iyi kitaplarını Nobel’den sonra yazan eşsiz bir yazar.”

Salgın koşulları yazarın okurla yüz yüze buluşmasını olanaksız hale getirdi. Geniş salonlarda söyleşiler, uzun kuyruklu imza günleri hayal oldu. Dergilere, gazetelere, kitap eklerine verilecek ilanlar ise artık demode. Bu yolla okura ulaşmak mümkün görünmüyor, çünkü kitap okurunun esasını oluşturan gençler dergi, gazete almıyor, haber ihtiyacını dijital kanallardan, esas olarak sosyal medyadan sağlıyor.

Veba Geceleri’nin tanıtımı için geleneksel medya ihmal edilmedi. Orhan Pamuk söyleşilerle gazete ve kitap eklerinde yer aldı. İlanlar verildi. Kadıköy meydanında olduğu gibi dev billboardlarla duyurular da yapıldı.

Esas duyurunun ise dijital ortamda yapılması gerektiği kuşkusuz biliniyordu. Yayınevleri uzun bir zamandır dijital ortamı tanıtım için kullanıyor ve iyi sonuçlar da alıyor. Çünkü, dediğim gibi kitap okuruna en kolay dijital ortamdan ulaşılıyor. Açık ve gizli tanıtım kampanyaları bu nedenle dijital ortama kaydı. Hala kağıda basılı kitap üretseler de geleneksel, kağıda basılı medyayı hiç kullanmayan yayınevleri de var.

Orhan Pamuk’un tanıtımda öncü misyonuyla bu gelişmelerden uzak durması beklenemezdi. Ama ilk bakışta dijital ortamda kişi olarak Orhan Pamuk’un olduğunu da söyleyemeyiz. Kitap okurlarının yoğun olarak kullandığı mecralarda, twitter’da, facebook’da, instagram’da resmi hesapları yok. Orhanpamuk.com adresinde “official” yani resmi, İngilizce bir internet sitesi var ama onun da çoktandır güncellenmediği anlaşılıyor. Yine facebook’da 525 bin takipçili bir resmi Orhan Pamuk sayfası var ama o da İngilizce ve bir yıldır hiç paylaşım yapılmamış.

Dijital ortamdaki tanıtım işlerinde esas olarak Yapı Kredi Yayınları’nın hesapları kullanılıyor. Okura doğrudan ulaşmak için Instagram üzerinden yapılan canlı yayınların tercih edildiği anlaşılıyor. Yeni moda olan Clubhouse henüz bir mecra olarak değerlendirilmemiş. Youtube’da da bir canlı yayın yapılmamış gördüğüm kadarıyla.

Veba Geceleri’nin tanıtımında yenilik olarak Orhan Pamuk’un çektiği videolar var. Yazar ve kitap tanıtımında videolar, youtube’u kullanmak yeni bir yöntem değil. Orhan Pamuk’un farkı romanını 12 video ile tanıtacak olması. Bu yazıyı yazdığım sırada dördüncü video yayındaydı. 2,5 ila 4 dakika arasında videolar bunlar. Yani Orhan Pamuk bir youtuber olarak karşımıza çıkıyor.  

Videolar sadece tanıtım ya da reklam amacıyla hazırlanmamış. Orhan Pamuk, kitabının tanıtılmasına önem verdiği kadar romanlarının kendi belirlediği şekilde anlaşılmasını da ister, bunu sağlamaya çalışır. Önceki romanları hakkında verdiği uzun röportajlarda “spolier” verdiği için okurlarca eleştirildiğini anımsayacaksınız. Bu videolarda romanını nasıl yazdığını, romanın geçtiği yeri nasıl planladığını, kahramanlarını resmederek tanımlamasını anlatıyor. Orhan Pamuk’un anlatımından gerçeğe çok sadık bir romancı olduğunu anlıyoruz. Tarihi bir roman yazdığı için bu gerçeklik, inandırıcılık arzusu iyice ağır basmış gibi. Neyse ki pek spolier vermiyor. Tabii gelecek 8 videoda neler anlatacak bilemiyoruz.

Peki youtube’a özel içerik ürettiği için rahatlıkla youtuber olarak niteleyebileceğimiz Orhan Pamuk başarılı mı? İzlenme sayıları bir bilgi verecektir. İlk video 12 Martta yayınlanmış 16.924 kez izlenmiş, 15 mart tarihli ikinci videonun izleyici sayısı 10.799, 19 mart tarihli üçüncü video 5.258, 26 mart tarihli dördüncü video 2351 kez izlenmiş (12 Nisan tarihi itibariyle).

Bana rakamlar biraz düşük geldi. Bunda birçok unsur etkili olmuş olabilir. Orhan Pamuk’un kendi izleyicisini oluşturmaması en önemlisi sanırım. Videolar Orhan Pamuk’un hesabından değil YKY’nin 10,300 aboneli youtube hesabından yayımlanıyor. Yani özel bir izleyici kitlesi oluşturulmadan bu işe girişilmiş. Oysa Facebook’daki paylaşım yapılmayan sayfadaki 525 bin takipçiye bakarsak youtube’da özel bir Orhan Pamuk hesabının da çok yüksek sayıda bir abone sayısı olabileceğini tahmin edebiliriz. Tabii abone olunca da yeni yayımlanan videoların bilgisi onlara otomatik olarak gelecek ve sayı gittikçe düşmeyecekti. İkinci kural yayın tarihlerinin düzenli olması. Orhan Pamuk videolarında belli bir periyot yok, aksine videoların yayın araları gittikçe uzuyor. İlk video ile ikinci arasında 3 gün varken, ikinci ile üçüncü arasında dört, üçüncü ve dördüncü arasında 5 gün var. Beşinci video ise 17 gündür yayımlanmamış. Yani izleyici sayılarının düşmesi şaşırtıcı değil. Ne gün yayınlanacağı bilinmeyen videoların takibi zorlaşmış, zaman içinde de ilgi dağılmış. Belki de Netflix gibi yapıp tüm videoları aynı gün yayına koymak daha doğruydu. Ama üç günde bir yeni video yayımlamak da bir seçim olabilirdi. Dijital ortamda tanıtım ve youtube’un doğru kullanımı konusunda uzmanların çok söyleyeceği olacaktır kuşkusuz. Ama kullanıcı gözüyle bile henüz Orhan Pamuk’un youtuber’lığın kurallarını yerine getiremediğini söyleyebiliriz.

Diyeceksiniz ki Orhan Pamuk gibi büyük bir romancının işi mi yok, youtuber olsun! Haklısınız ama eğer romanınızı videolarla tanıtma yolunu seçmişseniz ve 12 video çekmişseniz, işin hakkını da vermeniz gerekir. Ben, Orhan Pamuk’un ne yapsa mükemmel yapmak istediğini düşünenlerdenim. Veba Geceleri videolarını izlerseniz Orhan Pamuk’un roman yazarken ne kadar titiz davrandığını anlayıp bana hak vereceksiniz.

Metin Celâl – edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

1. Neden çocuklar için yazıyorsunuz?

Çocuklar her yönleriyle gerçekler, olduğu gibiler. Yetişkinlerin ise samimi olabilmek için önce buna karar vermeleri, sonra da çaba harcamaları gerek. Kendimi bildim bileli çocuklarla, yetişkinlere oranla daha iyi anlaştım. Hatta üniversite yıllarında uzun süre çocuk tiyatrolarında oynadım. Çocuklara bir şey öğretmek değil de, onlarla bir şey paylaşmak istediğinizde, buna ne kadar açık olduklarını, algılarının ve hayal güçlerinin ne kadar gelişmiş olduğunu biliyorum. Öyleyse neden olmasın dedim…  

2. Okuduğunuz ilk çocuk kitabı hangisiydi? Sizde ne gibi izler bıraktı?

İlkokul, ortaokul dönemlerimde hiç çocuk kitabı okumadım. Bizim dönemimizde daha çok Kemalettin Tuğcu, Gülten Dayıoğlu, Ömer Seyfettin gibi yazarlar okullarda okutulur, ödevler verilirdi. Defalarca denedim, sevemedim. Çocuk kitabı okumaya ileri yaşlarda başladım; ilk hangi kitabı okuduğumu hatırlamıyorum ama Jules Verne, Mark Twain gibi yazarlardan başlayıp sonra masallara, derken güncel yazarlara doğru bir yolculuğa başladım.

3. Bu kitabı keşke ben yazsaydım, dediğiniz bir kitap oldu mu?

Olmaz mı? Roald Dahl’ın neredeyse tüm kitapları. Hangisini okusam ah, keşke diyorum. 

4. Çocuklara yönelik kitaplardan en son hangisini okudunuz? Kitapla ilgili düşüncelerinizi kısaca belirtebilir misiniz?

Peter Carnavas’ın Fil’ini okudum en son. Soyut duyguların bir çocuğun gözünde nasıl somut bir varlığa dönüştüğü ve ona karşı verdiği amansız mücadeleyi anlatıyor kitap. Aslında çocuklar için sert bir konu. Bir çocuğun, babasının yaşadığı depresyonu onun sırtına binmiş bir fil (yük) olarak görmesi ve babasını o filin ağırlığından kurtarmaya çalışması, biraz kasvetli bir konu gibi görünüyor ama yazarın ustalıklı anlatımı, Elif Ersavcı’nın çevirideki başarısı sayesinde çok zevkle, merakla ve heyecanla okunuyor. Sıradanlığı kıran bu tarz hikâyeleri çok seviyorum, çocukların da çok sevdiğine eminim.  

