Masthead header

Türk edebiyatına dışarıdan bakmanın yararlı yanları olduğunu düşünürüm. Uzakta duruş, neyin nerede nasıl yapıldığını görebilme ufkunu veriyor insana. Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış bir ülkenin aydını, yazarı, düşünürünün aşamadığı bir gerçekle hep yüzleşiriz. Yaşama tarzı neredeyse özenilen Batı ile eş, ama düşünme/yaratma biçimi ne kendisinin ne de özenilenin rengini içerir. Nereden bakılırsa bakılsın bir ‘şarkiyatçı’ duruş, bakış egemen. Yazılıp edilenler, bunlar üzerine edilen sözlerin arkasında önünde duran bu. Kimsenin bunu sorguladığı ettiği de yok. Üstelik, birçok yeni yeniden keşfetmenin ne anlama geldiği de kimseyi ilgilendirmiyor.

Dışardan bakmak. Türkiyeli  aydının, yazarın temel sorunu bu. Bunu yapamaması. Burada şunu gördüğümüzü söylemek isteriz: hep kendi ekseninde dönen, yani kendi köyünden çıkmayan insanın dünyanın merkezini orası sayması gibi bir durum.         

Sahte bir duruş, hiç de inandırıcı olmayan bir bakış.       

Bunun bir başka alt katmanına inmek istemiyorum. Söze, dilerseniz, şuradan başlayalım:        

“Güzel oluşum benim edebiyat dışı avantajım.”        

Bunu söyleyen, ülkenin önde gelen şair yazarlarından biri, Murathan Mungan. Narsizmin dik alasını yaşayan/yaşatan bir yazarın söylemi salt bu değil. Güzele karşı olmamalı, ama bunu yaratılan bir ürünün önünde duran bir ‘ben’/ ‘yüz’ güzelliğiyle açıklamak, ya da oraya böylesine bir bakışla ulaşmak…

Bu konuşmaya devam edelim, isterseniz. Türkiyeli bir yazarın hayata, edebiyata, kendine ve yaratısına bakışı için ilginç görüşlerin dile geldiğini görüyoruz. Ne yanından bakarsak bakalım, Mungan’ın dile getirdikleri geneli yansıtmasa da, çizdiği profilin içinde çok yabancı durmaktadır.        

Şu sözlerine bir göz atalım:       

“Bazı insanlar sahip olamadıkları için ya da akıl edemedikleri için ya da çok eski mitolojilerin tutsağı oldukları için, daha da önemlisi yaptıkları işe inanmadıkları için benim çok yazmama, çok satmama burun kıvırıyorlar.”       

Bunun ardından bir başka yazara göndermesinde ise şunları söylüyor:       

“Bizim yazarlarımızın en büyük eksiği psikoloji ve psikiyatriyle çok fazla ilgilenmiyor olmaları. Dolayısıyla kendileriyle ilgili çok fazla açık veriyorlar konuştuklarında. Terapistleriyle konuşacaklarını gazetecilerle konuşuyorlar.”       

Mungan’ın bu söyleşideki** (monolog demek daha yerinde) üslubu, dile getirdikleri Türkiyeli yazarın/aydının duruş yerini açımlayacak düzeydedir. Birçok katmanda okunabilecek söyleşide dile getirilenler şizofren toplumun hezeyanlarını yansıtmaya uygundur. Bir yerde sıkışıp kalmış yazarın şu ifadesine ne demeli:

“Benim en büyük başarım Türkiye gibi her tarafını mezbahaların kapladığı bir ülkede iyi bir insan kalmış olmamdır.”      

“…bu çağın belli gramerleri var, medya çağında medya yokmuş gibi yapmak ahlâksızlıktır.”      

 “Starlık gözlerdeki kırılganlıktır. Çocukluğunda kimsenin yara almadığı yerinden yara almış insanlar star olur.”     

 “Yazar olmasaydım vahşi hayvan terbiyecisi olurdum.”      

 Daryush Shayegan’ın deyimiyle, “Batılılaşma ve İslamileşme” arasında kalmış bir toplumun yazar profilini burada görebiliriz. Edinilen üst-kimliklerin diliyle konuşarak yazıp ürettiğini bir ‘meta’ gibi öne süren, bunu gerçekleştirirken de yüzün ve bedenin diliyle konuşan bir duruş… Edilen sözlerin anlamı da bu ‘ben’de olan ‘başka’larında yok demenin ayıbını taşıyor aslında. Egonun gücüne sığınarak güçsüzlüğün dilinin kapılarını açıyor yazar.       