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Son Romanı Veba Geceleri’nde Atatürk’le alay ettiği ettiği iddia edilen Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Orhan Pamuk OT Dergisi’nden Dündar Hızal tarafından yapılan söyleşide salgın ve karantina ilişkisi hakkında konuşurken “Amerika’da ya da Avrupa’da kiliseler Pazar günü, Pazar ayinine açıkken burada kapatıldı. Burada dünyaya izah etmek zor. Siyasal İslamcı denen bir hükümet sırasında A) Siyasal İslamcılara bu konuda ‘Nasıl camimi kapatıyorsun?’ diyen daha radikal olanlar var. Seslerini çıkaracak bir özgürlükleri yok. B) Daha radikal olmayanların ve bütün ülkenin devletten gelen emre itaat eden bir ruhu da var milletimizin. Devletten gelen sese uymak, ölüm korkusu da olduğu için, uyuluyor. Ama bir üçüncü sebebi ise bence, Kemal Atatürk övülmeli bundan; Kemal Atatürk’ün laikliği en sonunda milletin derinlerine gitmiş.” dedi.

Pamuk, 16 Mart’ta yapılan ve OT dergisinin nisan sayısında yayımlanan söyleşide son romanı Veba Geceleri’nde Osmanlı modernleşmesini sürükleyen ve Cumhuriyeti kuran düşüncenin, modernlik karşıtlarının utandırıcı boyuta gelen itirazları karşısında ne kadar fedakârca yol almaya çalıştığı anlattı. OT Dergisinin nisan sayısında yayımlanan söyleşinin ilgili kısmı şöyle:

– Bugün karantina teşkilatının başına geçseydiniz  neyi farklı yapardınız? Bu soruyu henüz genç bir talebeyken  Vali Paşa’nın arkadaşlarıyla yatığı “Devletin başında sen olsan” konuşmasından hareketle soruyorum.

Bugün karantina teşkilatının başına gelseydim hemen istifa edip romancılığa devam ederdim. Birincil dürtüm bu. Gerçekten ben bu romanı yazdım ama tıp, karantina gibi konular çok da sevdiğim konular değil. Bir de karantinacı doktor, şu romanımdan da anlayacağınız gibi çok çileli bir iş. Neden? Hastalık tehlikesinden değil, aslında hem insanlara iyilik için kendinizi tehlikeye atıyorsunuz hem de insanlar hayatlarını, alışkanlıklarını bozduğunuz için size sinir oluyorlar. Ben zaten bu ikilem yüzünden, bu ilginç ikilik yüzünden romanı birazcık da Jön Türkler’e, modernleşmecilere, Kemal Atatürk’e benzediği için bu insanlar, bu romanı yazdım. Aynı şekilde ama sabah akşam “ah doktorlar, vah doktorlar” deniyor ama sonra o karantinacı doktorlardan aslında kahramanlığı, cesareti fikri olarak ya da soyut bir şey olarak kullanılıyor, alkışlanıyor ama doktor da oraya buraya gitmediği için sinirleniyor tabii sana tatlı tatlı konuşacak artık, süpermen değil, dinlemiyorsun onlar da sana biraz sert konuşunca onlara da hayatlarını kurtardığı insanlar o doktorlara kızarlar. Karantina da bu çarpıcı ikilem gerçekten utandırıcı bir boyuta ulaşır yani.

Kitap Türkiye modernleşmesinin sorunlarıyla uğraşıyor. Bunu farklı temalar üzerinden bize anlatmaya çalışıyor. Örneğin aktar-eczacı, eski saat-yeni saat, yeni kanun ve nizamnamelerin çıkmasına rağmen eski hayattaki alışkanlıklar bir şekilde hayatta kalmaya devam ediyor. Ne yardan vazgeçebiliyoruz, ne serden. Türkiye modernleşmesi bu zeminde mi kalacak?

Yalnız Türkiye değil bütün dünyada modernleşme böyle olur. En sonunda devlet modernleşmeye karar verir ve çoğu zaman askeri ve tıbbi sebeplerle sonra mühendislikle askeriyenin bir parçası olarak görür. Ve yukarıdan modernleşme dayatılır, halkta bir şekilde buna uymaz. Ya itikadına inancına uymadığı için, ya alışkanlıktan, ya tembellikten, ya da gıcık olsun inat olsun diye. Bu inat olsun dürtüsü yaşlandıkça bende daha tarihsel şey olarak da kafamda yer ediyor. Aslında madem bunu sordunuz kitaba başlarken ilk düşüncem buydu. 35- 40 yıldır düşünüyorum, 5 yıldır yazıyorum. Doktor Nuri’nin konumu modernleşmeci. Türk Halk Partili, İttihat Terakkili, Cumhuriyet Halk Partili birinin bakışına yakın. Yani hem ülkesinin modernleşmesini istiyor, hem modernleşmezse insanların ülkesinin daha da çile çekeceklerini daha da fakir olacak/kalacaklarını, ya da karantina konusuysa hastalığa yakalanıp karantina uygulamazlarsa öleceklerini düşünüyor. Ama bir yandan da halk onlara “ya sen bu Hıristiyanlarla fazla birliktesin” diyor. Yani çünkü doktor olduğu için onlarla düşüp kalkıyor, onlarla arkadaşlık ediyor. Onların eğitiminden geçmiş, onların dilini biliyor. Ayrıca onların yapılması lazım dedi. Ölüleri yıkamak yerine kireçlemek gibi dinlerine uymayan şeyleri de söylüyordu modernleşmeci Doktor Nuri. Ona bir karşı çıkıyorlar. Benim için psikolojik olarak, hem sen halk için kendini tehlikeye atarak bir şeyler veriyorsun. Karantinaya uyun diyorsun. Onlar istemiyorlar, sen onlardansın sen gelme diyorlar. Senden nefret ediyorlar. Sen gene de onları sevdin, onları kurtardığın için doktorları gibi yine de gidiyorsun. İşte bu ikilem bu ruh halinde diye girdi bu romana. Sonra roman bir ağaç gibi büyüdü.

Memleket bürokrasisi ve karantina ilişkisi…

Amerika’da ya da Avrupa’da kiliseler Pazar günü Pazar ayinine açıkken burada kapatıldı. Burada dünyaya izah etmek zor. Siyasal İslamcı denen bir hükümet sırasında A) Siyasal İslamcılara bu konuda “nasıl camimi kapatıyorsun” diyen daha radikal olan var. Seslerini çıkaracak bir özgürlükleri yok. B) Daha radikal olmayanların ve bütün ülkenin devletten gelen emre itaat eden bir ruhu da var milletimizin.Devletten gelen sese uymak, bir ölüm korkusu da olduğu için uyuluyor. Ama bir üçüncü sebebi ise bence, Kemal Atatürk övülmeli bundan; Kemal Atatürk’ün laikliği en sonunda milletin derinlerine gitmiş. 

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Oggusto, farklı yerleri ve kültürleri keşfetmeyi sevenler için yepyeni bir gezi teması oluşturdu. Ülkelerin en renkli 10 şehri sizlerle.

Cape Town, Güney Afrika

Güney Afrika’nın en çok ziyaret edilen bölgesi Bo-Kaap semtinin bu rengarenk evleri, gezenlere gökkuşağına düştüklerini hissettiriyor. Çoğunlukla müslümanların yaşadığı bu bölgede, eskiden kulübe tarzında evler varmış. Günümüzde ise yerini modern apartmanlar ve villalar alıyor. Semtin eğimli yapısı, gezenleri zorlasa da onlara eşsiz bir manzara sunuyor. Bu renkli evlerin ardındaki hikâye ise onları daha anlamlı kılmakta. 1990’ların başında, ırk ayrımcılığına son verilmesiyle, müslüman halk mutluluğunu yansıtmak için evlerini boyamaya başlıyor. Böylece bu renkli sokak özgürlüklerinin bir temsili oluyor.

Salvador, Brezilya

Özgürlükten doğan bir diğer renkli şehir de Salvador. Bir zamanlar köle pazarının merkezi olan bu şehir 1835 yılında yapılanmaya başlıyor. Şimdi, UNESCO Dünya Mirasları’ndan biri olan Salvador, farklı türlerden dans, müzik ve lezzetli yemekleri bir araya getirmekte. Ayrıca bu renkli şehir, çeşitli müzeleriyle de sizleri zamanda yolculuğa sürüklüyor.

Şafşavan, Fas

Gökyüzünü sokaklara sığdıran şehir Şafşayan, masmavi evleriyle ayaklarınızı yerden kesecek. Fas’ın kuzeybatısında yer alan bu şehrin evlerinin mavi olmasının sebebi tam olarak belli değil. Bazıları Yahudi mistisizmi bazıları da sineklerin uzak durması için diyor. Arnavut kaldırımlarının ve dar sokaklarının, Fas mimarisiyle buluştuğu Şafşayan’ı keşfetmek için ilkbahar harika bir mevsim.

Burano, İtalya

Venedik Adası’nda bulunan Burano, rengarenk ev ve kapılarıyla gezenleri bambaşka bir yolculuğa davet ediyor. Zamanında şehrin balıkçıları, sisli havalarda kaybolmamak için evlerini mor, sarı, turuncu gibi birçok renge boyamış. Böylece Burano’yu renklendiren hikaye başlamış. Eğer yolunuz düşerse; hediyelik eşya dükkanlarını gezip, restoranlarında eşsiz lezzetler tadıp, parklarında dinlenmeyi unutmayın. Daracık sokaklarına koca bir dünya sığdıran bu şehirde, fotoğraf çekmeye doyamayacaksınız.

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag’ın soğuk havasından eser bırakmayan bu renkli evleri mutlaka tatil rotanıza ekleyin. Nyhavn Limanı’nda bulunan evlerin altındaki restoranlarda, farklı lezzetler tadabilir veya gündüzleri keyifli bir tekne turuna çıkıp, eşsiz manzaralara şahit olabilirsiniz. Noel kutlamalarının bir başka yaşandığı Kopenhag’da, yaz ayları da şehrin tadını çıkarmak için mükemmel bir zaman. 

Notting Hill, İngiltere

Julia Roberts ve Hugh Grant’ın meşhur filmini izlediyseniz, burayı gezmek sizin için daha da anlamlı olacak. “Notting Hill’’ filmiyle ünlenen yer, yağmurlu ve kapalı havası olan İngiltere’ye bambaşka bir soluk katıyor. Londra’nın, ‘Gri Şehir’ namını yok eden bu evlere, Portobello Yolu üzerinden birgün mutlaka eşlik edip, İngiltere’nin bambaşka bir tarafını keşfedebilirsiniz.


Buenos Aires, Arjantin

La Boca Mahallesi’nde bulunan Caminito sokağı, işçi sınıfına ait olan renkli blok evlerden oluşuyor. 1950’lerin sonunda sokak, bir grup ressam tarafından yapılandırılıp halka açılıyor. Evler yerel tersanenin atık parçalarıyla oluşturuluyor. Boyama işlemi ise geriye kalan herhangi bir renkle… Rastgele kalan boyayla boyanan evler, dünyanın en renkli şehirlerinden birini meydana getirmekte. Arjantin’in sıcak kültürünü keşfetmek için Buenos Aires harika bir başlangıç noktası.  

Trinidad, Küba

Rotamızı, Küba’nın nostaljik şehri Trinidad’a çeviriyoruz. Ülkedeki eski kültürü yaşatmaya devam eden bu yer, renkli evleriyle UNESCO Dünya Mirasları’ndan biri. İspanyol kolonisi zamanında yapılan bu evler, günümüze kadar varlığını sürdürmüş durumda. Küba kültürünü doruklara kadar size yaşatacak olan Trinidad’ı gezmek için en güzel zaman ilkbahar aylarından biri olacaktır.

Jaipur- Hindistan

Pembe şehrin hikâyesine yakından tanıklık etmek isteyenlerin yolculuğu Hindistan’a. Jaipur 19. yüzyılda hâlâ İngiltere’nin kolonisiyken, Galler Prensi Edward tarafından ziyaret ediliyor. Halk da bunun şerefine şehrin birçok yerini pembeye boyuyor. Günümüze kadar yapısını koruyan bu binalar, ülke için eşsiz bir kültürel miras durumunda. Hindistan’ın en farklı yerlerinden olan Jaipur’u keşfetmek için, seyahat ajandanızda mutlaka bir yer ayırın.

Charleston, Güney Carolina

Amerika’nın Güney Karolina eyaletinde bulunan Charleston, Atlas Okyanusu’nun kıyılarında yer alıyor. Göçmen İngilizler tarafından kurulan şehir, ilk olarak İngiltere Kralı 2. Charles onuruna ‘Charles Town’ olarak anılmış. Daha sonra bugünkü adına evrilmiş. ‘Amerika’nın Avrupalı şehri’ olarak bilinen bu yer, geçmişten gelen mimari yapılarını hâlâ koruyor. Bir gün Charleston’a yolunuz düşerse, farklı balıklar tatmadan, festivallere katılmadan ve alışveriş yapmadan dönmeyin.

Kaynak: Oggusto.com (14 Nisan 2021)

Kanser tedavisi gören düşünür, yazar, akademisyen İlhan Başgöz vefat etti.

İlhan Başgöz kimdir?

Halkbilimci. Akademisyen, Profesör, Araştırmacı Yazar, Çevirmen. 1923, Gemerek / Sivas doğumlu. Tam adı Mehmet İlhan Başgöz olup, kimi yazılarında M. İlhan Başgöz imzasını da kullandı. Babası ilkokul öğretmeni Hasan Efendi, annesi Cadoğlu Türkmenlerinden Zeycan Hanım’dır. 1928’de Harf Devrimi yapıldığı sırada millet mekteplerinde okuma yazma öğrendi. On bir yaşındayken ailesi Sivas’ın merkezine göç edince ilk ve ortaöğrenimini burada tamamladı (1940). Yükseköğrenimini A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde (1945) yaptı. Aynı fakültede 1946’dan 1950’ye kadar Prof. Pertev Naili Boratav’ın asistanı olarak çalıştı. 1948’de kurulan Türk Folkloru ve Halk Edebiyatı Kürsüsü’nün düzenlediği araştırmalara katıldı, doktora çalışmasına başladı. “Biyografik Türk Halk Hikâyeleri / Kahramanları, Teşekkülleri, Saz Şairlerinin Eserleri ile Münasebetleri” adlı tez çalışmasıyla doktora çalışmasını tamamladı (1949). Bu arada Folklor ve Halk Edebiyatı Kürsüsü’nün kapatılması üzerine, burslu okuduğu için, Tokat Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı (1950); ancak iki yıl sonra buradan da çıkarıldı.

Başgöz, Ankara’ya döndüğünde askere gitmek üzere başvuruda bulundu. Bu arada, Türk Ceza Yasasının 141. Maddesine aykırı eylemde bulunmak savıyla tutuklandı, yargılandı ve iki yıl hüküm giydi. Sekiz ay tutuklu kaldıktan sonra aftan yararlanarak serbest kaldı (1953). Askerliğini bitirdikten sonra bir süre çeşitli işlerde çalıştı, İngiltere’ye giderek bu ülkede araştırmalar yaptı. 1960’ta Ford Vakfı bursuyla Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek oraya yerleşti. İki yıl Los Angeles, iki yıl da California Berkeley Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalıştı. 1965’te Indiana Üniversitesinin Ural-Altay Dilleri Bölümü’ne öğretim üyesi oldu. 1967’de doçentliğe, 1976’da profesörlüğe yükseldi ve Amerika Folklor Derneği onur üyeliğine seçildi (1983). Ardından Türkiye’ye dönerek bir süre de Boğaziçi Üniversitesi’nde Türk edebiyatı dersleri verdi. 1997’de emekli oluncaya kadar bu üniversitedeki görevlerine devam eden Başgöz, 1998’den sonra Bilkent Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı ve daha sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne geçti. Daha sonra yeniden Ankara’ya dönerek çalışmalarını Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde sürdürdü.

İlhan Başgöz, 1943 yılından itibaren, başta Doğu Anadolu Bölgesi (Kars ve Erzurum) olmak üzere, pek çok yerden derlediği destan, halk öyküleri, atasözleri, bilmeceler, türkülerin yanı sıra gölge oyunu, kukla, halk dansları konulu filmlerden oluşan zengin bir belgelik oluşturdu. Yaşadığı yüzyıl ve gösterdiği farklı kimlikler konusunda henüz hakkında görüş birliğine varılamayan Karacaoğlan konusunda “Karacaoğlan geleneği” olarak özetlediği görüşleriyle bir şairin kişisellikten anonimleşmeye gidişini ele aldı. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi birçok şairle ilgili olarak yapılacak çalışmalarda yararlı olabilecek bu görüş, araştırmacılar arasında da ilgi topladı. Başgöz’ün halk edebiyatı araştırmalarına yaptığı katkılardan biri de sözlü kaynaklardan derlenen malzemenin bir anlatı olarak ortamı ve gelenek faktörleriyle incelenmesi gerektiğini örnekleriyle vurgulamasıdır. Türk ve dünya bilmece araştırmalarına on üç binden fazla tasnif edilmiş Türk bilmecesini A. Tietze ile yayımlayarak (Bilmece: A. Corpus of Turkish Riddles, 1973) katkıda bulundu. Türk halk öykülerini incelerken de, V. Propp tarafından geliştirilen tip ve motif odaklı yapısal araştırma yöntemine, incelemelerinde öykü kahramanlarının temel eylemlerinin “kriz, değişim, arama, engeller, çözülüş, birleşme” başlıkları altında düzenlenmesine katkıda bulundu. Türk halk öykülerini; “ailenin parçalanması, yeni bir aile için savaşım ve yeni bir ailenin kurulması” olarak üç temel bölüm altında inceleyen Başgöz, bu bölümleri kahramanların eylemleri ile birleştirir.