Oradaki duruşunun anlamını kavrayabilecek bir söylemin çok ötesinde. Yani, şunu demek istiyorum: “Yaralı Bilinç”ten söz ederken, yaranın izini yitirmenin rehavetini yaşamak. Eğer, yazmak acının sağalması, yaranın kabuk tutması ise; o halde Mungan’ın yazdığının önünde bu denli durmasının anlamı ne? Bunun ve bu gibi çıkışların eleştirisini getiremeyen bir edebiyat ortamıyla yüz yüzedir Türkiyeli edebiyat insanları. En azından bunun düşünürü, yazarı, eleştirmeni de rehavet içindedir.       

Tarihsel dönüşümün sağanağına tutulmuş Türkiyeli aydının Avrupa Birliği’ne girelim mi girmeyelim mi gibisinden tartışmalara uzak duruşunun bir yanı da buna eş aslında. Modernleşememe sancısını çeken bir toplumun iğreti duran edebiyatını ayaklandırma yolu da AB’den mi geçecek diye sormak isteriz. Belki de bunun en iyi yanıtını gene star yazarın sözlerinde bulabiliriz.      

Dilerseniz, son olarak, bu ‘monolog-söyleşi’nin bir başka ucuna geçelim, yazarın yeni ve ilk romanı Yüksek Topuklar  için gazeteci Ayşe Arman’la yaptığı söyleşinin***alt katmanlarına uzanalım:      

‘Mono-söyleşi’ söyle açılır: “MM Yüksek Topuklar’la geliyor.” Gelenin kim olduğunu anlamanız için bir görüntü: bir kitaplıktaki masanın üzerine uzanmış yazarın yarı resmi, belden aşağısı, ayaklarında kırmızı topuklu ayakkabılar. ‘Hadise yaratacak’ bir roman üzerine konuşulmuş. Bunlara göz atalım kısaca:      

“Kitapta da yılansı bir dil var ama bu benim kalbimin kötülük duygusundan çektiğim su değil, zekamın kıvılcımı.”      

“Solculuğumun o günlerinde kendime uyguladığım cinsel perhizi hayatımın sonuna kadar unutmayacağım. O işkenceyi bana kimse ödeyemez.”     

 “Yani benim yazarlığım serin bir yazarlık değil. Hep büyük laflar söyleniyor yazarlar ve kitaplar hakkında. Oysa ben itiraf ediyorum, bu kitabı insanlar eğlensin diye yazdım! Yanlış anlaşılmalara çok müsait yerleri olduğunu biliyorum. Ben kendi kafamdaki ideal okur profili için elimden geleni yaptım.”      

Yazarın edebiyat dışı duruşunu bir avcıya da benzetebiliriz. Yazar/avcı, okur/av. Yabansı bir duruş. “kış ruhu”ndan bir türlü uyanamayan toplumun sanrılı duruşunu yansıtır Murathan Mungan. Sonuçta bu toprağın, bu dilin bir ürünüdür o yazar da. Ama yazarlığını iyi çalışmış mı? İşte asıl sorun burada. Kimsenin kimseyi sevmediği bir edebiyat ortamında, dönüp de bunu yazıp eden yok nedense!      

Ne dersiniz, Türkiyeli yazarın/aydının duruşundaki ürkekliğin dilini henüz kimse çözemedi mi? Öyle ya, ‘yaralı bilinç’ten ‘kış ruhu’na giden yolun taşları bile döşenmiş değil bu ülkenin entellejiasında.       

Murathan Mungan’ın bu ‘mono-söyleşi’lerinin daha çok, hem farklı alanlarda, farklı yazarlar katında sürüp duracağını düşünüyorum.      

Uzaktan durup bakarken gördüklerim de bunlar. Bilgi ve dil arkeolojisinin derinliğine dönemeyen bir yazarın trajedisini görmek, okumaktan daha da beter bir durum. Mungan’ın, ötedeki dil’iyle kopuşunun, kendini tüketişinin bir başka anlamı da yok. Shayegan’ın deyimiyle söylersek: güdük bir modernlik anlayışı  yaratıcının dilinin arkeolojisini de bozuyor. Aidiyet duygusunu yitiren bir yazarın yeni bir dil yaratması mümkün değildir. Mungan bunun tipik bir örneğidir Türkiyeli yazarlar katında.      