Nasrettin Hoca konusundaki yaklaşımı kimi çevrelerde tepkiyle karşılanan Başgöz, Nasrettin Hoca fıkralarının yüzyılların birikimiyle olgunlaşmış bir nükte geleneğinin diller ve kültürler arası gelişmelerle oluştuğu görüşündedir. Yaşamış Nasrettin Hoca ile bu birikimlerle olgunlaşıp zenginleşerek yaşayan/yaşatılan Nasrettin Hoca’nın gerçekçi bir biçimde çözümlenmesinden yanadır. 1997’den itibaren Güre’de (Edremit-Balıkesir) her yaz halkbilim ve halk edebiyatıyla ilgili yaz kursları düzenleyen Başgöz, katılan araştırmacı ve bilim insanlarına kendi çalışmalarında uyguladığı yöntemleri ve bilim alanındaki yeni gelişmeleri aktardı.

Başgöz’ün yazıları, Türkiye’de Dost, Yeni Ufuklar, Türk Dili, Milliyet-Sanat gibi dergilerde yer aldı. Kendisine 1997 yılında Kültür Bakanlığının Üstün Hizmet Ödülü, 2000 yılında Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü ve 2004 yılında TÜBA Bilim Ödülü verildi.

BAŞLICA ESERLERİ * İnceleme-Araştırma: Doğu Anadolu’da Folklor Denemeleri (1947), İzahlı Türk Edebiyatı Antolojisi (1956), Türk Halk Edebiyatı (1952), Köroğlu (1957), Educational Problems of Turkey 1920-40 (H. E. Wilson ile, 1967, Türkçe Birinci Basım: Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk, 1968 / İkinci Basım: Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk: Sorunlar-Çözüm Aramaları-Uygulamalar (1995), Turkish Folklore (1970), Karacaoğlan (1977), Âşık Ali İzzet Özkan (1979), Yunus Emre (1990), Türk Bilmeceleri I-II-III (1993), Vay Başıma Gelenler (1993), Turkish Folklore and Oral Literature (Yay. Haz: Kemal Sılay, 1998), Hoca Nasreddin, Never Shall I Die (P. N. Boratav ile, 1998), Geçmişten Günümüze Nasreddin Hoca (1999), Türk Folkloruna Giriş (basılmadı)..

Deneme: Folklor Yazıları (1986).

Derleme: Manilerimizden (1957), Bilmece: A. Corpus of Turkish Riddles (A. Tietze ile, 1973 – Türkçe Birinci Basım: Türk Bilmeceleri, 1995 / İkinci Basım: Türk Halkının Bilmeceleri, 1999), Studies in Turkish in Folklore (M. Glazer ile, 1978), Çıt Etti Çiçek Açtı-Çocuklar İçin Bilmeceler (1979), Vay Başıma Gelenler (Tekerlemeler, 1993), Yük Taşımıyoruz Sevgi Taşıyoruz (2007), Türkü (2008), Türkülü Aşk Hikayeleri (2012)

Çeviri: Türk Halk Edebiyatı (E. Saussey’den, 1952).

Yaşamöyküsü: Gemerek Nire Bloomington Nire (İş Bankası Yay.,İst. 2017).

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Türkiye’nin ilk ve tek polisiye kültür dergisi 221B’nin 31. sayısı (Mart-Nisan 2021) “Yeni Türkiye’de Suç ve Ceza” dosya başlığıyla yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

221B’nin 31. sayısında “yeni” Türkiye’de bulanıklaşan suç ve ceza kavramlarını, adalet sistemindeki eşitsizlikleri, adli tıbbın, teknolojinin ve hukukun kimin için ne denli geçerli olduğunu, tüm bunların bugünün polisiyesine nasıl yansıdığını ve günümüz polisiyesinin toplumsal sorunlara nasıl yaklaştığını ele alıyor.

“Zavallı” ve “Liste” gibi siyasi polisiye romanları ve “Baronlar Savaşı” gibi kurgudışı kitaplarıyla tanıdığımız gazeteci yazar Timur Soykan, dosya konusu kapsamında Türkiye’nin son yıllarındaki siyasi atmosferi yazdı.

Adli tıp araştırmaları uzmanı Prof. Dr. Halis Dokgöz önemli bir konuyu masaya yatırdı: “Cinsel suçlarda cezasızlaştırılma ve normalleştirilme nesnesi olarak çocuk ve kadın.”

Polisiye üstadı Erol Üyepazarcı günümüz polisiye romanının toplumsal sorunlara yaklaşımını ele aldı.

Kadın hakları, basın hakları ve ceza hukuku alanlarında çalışmalarda bulunan Avukat Özge Demir’le günümüzde suç ve ceza kavramlarını ve adalet sistemindeki eşitsizlikleri konuştuk.

Öz Erenköy Kitap Kulübü köşesini kaleme alan Armağan Tunaboylu, “Sıfır Bir Adana” dizisini ve İtalyan yapımı “Gomorrah” dizisini inceledi.

Kapak dosyamız kapsamında mutlaka okumanız gereken araştırma kitaplarını da sizler için derledik.

Çağatay Yaşmut, casusiye türünün önemli isimlerinden Eric Ambler’in “Dimitrios’un Maskesi” romanı üzerine yazdı.

Sevin Okyay, Armağan Tunaboylu’nun kısa polisiye hikâyelerden oluşan “Cinai Tuhaflıklar” kitabını inceledi.

Gülce Başer, yeni öykü serisi “Galata Soygunu”nun ilk bölümünü kaleme aldı.

Batuhan Cantürk, Angela ve Luciana Giussani kardeşler tarafından yaratılan ünlü İtalyan çizgi roman serisi “Diabolik”i inceledi.

Bülent Ayyıldız, İtalyan polisiyesinin usta ismi Andrea Camilleri ve Komiser Montalbano serisinin ilk romanı “Suyun Şekli” üzerine yazdı.

Ezgi Özcan, İsveçli gazeteci Kim Wall’ın cinayetini konu alan Danimarka yapımı “The Investigation” dizisini inceledi.

Onur Bayrakçeken, son derece keyifli bir çizgi roman üzerine yazdı: “Sherlock Bones ve Doğa Tarihi Gizemi”

Ercan Akbay, çoklu kişilik bozukluğu teşhisi konulan gerçek seri katilleri ele aldı.

Fulya Turhan “Dedektifler Ne Yer Ne İçer?” köşesinde Patricia Highsmith’in karakteri Bay Ripley’nin gastronomik tercihlerini inceledi.

“Dedektifler Ne Dinler?” köşesini kaleme alan Onur Bayrakçeken’in gündeminde Mahfi Eğilmez’in mali suçlar ekseninde yazdığı polisiye romanı “Inferis” var.

Her sayımızda yerli polisiye romanları ve yazarları ele alan Alper Kaya, Enver Günsel’in “Bay Ayakkabı Cinayetleri” romanını inceledi.

Özlem Özdemir, yerli polisiyemizin son zamanlardaki önemli örneklerinden birini, ödüllü “Çaylak” romanını kaleme alan Nihal Orhan ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdi.

Gazeteci Mustafa Kömüş, son dönemlerin önemli Alman polisiye yazarlarından Mechtild Borrmann’ın “Suskunluk” romanını ele aldı.

Çaylak Kitap Dedektiflerinin gündeminde ise Harlan Coben’in “Altı Yıl” romanı var.

221B editörlerinin önerdiği romanlar ve diziler de yeni sayımızda…

221B’nin 31. sayısı tüm Türkiye’de raflarda.

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Kultura Litera’da Doğuş Sarpkaya ile Roman Tarihi ve Kuramına Giriş Atölyesi 22 Nisan’da başlıyor.

Birgün Kitap’ın editörü ve edebiyat eleştirmeni Doğuş Sarpkaya 19. yy’dan itibaren edebiyat sahnesine çıkan ve bu sahneden inmeyen romanın tarihsel gelişimini ve roman kuramını anlatıyor. Roman üzerine çalışan yazarlar, yazar adayları ve türle ilgilenen tüm okurlar için gerçekleşecek olan bu atölye çalışmasının ilk iki dersinde Doğuş Sarpkaya romanın bir edebi tür olarak doğuşuna ve bunun tarihsel bağlamına odaklanıyor. 

Kultura Litera bünyesinde gerçekleşecek çalışma 22/29 Nisan tarihlerinde TR saati ile 19.00’da başlayacak.

Zoom üzerinden canlı gerçekleşecek atölyeye kayıt için>>>

Program

Ders-1 15 Nisan Perşembe 19.00-21.00 (TR saati)

2 Saat – Tanışma. Roman türünün tanımı.

Romanın Diğer Türler Ve Disiplinlerle Farklılıkları.

Romanın Atası Sayılacak Metinlerin Evrimi.

Kaynak: Ders notları

Ek okuma önerisi: Terry Eagleton- Edebiyat Kuramı-Ayrıntı Yayınları; Ian Watt – Romanın Yükselişi- Metis Yayınları; Georg Georg Lukacs-Roman Kuramı- Metis Yayınları.-Roman Kuramı- Metis Yayınları.

Ders-2: 22 Nisan Perşembe 19.00-21.00 (TR saati)

2 Saat – Romanın Edebiyat Sahnesine Çıkışı Ve Burjuva Devrimleri

Kaynak: Ders Notları

Ek okuma önerisi: Franco Moretti – Burjuva- İletişim Yayınları; Ian Watt – Romanın Yükselişi- Metis Yayınları.

Doğuş Sarpkaya hakkında

1980 İzmir doğumlu edebiyat eleştirmenidir. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi DTCF Antropoloji bölümünde, yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yetişkin Eğitimi anabilim dalında tamamlamıştır. İlk yayınlandığı dönemlerde meraklı bir okuyucusu olduğu BirGün Kitap Eki’nde önce yazar nihayetinde ise editör olmuştur. Aynı zamanda Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir. Yazıları Karşı Düşler, Refleks, Lacivert, İzafi, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Redaksiyon, Ayrıntı gibi dergilerde yayımlanmıştır. Sarpkaya, Litera Edebiyat’ın da yayın kurulunda yer almaktadır.  

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Karadeniz Tiyatro Kooperatifi, bölgede faaliyet gösteren 7 özel tiyatronun girişimi ile merkezi Samsun’da olmak üzere kuruldu.

Samsun’dan Düşevi Oyuncuları, Hayal Atölyesi Tiyatrosu, Karma Sahne, Trabzon’dan Tiyatro Panki, Amasya’dan İris Sanat Tiyatrosu, Giresun’dan Kayıp Oyuncular, Gümüşhane’den Yankı Kumpanya kooperatifin kurucu ortak tiyatroları.

Karadeniz Tiyatro Kooperatifi; tiyatro sanatının “Ortak İş” yapma düşüncesinden hareket ederek ortaklarıyla birlikte üretmek ve sorunlara çare bulmak için faaliyet göstermeyi hedeflemekte.

Bölgesinde tecrübeli, nitelikli tiyatroların ortaklığında kurulan Karadeniz Tiyatro Kooperatifi, Türkiye’de kurulan 4. Tiyatro Kooperatifi. Bölgesel Tiyatro Kooperatiflerinin gücüne, birleşmesine ve hak mücadelelerini ortak yapıp Anadolu Tiyatrolarının da sesini duyurmasına önem veriyor.

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Hakan Keleş’in “Lilliputlar: Devcücekentler” adlı foto-illüstrasyon kitabı Desen Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Hakan Keleş’in koleksiyon değerindeki foto-illüstrasyonlarını sergilediği Lilliputlar: Devcücekentler adlı kitabı, kent-kültür ilişkisi bağlamında sürekli değişim ve dönüşüm hâlindeki şehirlere çok yönlü bir bakış getiriyor.

Albümdeki her bir çalışma, Türkiye kentlerinden farklı sokak perspektiflerine yerleştirilen ”dev” karakterlerin, bulundukları ortamla kurdukları ”olağanüstü” ilişkiye odaklanıyor; zamanı ve mekânı esneten yeni görsel hikâyeler kurgulanmasına aracılık ediyor.

Keleş’in, sosyal medya üzerinden aldığı yüksek etkileşimle özgün bir sanatsal forma dönüştürdüğü ”lilliputing” akımı, bakmakla görmek arasındaki ayrıma dikkat çekiyor; insanların, günlük hayatın telaşesi yüzünden duyarsızlaştıkları fiziksel çevrelerini başka bir katman aracılığıyla yeniden görmelerini sağlıyor.

Gulliver’in Gezileri‘ndeki cüceler kentine gönderme yapan Lilliput ismi, bu kitapta sarkastik bir evreni tanımlıyor. Referansını gerçek dünyadan alan fakat onu eğretileyerek bozan, büyüklük bilgisinin sabit olmadığı, çok katmanlı ve dağınık bir evrene konuk oluyor okurlar. Fonda Türkiye’den farklı kent atmosferleri ve kimi anıtsal yapılar bir panorama oluştururken, karakterlerin her birinin yarattığı etkileşim, tekil ama bütüncül bir anlatı kurmayı başarıyor.

Her gün yanından geçtiğimiz eski bir bina, bulunduğu yere o kadar aittir ki görünmez hâle gelmiştir. Orada olmaması gereken hayalî bir karakter onunla temasa geçince yeni bir gerçeklik kurulur ve hem kendini hem de görünmez olanın niteliklerini açığa çıkarır. Hakan Keleş’in, Eskişehir’de cep telefonuyla çektiği bir fotoğrafa dev bir karakter karalaması ve bunu Instagram üzerinden paylaşmasıyla başlayan ”lilliput” serüveni de işte tam bu sanal/gerçek/hayal örüntüsünün ardında yatan kent yaşamının dinamikleri anlayışından besleniyor.

Kitap altı bölümden oluşuyor. #lilliputgündelik, bugünün kent ve kentlilerinin büyük ölçekli birer yeniden temsili gibi, gerçekliğe en yakın mizansenleri içeriyor. #lilliputnostaljik, kültürümüze ait ama geride kalmış ya da unutulmuş figür ve unsurları günümüz kentleriyle birleştirerek bir zamansızlık algısı üretmeye çalışıyor. #lilliputsarkastik, kenti bir karikatür nesnesi olarak ele alıp ölçek farkından kaynaklanan algısal bozulmaları mizahi unsurlara dönüştürmeyi amaçlıyor. #lilliputbilindik, bu coğrafyada yaşamış ya da yaşamaya devam eden önemli figürlerle kültürümüze mâl olmuş hayalî karakterleri, farklı mekânlarda görselleştiriyor. Olduklarından büyük temsil edilmeleri, kamusal alandaki bilinirliklerine de simgesel bir vurgu yapıyor. #lilliputorganik, kenti doluluk ve boşluklar bağlamında ele alıp ona soyut bedenler eklenen çalışmalardan oluşuyor. Kitabın en sonunda ise özel bir bölüm var. Kitap karantina sürecinde hazırlandığından, Covid19 temalı işler #lilliputpandemik başlığı altında yer alıyor.

Tamamı dijital olarak tablette üretilen Lilliputlar: Devcücekentler‘in yayıma hazırlık sürecine dair eskiz ve notların yer aldığı ”Pano” bölümünde bir de harita ve karekod bulunuyor. Karekod ve link aracılığıyla, kitapta yer alan fotoğrafların konum bilgisine hem telefonlardan hem de bilgisayarlardan ulaşılabiliyor.

edebiyathaber.net (14 Nisan 2021)

Orhan Veli’nin “Seçme Şiirleri”, Türkiye’nin dijital kitap platformu Kitap Cumhuriyeti’nce yayımlandı.

Kitabı ücretsiz olarak okumak için>>>

Tanıtım metninden:

Kitap Cumhuriyeti şiirimizin akışını değiştiren şairlerden, Orhan Veli’nin “Seçme Şiirleri”ni yeniden okurla buluşturuyor. Orhan Veli, şair arkadaşları; Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le birlikte şiirde Garip akımını başlatarak geleneksel şiire karşı çıktılar. Ölçü, kafiye, “şairanelik”, duygusallık, süslü anlatımlar gibi özellikleri terk ederek, şiiri daha sade ve sıradan konulara çektiler. Konuşma dili, Garip akımının en belirgin özelliği olarak karşımıza çıkar. Bu haliyle de Garipçiler, kendilerinden sonra ortaya çıkacak başka akımların da tetikleyicisi oldular.

Orhan Veli’nin şiirlerinde, -ilk dönem şiirleri hariç- o zamana kadar hiç işlenmemiş konu ve temaları görüyoruz. Ekmek, Rönesans, Dedikodu, cımbız, ciğercinin kedisi, işçi kadınlar, gangsterler gibi çok farklı konuları şiirine taşımakta sakınca görmemiştir. Öyle ki, geleneksel şiirin içinde hiç rastlamadığımız sözcükleri de şiirine akıtarak, şiir dilini konuşma diliyle de zenginleştirmiştir. Nasır, komünist, hardal, atom, konferans, halt etmek, kelle, domuz gibi sözcükler bunların en göze çarpanlarıdır.

Orhan Veli, şiirlerinde; insanın yalnızlığıyla birlikte tekbaşınalığın getirdiği içsel sürgünleri ve bunalma durumlarının sürükleniş biçimlerini başat konular olarak işler. Kendine dönüktür Orhan Veli. Bir yanıyla da, memleket sorunları, yoksulluk, çaresizlik, dünyayı çepeçevre saran savaşın yıkımı da onu fazlasıyla ilgilendirir. Onun iç huzursuzluğunun bir nedeni de tüm bu yolunda gitmeyen toplumsal sorunlardır. Hiçbir mübalağa ve süse kaymadan, yer yer de halk ağzını kullanarak şiirini oluşturmuştur. Bu anlamda şiirlerinin samimiyetini de okura hissettirir.

Orhan Veli-Seçme Şiirler adlı eserdeki şiirleri hazırlayan Kitap Cumhuriyeti editörü şair Ömer Turan, eserin oluşum süreci üzerine şunları söyledi: “Orhan Veli şiirleri içerisinden bir seçki ortaya koymak öyle sanıldığı gibi kolay bir iş değil. Çünkü her bir şiirin farklı atmosferi ve ayrı ayrı tonları var. Böyle olunca da, seçim yaparken ağırlıklı olarak Garip ile başlayan ve değişimini temsil eden şiirleri önceledim. Tabii, okurun ilk şiirlerini bilme hakkını da göz önüne koyarak, o dönem şiirlerinden birkaç örnekle başlattım seçkiyi. Bu eserde, kitaplarına girmeyen ama çeşitli dergilerde yayımlanmış şiirlerine de yer verdim. Böylelikle okur, Orhan Veli’nin ölçülü ve uyaklı bir şiirden gelip geleneği paramparça ederek, nefes alan nasıl bir şiir ortaya koyduğunu görecek bu kitapta.