Bilmem hatırlatmaya gerek var mı: Yaralı bedenin diliyle konuşmak da bu olmamalı. Bunu da bir başka yazıda anlatmalı en iyisi.

______

(*)    Bu yazı kullandığım  “Feyruz Kadem” takma adıyla 2002’de internette bir dergide yayımlanmıştı. Sanırım çok şeyin değişmediğini bize anlatıyor söylenenler! O nedenle yeniden yayımlama gereğini hissettim.

(**)  Ahmet Tulgar, “Murathan Mungan ile Söyleşi”, Milliyet Pazar, 02 Aralık 2001

(***) Ayşe Arman, “MM Yüksek Topuklar’la Geliyor”, Hürriyet Pazar, 05 Mayıs 2002

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (20 Ekim 2020)

Dolmuştan inip evin önündeki yokuşu çıkarken kendimi bütün gün yük taşımış bir hamal kadar yorgun hissediyorum. İçimden sürekli tekrar ediyorum, nasıl yaparsın bunu bana, nasıl, nasıl? Apartmanın önüne gelince durup evimizin penceresine bakıyorum. Sıkıca kapatılmış perdelerin arasında ne zamandır unutulmuş bir hissi arıyor gözlerim. Zerresi yok. Evim bile yabancı geliyor. Merdivenleri çıkıyorum aheste adımlarla. Sıklıkla soluksuz kalıyorum. Anahtarım isteksizce dönüyor kilidin içinde. Kapıyı açınca üzerime çullanan evin kokusu midemi bulandırıyor.

Dolabımın en ücra köşesinde bekleyen o parça, bulmacanın ne zamandır boş kalan yerini tamamladı bugün. Nasıl bu hale geldik? Bu olanlar en çok hangimizin suçuydu? Kırılma noktamız neydi? Gerçi bir süredir hissediyordum bir şeylerin eksik olduğunu. Öyle olmasa bu uzun ve yorucu yolculuğumda daha fazla benim yanımda olurdun. Cızırdayan lambaların titrek ışıklarıyla aydınlanmaya çalışan gri koridorlarda, beni kemiren o hücreleri vücudumdan atıp atmadığımı öğrenmek için beklerken yanımda olurdun. Benim için kırılma noktası oydu sanırım. Senin yanımda var, ama aslında yok olduğunu anlamak. Belki senin için de o zamanlardır kırılma noktası, kimbilir. Şimdi seninle geçen bu on yılın ne kadarının gerçek ne kadarının yalan olduğunu düşünüyorum. Olanlarla yüzleşmeye cesaretim var mı? Kendimi geçtim, peki ya anlatmaya cesaretim var mı herkese?

Otobüsten yanlış durakta inen birinin şaşkınlığı var üzerimde. Etraftaki binaların aslında kendi aradığı binalar olmadığını farkedip elinde artık hiçbir işe yaramayan bir biletle yolun kenarında kalakalmış gibiyim. Kafamı biraz olsun dağıtmak için mutfağa gidiyorum. Hep onun için özenle hazırladığım peynir tabağını ilk defa kendim için hazırlıyorum, tabağın etrafını kırmızı üzüm taneleriyle çevreliyorum. Bir kadeh de şarap dolduruyorum. Koltuğa gömülüyorum. Bunu nasıl yapıyor bilmiyorum ama Sezen yine beni en çok ağlatacak şarkıyı buluyor. Evin içine doluyor sesi. Birlikte söylüyoruz, şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler… Şarkı bitince kadehimi hafifçe havaya kaldırıp selamlıyorum. Ayağa kalkıp küçük adımlarla pencereye doğru yürüyorum. Karşıdaki apartmanda yemek pişiren kadını izliyorum bir süre. Yüzünü seçebilmek için gözlerimi hafifçe kısıyorum. Mutlu mu mutsuz mu anlayamıyorum? Sanki benimki belli miydi dışarıdan bakıldığında? Olanları anlattığımda şaşıran-en azından öyleymiş gibi yapan- insanlarla çevrilmeyecek mi etrafım?