Kitaptan bir şiir:

Sere Serpe

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;

Entarisi sıyrılmış, hafiften;

Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;

Bir eliyle de göğsünü tutmuş.

İçinde kötülüğü yok, biliyorum;

Yok, benim de yok ama…

Olmaz ki!

Böyle de yatılmaz ki!

(Varlık, 1.9.1946)

Kitabı ücretsiz olarak okumak için>>>

Kitap Cumhuriyeti’ne dosya göndermek için: kitapcumhuriyeti@edebiyathaber.net

(edebiyathaber.net)

Graham Farmelo’nun “Evren Sayılarla Konuşur” adlı kitabı, Aydın Çavdar çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Einstein tam bir kaçık.” Genç ve ukala Robert Oppenheimer, 1935 yılının başlarında Princeton’da Einstein’ı ziyaret etmesinin ardından, dünyanın en ünlü bilim insanını bu şekilde tanımlamıştı. Einstein o dönemde yaklaşık on yıldır yeni ve cüretkâr bir teori geliştirmeye çalışıyordu ve bu teori, şık Oppenheimer ve diğerlerinin gözünde Princeton’daki bilge adamın yoldan çıkmış olduğunu çeşitli şekillerde gösteriyordu. Göründüğü kadarıyla Einstein, maddeyi en küçük ölçekte anlamak adına kuantum teorisi aracılığıyla atılan adımları görmezden gelmekteydi. Cüretkâr bir yeni teori arayışındaydı; amacı şaşırtıcı deneysel keşiflere karşılık vermek değil, entelektüel bir düşünce alıştırması gerçekleştirmekti; yalnızca hayal gücünü kullanıyordu, desteği de matematikti. Bu yaklaşım o dönemin bilim insanları arasında popüler olmasa da, en seçkin haleflerinden bazılarının günümüzde popüler araştırma dünyasının ön saflarında başarıyla kullandığı bir metoda öncülük etmiş oluyordu.

 “Kitabın dili güzel, okuması keyifli ve çok derin bilgilere dayanıyor. Günümüzde evrenin işleyişini anlatan en popüler ve en şık teorilerin test edilmesi giderek daha zor bir hal alıyor, hatta imkânsızlaşıyor; ama Farmelo ustalıkla yazdığı bu kitabında, bu teorilerin bizi gerçekliğin kalbinde yatan derin matematiğe götürdüğünü söylüyor.” 

Roger Highfield, Londra Bilim Müzesi Dış İlişkiler Direktörü

“Farmelo, matematikle teorik fizik arasındaki hareketli dansın geçmişini büyük ustalıkla anlatırken, bizi Newton’dan alıp Einstein’a, sicim teorisine ve daha da ötesine götürüyor. Bu kitap, bu iki disiplinin geçmişiyle veya bugünüyle ilgilenen herkesin okuması gereken bir eser konumunda.”

Jacob Bourjaily (Fizik Bölümü), Uluslararası Niels Bohr Akademisi, Kopenhag Üniversitesi Uluslararası Üniversitesi

edebiyathaber.net (13 Nisan 2021)

“sesimi taşlar gibi dinliyorsun

taştansın ve duymaksızın unutuyorsun”

Furuğ

Gelin bir dönemeç diyelim ona. Çetin bir yer. Duygu burgaçlarından geçirdiğiniz bakışlarınızla karanlığa gömülüyorsunuz bir ânda. Gri, puslu bir karanlık.

Sözle uyanan bir dünyanın yeniden kuruluşu gibi kendini veriyorsun o ışıksız, günsüz güncesiz zamana.

Bir ses beklerken, gözlerinden geçirdiğin, bir zamanlar seni delicoş kılan satırların ezberindesin:

“Çünkü, mürekkep yalayan bir insanın kendini kurtarması için neye gereksinmesi varsa, hepsi onda vardı; uzaktaki besinini ok gibi yakalayan o ilkel avcı görüşü; rüzgâr, deniz, ateş, kadın ve ekmek gibi, her günün yüzyıllık öğelerine bir bakirlik vermek ve ölümsüzlüğe her zaman ilk kez bakmak konusunda gösterdiği o her sabah yenilenen yaratıcı yalınlığı, elinin sağlamlığı, yüreğinin tazeliği, içinde ruhtan daha kuvvetli bir güç varmış gibi, kendi ruhu ile alay etmek yolundaki babayiğitliği ve son olarak kritik anlarda Zorba’nın ihtiyar göğsünden kurtarıcı olarak fışkıran, insanın benliğinden daha derin bir kaynaktan çıkan, her zaman yeni, pürüzsüz gülüşü; zavallı ve korkak insanın kendi hayatçılığını yarım yamalak güvenlik altına alma yolunda çevresine diktiği  ahlak, din ve vatan gibi çitleri yıkmak için o silkinir ve yıkardı da.” (*)

Oradan görüp gözlediğin, ta ilkgençlik yıllarından taşıyıp durduğun düşlerinin kavuşma çağında yaşadığın “Mea culpa” hali.

Kendi Araf’ını yaratan insanın cehennemi nerede başlar diye soruyordunuz artık Kazancakis’le birlikte.

Hadi, gelin hatırlayalım o kadim Zorba’nın öyküsünü.

Bilgelik nerede başlar, yaşama tutkusu nasıl filizlenir, insanın insana dokunuşunun anlamı nedir… Bütün bunlara açılan kapılardan geçirelim kendimizi.

Bize dokunanla  bir gül bahçesi kurmanın düşlerine yatalım. İnsanın insana gitmesinin yollarını öğrenelim. Bir yerde durmanın, olmanın, köklenmenin simyacısı kesilelim.

Zaman zaman dönüyorsun o anlatıya. Bir kutsal kitap gibi sana aşı veren satırların arasında geziniyorsun:

“… ‘Hayatım boşuna geçmiş,’ diye düşünüyordum; elimde olsa da bir sünger alıp bütün okuduklarımı, bütün görüp işittiklerimi silsem ve Zorba’nın okuluna girip büyük ve gerçek alfabeye başlasam!

Ne kadar değişik bir yola girmiş olurdum! Beş duygumu ve bütün tenimi, sevip anlamaya iyice talim ettirmiş olurdum.”

Aşılan zaman her şeyi aşındıran, dönüştürendir de.

O nedenle, yaşama yolunuzda kendi gerçeğinize sizi taşıyacak patikanızın da bir alfabesi olmalı. Yani sizi çağıran, size içinizin sesinin nasıl düzen tutabileceğini öğreten. Düşünce aşılamanın ilmini gösteren; rüzgâra yağmura, fırtınaya borana karşı  nasıl yürüyebileceğinizi  anlatan…

Bazen ruh dalınçlarına çıkaran. Aykırı gelse de başkalarına, sözünüzün çınıltısından avunç seherleri yaratan bir bakışla donatmalı sizi.

O sitemi anlıyordun. Burukluğu, yaşanan elemi.

İşte Zorba sana sabrı öğretirken tutkunun kapılarını da göstermişti.

“Geç, ama kendini bil,” demiyor muydu Mevlâna…

Madem ki Şems’ini bulmuşsun, özgürleştir kendini; rüyalarının yorumuna değil, içinin sesine inan.

Zaman, bazen, kendi sesimizin yolcusu kılar bizi.

Olan değil, oldurana bakabilmek hünerdir. Dokunduğunda taşa, onu biçimleyecek bakışı kuşanmalısın ki;  duygularının bütün hüneri ortaya çıkabilsin.

Altını çizidiğin bir satır geliyordu aklına, gönlünün tarumar olduğu  o günlerde:

“Çok kişiler gururundan korkmuştur; ama ben onu yendim. Çokları düşünür, benim düşünmeye gereksinmem yok. İyilikten dolayı sevinmem, kötülükten dolayı da üzülmem; Yunanlıların İstanbul’u aldığını öğrensem, Türklerin Atina’yı almasıyla aynı şeydir benim için.”

Sonra, tutup şunları yazıyorsun defterine onun için:

  • Zamanın ışıltısındayım. Belli ki adalardan geçip gelen bakışlarda gözlerim. Bir içdenizde süren yalnızlığın izlerinde…
  • Yabansı olana dönük her bir şey hayatımızda. Öylecene yaşıyor, hissediyor, gidiyoruz. Şimdi sensizleşen mevsimin diliyle konuşuyorum. Ötede suskunsun. Biliyorum ay döndüğünde mührünü bozacaksın suskunluğunun.
  • Tomurcuklanan bahar dallarında bakışlarım. İstemsizce gelen söze uzağım. Zira senden yanayım hep; bekleyen, özleyen, hatırlayan.
  • Günboyu iklimsiz bir yerden geçtiğimi hatırladım. Unutulan geçmişe dönmenin ezinç verdiğini biliyorum. O nedenle susuyorum şimdi. O sessizliği hatırlamak için bekleyen güne dönüyorum yüzümü.