Uyursam cesaretimin azalacağından korkuyorum. On yılım böyle geçti diye bundan sonraki yıllarımda mı böyle geçmeli? O anda kararımı veriyorum. Bu akşam arayacağım. Hem İsmet iş gezisinde. Bundan daha iyi bir zamanlama olamaz. Bir süre karanlık camdaki suretimi izliyorum. Pencerenin yanındaki sehpanın üzerinden alıyorum telefonu. Rakamlar birbirini takip ediyor hızla. Belki içten içe açılmamasını umduğumdan karşıdan ses gelince panikliyorum.

‘Ah, merhaba Saliha. Nasılsın? Sağol iyidir benden de. Evet öyle oldu, görüşemedik ne zamandır. Yok kırılmadım. Evet testlerim iyi çıktı. Bak ne diyeceğim, akşamüstü Çengelköydeki çay bahçesinde buluşalım mı? Tereddüt ettin biraz sanki? Müsait değilsen başka bir gün de ayarlayabiliriz. Çok vaktini almayacağım zaten, merak etme. Tamam o zaman anlaştık, yarın 4’te buluşuruz.’

Bu buluşma önceki buluşmalarımızdan farklı. İki dost olduğumuz zamanlardan. Tahmin etti mi acaba? Tereddüt etmesinden hafif bir zevk aldım açıkçası. Neyse bu iş yarın bitmiş olacak. Herkes için. Yatak odasına gidip dolabın derinliklerinden çıkarıyorum o eksik parçayı. Dışarıdan ne olduğu anlaşılmasın diye siyah bir poşetin içine koyuyorum, pedlerini saklayan kadın mahcupluğuyla.

Çantama yerleştiriyorum. Güneşin doğmamak icin inat ettiği gecelerden birini geçiriyorum.

Sabah erkenden İsmet arıyor.                                                                                                                    

-Nasılsın? Toplantıya gireceğim birazdan.

Toplantıya girecekmiş, nasılmışım, falan… Tahmin etmiyorum sanki seni arayıp haber verdiğini.

-İyiyim sağol. Akşamüstü Saliha’yla buluşacağız.

Sessizlik oluyor bir süre.

-Hadi ya, görüşmüyordunuz ne zamandır, diyor boğazını temizledikten sonra.

-Evet öyle, bugün görüşeceğiz. Neyse sen gir toplantına, deyip kapatıyorum uzatmadan.

Buluşma yerimize kararlaştırdığımız saatten erken gidiyorum. Deniz kenarında boş bir masa görüyorum. Adımlarımı hızlandırıp masaya oturuyorum. Gelenleri rahatça görebileceğim taraftaki sandalyeye ben geçiyorum. Geldiğinde hazırlıksız yakalanmak istemiyorum. Bir martı dikine denize dalıyor, ağzından balıkla çıkmasına acayip bozuluyorum. Sonra onu görüyorum. Kaldırımda bekliyor. Önünden hızlıca geçen arabalar takmayı hiç eksik etmediği şalını dalgalandırıyor. Bu sefer mavi renkli bir şal takmış kot pantolonuyla aynı renk. Eliyle çapraz bir şekilde çantasının askısından tutuyor arabaların arasından koşarak karşıya geçerken. Uzaktan göz göze geliyoruz. Eski günlerdeki gibi gülemesemde hafif bir tebessümle ayağa kalkıyorum.  

Karşımda bekliyor. O da tereddüt ediyor. Her hareketimi izliyor, mimiklerimden bir anlam çıkarmaya çalışıyor.

-Merhaba, deyip hızlıca oturuyorum sandalyeye öpüşme faslını atlayarak .

Tebessümü donuklaşıyor. Karşımdaki sandalyeye oturuyor.

-Bir şey içer misin.

-Çay alırım bir tane, diyor saçlarını kulağının arkasına sıyırırken.

Garsona el sallıyorum. Mesai saati tenhalığı var çay bahçesinde. Hemen geliyor garson. İki çay sipariş ediyoruz.

-Biliyorum kırgınsın bana. Hiç arayamadım seni bu süreçte, ben de çok yoğundum inan, diyor aceleyle.

-Biliyorum, diyorum.