(*) Nikos Kazancakis, Zorba; çev.: Ahmet Angın, Can Yayınları

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (13 Nisan 2021)

Merdivenleri koşarak iniyorum.

Havuz şemsiyelerini, küçük mısır tarlasını, serayı aynı hızla geçiyor ve tahta kapıyı açıyorum. Elimde bir silah, ayağımda ev terlikleri ve başımda tülden, siyah bir örtü var. Tören bu sabah sona erdi. Yapmam gerekeni yaptıktan sonra taziye ziyaretleri için büyük salona geri dönecek ve orada oturmaya devam edeceğim. Zil seyrek olarak çalıyor olsa da.

Annemle tanıştığımda dokuz yaşındaydım. Onu üç kez gördüm; bir kez bir otelin lobisinde, iki kez de havalimanında. En zoru sonuncusu değildi, hayır. İlkiydi.

Sessizlik. Evin güney cephesinde üç el silah sesi. Sessizlik.

Üçüncü katın bütün odalarında, çünkü onların tamamı güneye bakar, kümeslerde, çiçek tarhında, terasta üç el silah sesi duyuldu; çünkü tetiği üç kez çektim. Tak, tak ve tak. Kapı sesi değil bu duyulan.

Anneme benziyorum. Ancak yüz hatlarımızdan başka hiçbir şey yok bizi birbirimize bağlayan. Hatırlıyorum. Yalnız ilk seferinde sol gözünden elmacık kemiğine dek bir damla yaş akmıştı. Daha öteye gidememişti çünkü parmakları izin vermemişti buna. Parmakları uzun, tırnakları balerinlerin tırnaklarıydı, siyah saçları küttü. Işık gibi binlerce farklı şekilde eğilip bükülebilen gövdesi incecikti. Sanırım ılık bir sabahtı, çünkü yırtmaçlı elbisesinin üzerinde leylak rengi ince bir hırka giymişti. Hırkasına, parmaklarına, saçlarına bakmıştım. Gözlerinin içine, hayır, hiç bakmadım. Nasılsın, diye sordu bana. Nasılsın, çok önemli bir sorudur. Hele ki cevabını ancak dokuz yıl sonra merak ettiyseniz.

Benim için taze sıkılmış portakal suyu, kendisi için sade bir kahve siparişi vermişti. Ona, en sevdiğim dersin matematik olduğunu ve sırtüstü yüzebildiğimi söylemiştim. Ağlamamış, sarılmamış, soru sormamıştım. Resepsiyondaki aileleri izlemeyi sürdürmüştüm. Aile en az üç kişiden mi oluşur? Ona, anneme, ‘’bir tırnağınız kırılmış’’ dedim ve ‘’hırkanızın ikinci düğmesi de düşmek üzere.” Ona kendiliğimden söylediğim şey bu ikisiydi ve ben çok dikkatli bir çocuktum. Yine de kafam biraz karışmıştı. Annenizle tanışmak için getirildiğinizde bir hastane beşiğinde ve birkaç saatlik değil de bir otel lobisinde ayakta duracak ve onunla yer kabuğu ve dünyanın hareketleri hakkında konuşabilecek kadar büyümüşseniz ona nasıl hitap etmeniz gerektiğine karar vermeniz güçtür.

Rüzgar saçlarımdaki örtüyü çekiştiriyor.

İkinci sabah on üç yaşındaydım, arabayı park etti ve babam içinde beklemedi bu kez benimle geldi. Güvenlik aramasından geçmiş ve bir hamburgerciye oturmuştuk; çünkü orası havalimanın en sakin köşesiydi. Ağzım kuruyordu; buzları erimiş koladan biraz içtim. İnce askılı saten bir elbise giymişti. Saçları hala kısaydı. Belki de uzamıyorlardı. Ben dış hatlar giden yolcu katından geçen aileleri izlerken, evet hepsi en az üç kişiden oluşmaktaydı, babamla iki eski dost, iki eski düşman gibi konuştular. Yine aynı şeyi sordu. En sevdiğim dersin hala matematik olduğunu söyledim. Ve hala sırt üstü yüzebildiğimi. Bir köpeğim olduğundan, bazı geceler ona sarılarak uyuduğumdan ve çoğu geceler uyumadan önce ağladığımdan söz etmedim. Ayrılırken bana bir paket uzattı. Özenle yapılmış kurdeleyi çözdüm. Yaldızlı naylonun altındaki o şey karpuz kollu ve etekleri fırfırlı bir elbiseydi. Doğum günüm içinmiş. Doğum günüme beş ay vardı, turuncuyu da sevmezdim.

Siyah, tülden örtü omuzlarıma düşüyor.

Üçüncü sabah arabayı ben kullanıyordum ve bunun son görüşmemiz olduğunu biliyordum; çünkü böyle olmasını ben istedim. Anneme, onu tekrar görmek istemediğimi söyledim. On sekiz yaşındaydım. Ve hiçbir şey tek bir gerçeği değiştirmiyordu. Sözcükler olanları değiştiremez. Ben, bırakılmış bir çocuktum ve o, iki gözüyle birden ağlamayı bile beceremeyen bir kadındı. Evet, ona onu bir daha görmek istemediğimi söyledim ve ‘’üzülme’’ dedim. ‘’Yeniden çocuk yapabilirsin. Yeniden bir çocuk yap. Nasılsa insan her şeyi yeniden yapabilir.’’ Kendini bir okula yazdırabilir, gardırobunu yeniden düzenleyebilir, yeniden yakın bir arkadaş edinebilir, yeniden evlenebilir. Vişne çürüğü balıkçı yaka kazağı yüzünden mi yoksa söylediklerim için mi bilmiyorum. Solgun görünmekteydi. Sanırım yanıt birincisi; çünkü adresi biliyordu ve hiçbir zaman gelmedi. Hikayenin sonu.

Vişne dört günde çürür.  Fosfor, sodyum ve çinko minerallerinden oluşur.

Babamın sabah koşuları, ekmeksiz kahvaltıları, şekeri kestiği çayı, brokoli ve karnabahar haşlamaları uzun bir ömrü olsun diyeydi. Genç, dinç ve benimle birlikte. Bunun için okulda öğrendiğim her şeyi kullandım. Bunun için, iki tez yazdım: Yüksek lisans ve doktora. İkisi de yaşlılarda beslenme ve uzun yaşam hakkındaydı. Kaç uzun gece çalışma masamın ışığını yakmış; sağlıklı beslenme programı ve alışveriş listesi hazırlamıştım? Bütün o sabahlar peki, nereye gitti? Babam, nereye gitti? Babam ve sabahları nereye gitti? Gözlerini dinlendirmek için kapattığı kitaplar, tutulan sırtı yüzünden değişen yastıklar, rutin doktor kontrolleri, aksatmadığı vitamin takviyeleri hiçbiri, hiçbiri yardım etmedi. Bir buçuk gün önce yeterince yakışıklı ve gençti. Benim babam.

Siyah, tülden örtüm rüzgarda savruluyor.

Ve ben, çok uzun zaman sonra ilk kez annemi düşünmekteyim. Bizi bırakıp peşlerinden gittiği grubun ortasında tüylü, simli, parlak kostümüyle dans ediyor. Çok uzakta, ışıklar altında, boşlukta. Annemin gözleri ne renk bilmiyorum, söyledim. İçlerine hiç bakmadım. Başka bir kızı var mı? Yaşlanmaktan korkuyor mu? Ya da sakatlanmaktan? Yalnız, yaşlı ya da sakat bir baş dansçı olmaktan.

Tetiği bir kez daha çekiyorum, talaşlar savruluyor, su kovası devriliyor, siyah yeleli güzel baş düşüyor, kan ayaklarımın altına doğru akıyor, yünlü terliklerim kan içinde kalıyor. Hayır, hiç ağlamıyorum, bağırmıyorum, soru sormuyorum. Bütün biniş takımlarını atmak lazım diye düşünüyorum. Çizmelerini, başlıklarını, eldivenlerini. Toprağa bakıp artık yaşamayan yüzünü düşünüyorum. Benim, babam. Son otuz iki saattir. Bir ölü adam. Çünkü düştü.

Atı vurdum. Çünkü babamı öldürdü.

Artık parlak, taze çimlerde koşamaz, yelesi rüzgarda dalgalanamaz, ayakları dört nala koşamaz. Çünkü birkaç dakika önce kalbine dört kurşun saplandı. Çünkü benden babamı aldı. Yirmi sekiz yaşındayım ve sahip olduğum başka bir şey yok.

Atı vurdum. Babamın sol dizinin altında atan kalbi artık yok. Babamın sol dizi de artık yaşamıyor. Toprağa gömüldü.  Ve biliyorum. Yakında birini sevmeye ihtiyacım olacak. Kalbim, ayaklarımdan da hızlı hareket ediyor. Tak, tak ve tak.

Sakin ol kalbim. Her şey yolunda.

edebiyathaber.net (13 Nisan 2021)

Söyleşi: Harun Karaburç

Gazeteci Seray Şahinler ile Orhan Veli’nin kızkardeşi Firuzan Yolyapan ile gerçekleştirdiği röportajlardan yola çıkarak hazırladığı ve tüm yönleriyle Orhan Veli’yi inceleyen Ağabeyim Orhan Veli kitabı üzerine konuştuk.

Ağabeyim Orhan Veli alışılagelmiş biyografi kitaplarından farklı. Orhan Veli’yi araştırmaya nasıl ve ne zaman başladınız? Nasıl bir yayın serüveninden sonra okurla buluştu kitabınız?

Orhan Veli’ye ilgim ve sevgim her zaman vardı. Hatta bu sevgi ilkokul sıralarında başladı diyebilirim… Fakat Ağabeyim Orhan Veli’nin altyapısını oluşturacak süreç 2012 yılında başladı. Orhan Veli’nin kendi sesinden şiirlerini okuduğu ses kayıtları yayımlanmıştı. Kayıtları dinler dinlemez çok etkilendim, çünkü hepimizin bildiği ve çok sevdiği şiirleri Orhan Veli’den dinlemek çok büyük şanstı. Kaydı açtığınız anda Orhan Veli’yi tüm canlılığıyla hissediyordunuz. Bu kayıtların kız kardeşi Füruzan Yolyapan hanımefendinin izniyle yayınlandığını öğrendim ve hemen kendisine ulaştım. Kayıtların perde arkasına odaklanan bir söyleşi yaptık. Akabinde belli zamanlarda Füruzan Hanım’ı ziyarete gittim; Orhan Veli’ye ve Kanık ailesine dair uzun sohbetler ettik. Bu anıların kayıt altına alınması gerektiğini düşündüm; kitap fikri bu düşünce doğrultusunda oluştu.

Doğan Kitap’la bu anıları eksene alarak Orhan Veli’nin kısacık ama çok şey söyleyen 36 yıllık yaşamına ışık tutacak bir kitap yapmaya karar verdik… Böylece benim için uzun bir araştırma süreci başladı. Orhan Veli’nin ilk şiirlerinin yayımlandığı döneme, o yıllarda Garip şiirinin nasıl yankılandığına, Orhan Veli’nin destekçilerine, eleştirmenlerine, kitaplarına ve aşklarına uzanan bir araştırmaydı bu.

Kitapta Orhan Veli hakkında bilmediğimiz o kadar çok şeyi öğreniyoruz ki… Günlük yaşantısında nasıl biri olduğunu okuyabiliyoruz, futbola düşkünlüğünü, uçurtma sevgisini, tiyatro aşkını, hayatına giren kadınları, öldüğü gün yaşananları..  Hepsine dair çok şey var kitapta ve bunlar çok etkileyici. Orhan Veli’ye olan ilginiz kardeşi Füruzan Hanım ile konuşup onu daha yakından tanımaya başladıkça nasıl gelişti? Türk edebiyatının en kuvvetli şairlerinden Orhan Veli artık sizin için ne ifade ediyordu?

Füruzan Hanım’ın anlattıklarından yola çıktığımızda Orhan Veli’yi annesine düşkün, çocukları çok seven, onlarla vakit geçiren, futbola meraklı, saygılı, naif, kimseye kötü kelime konuşmayan saygın biri olarak görüyoruz. Kısacık hayatı zorluklarla geçmiş fakat hiç yılmamış. Doğru bildiklerini savunmaktan asla geri durmamış. Füruzan Hanım’a sürekli, “Ne yaparsan yap, sakın pişman olma, ben bugüne kadar yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadım” diye öğüt veriyormuş. Bunları dinlediğimde ve bu çerçeveden Orhan Veli’nin hayatına odaklandığımda, onun bugün için ne çok şey söylediğini düşünüyorum artık… Zor dönemden geçiyoruz, kırılıyoruz, küsüyoruz, haksızlıklara uğruyoruz. Fakat içimizdeki direnci her koşulda diri tutmak bizi hayata daha kuvvetli bağlıyor, bağlayacak. Orhan Veli’nin yaşadıklarına karşı duruşu bana bunu öğretti diyebilirim..

Orhan Veli’yi daha çok tanıdıkça sizi şaşırtan detaylar oldu mu? Bunlara kitapta ne kadar verdiniz?

Elbette… Kitapta bu detayların çoğunu aktarmaya çalıştım… Orhan Veli’nin keskin zekası, hayata karşı duruşu, sanat anlayışı, dostlarıyla ilişkisi, kendisini eleştirenlere karşı verdiği ince yanıtlar beni çok etkiledi.

Aynı zamanda tiyatroya ilgisi, çocukluk ve gençlik yıllarından itibaren evlerinin bahçesinde sergilediği oyunlar, dünya edebiyatından dilimize kazandırdığı çeviriler, Tercüme Bürosu’nda yaptığı çalışmalar… Bunlar benim için çok önemliydi.

Orhan Veli’nin fikir adamlığı yönüne de odaklanmak istedim. Orhan Veli,  1947’den sonra –dönemin dönüşmeye başlayan sosyo-kültürel ve siyasal dünyasına yönelik çok fazla yazı kaleme almış. Bu yazıları araştırdım, okudum. Dönemin gazetelerini tek tek inceledim. 1949-1950’de Yaprak’ta yayımlanan yazıları var fakat öncesinde de Orhan Veli’nin politik yönünün yavaş yavaş ortaya çıkacağının sinyalini veren yazılara rastlıyoruz.

Türk edebiyatı için Orhan Veli ne manaya gelir?

Orhan Veli bugün şiirleri en çok bilinen şairlerin başında geliyor. Türk şiirinde geleneksel kalıpları kırmış ve belki bugün dahi yapılması çok zor bir şeyi yapmış ve zorlu bir dönemde yaptıklarını kabul ettirmiştir. Onun hem içerik hem üslupta yaptığı devrim, edebiyatın tüm damarlarına sirayet etti.  Bugün bence birçok üretim, Orhan Veli’nin felsefesi doğrultusunda yapılıyor. 

Kitapta Orhan Veli’nin aşklarına da değiniyorsunuz. En büyük aşkı olarak bildiğimiz Nahit Hanım ve Sere Serpe şiirlerini ithaf ettiği Bella Eskenazi’ye ayrı pencereler açmışsınız. Hatta Bella Hanım’la yaptığınız uzun bir söyleşi var..

Bella Hanım Orhan Veli külliyatında çok önemli bir yeri olan bu en bilinen şiirlerin ithaf edildiği kişi. Kendisi hayatta, ve bu şiirlerin perde arkasında yaşananları, Orhan Veli’yle aralarındaki münasebeti, sohbetleri benimle paylaştı. Orhan Veli biyografisinde mutlaka olması gerekiyordu Bella Hanım’ın… Ben de hikayeye dahil etmek istedim. Bella Hanım yine tarihimizde çok önemli bir yeri olan Erol Güney’in eşi Dora Hanım’ın kız kardeşi. O yıllarda evlerdeki edebiyat buluşmalarında yer almış. Bütün ressamları, yazarları, şairleri, gazetecileri tanıyor, onlarla çok güzel sohbetleri var. Tüm bunları paylaşması hem Orhan Veli’ye hem döneme dair güzel pencereler açtı.

Nahit Hanım ise Orhan Veli’nin en büyük aşkı.  “Hiçbirine bağlanmadım Ona bağlandığım kadar” diyor. Geçtiğimiz yıllarda gün yüzüne çıkan mektuplarından bu aşkın gücüne tanık olabiliyoruz. Kitapta Nahit Hanım’ın Orhan Veli’yle ilişkisine odaklanıyor ve Nahit Hanım’ı Füruzan Hanım’ın anılarıyla daha yakından tanıyoruz. Füruzan Hanım Nahit Hanım ile uzun zaman geçirmiş. Orhan Veli’nin vefatından sonra da sık sık buluşmuşlar. Kitapta bu iki güçlü kadının Orhan Veli’nin mirasına nasıl sahip çıktığına da tanık olacaksınız.

edebiyathaber.net (13 Nisan 2021)

Yazarımız Şule Tüzül’ün yürüttüğü KulturALiterA Kitap Kulübü’nde 28 Nisan 19.00’da Orhan Pamuk’un son romanı “Veba Geceleri” konuşulacak.

Kitap Kulübü’nde her ay bir kitap seçilip birlikte okunuyor, eleştiriliyor ve zoom ortamında tartışılıyor.

KulturaLitera Kitap Kulübü herkese açık ve ücretsiz.

Katılmak için yapmanız ayın kitabını okumak ve kayıt olmak gerekiyor.

Şule Tüzül:

1970 yılında İskenderun’da doğdu. 1994 yılında ODTÜ İşletme Bölümü’nden mezun oldu. 2014 yılına kadar özel bir kurumda ithalat ihracat, bilgi sistemleri ve lojistik alanlarında çalıştı. İş hayatına devam ederken dergi ve gazetelerde fotoğraf ve edebiyat üzerine yazılar yazmaya başladı. 2013 yılından beri düzenli olarak Edebiyathaber’de kitaplar üzerine yazıyor. Son bir yıldır da Edebiyathaber’in youtube sayfasında kitaplar üzerine konuşuyor.

Kayıt için>>>

edebiyathaber.net (13 Nisan 2021)

Ç o k   O k u n a n l a r