-Ama çok sevindim testlerin güzel çıkmasına.

-Teşekkürler, ben de çok sevindim. Artık her şeye yeni baştan başlayabilirim.

Garson çaylarımızı getiriyor. Büyük bir yudum alıyorum boğazımın düğümlerini açması umuduyla. Daha ne kadar tutabilirim kendimi bilmiyorum. Gözyaşlarım sabırsız. Elimi çantama daldırıyorum. Siyah poşeti çıkarıp önüne koyuyorum. Şaşkın bir tebessüm beliriyor yüzünde. Bir rahatlama.

-Ne gerek vardı hediye almana? Utandırdın beni?

Hafifçe tebessüm edip kafamı hafifçe sola yatırıyorum.

-Aç lütfen.

Poşeti açıyor. Kırmızı, yeşil çizgili şalını eline alıyor. Üst dudağını dişlerinin arasına sıkıştırıyor. Hiçbir şey söyleyemeden bana bakıyor. Bizim evde unutmuşsun, diyerek masadan kalkıyorum. Arkamdan bakan gözlerini hissediyorum üzerimde. On yıl ağırlığındaki o şalı ardımda bırakmış olmanın hafifliğiyle çıkıyorum o çay bahçesinden.

Öyle bir özgürlük hissi duyuyorum ki yürümek geliyor içimden, hiç durmadan yürümek. Hızlı adımlarla yürüyorum Üsküdar yönüne doğru. Telefonum çalıyor. İsmet arıyor ısrarla. Telefonumu kapatıp yürümeye devam ediyorum.

edebiyathaber.net (20 Ekim 2020)

Meryem Ermeydan’ın çocuklar için seçtiği uykudan önce kitapları:

İyi Geceler Farecikler / Frances Watson / 1001 Çiçek Yayınları

Esneme Kitabı / Marco Viale / Mavibulut Yayıncılık

Uyu Kuzum / Kerry Lyn Sparrow / Meav Yayıncılık

Yediuyur Nerede Uyur? / Susanna Isern / Uçanbalık Yayınları

İyi Uykular Arkadaşlar / Linda Ashman / Beyaz Balina Yayınları

Uyumadan Önce Kanguruyu Öpeceğim / Nandana Den Sen / Dinozor Çocuk

İyi Geceler / Laurance Gillot / Domingo Yayınevi

Güvercin Geç Yatmasın / Mo Willems / Uçan Fil

Babam Uyumak Bilmiyor / Coralie Saudo / Uçanbalık Yayınları

Uykuya Dalamayan Tavşan-Güzel Uyu Sağlıklı Büyü / Didier Zanon / 1001 Çiçek

Kaplan Uykusu / Mary Logue / KVA Çocuk

Uykusunu Arayan Çocuk /  İrem Uşar / Günışığı Kitaplığı

edebiyathaber.net (20 Ekim 2020)

Koray Sarıdoğan’ın Edgar Allan Poe: Gecenin Kıyısından Gelen Suratsız ve Yaşlı Kuzgun adlı kitabı Destek Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Karanlığı, şiirlerine ve öykülerine özel değildi: Edgar Allan Poe, ceninden mezara dek ruhani bir karanlığın içinde yaşadı. 

Mezar görünce ağlayarak kaçan bir çocuktan, cesetleri, dirilen ölüleri, öte âlemleri anlatan bir yazara dönüştü.

Hayatı ve sanatı bir madeni paranın iki yüzü gibi birbirine bağlı olan Poe, yaşarken istenmeyen adamdı ama aradan geçen yüzyıllar, onun ne kadar güçlü bir akıl ve kalem olduğunu gösterdi.

“En Korkunç Canavarlar Ruhlarımızda Gizlenenlerdir”

Son yılların üretken isimlerinden Koray Sarıdoğan, Edgar Allan Poe’nun hayatını ve sanatını, bir roman kahramanını anlatır üslubuyla ama muhtelif kaynakların sunduğu gerçeklerden kopmadan kaleme aldı.

Edgar Allan Poe: Gecenin Kıyısından Gelen Suratsız ve Yaşlı Kuzgun, Destek Yayınları Biyografi serisi kapsamında raflardaki yerini aldı.

Arka Kapak Yazısı:

“Hayal kuranlar, sadece geceleri düş görenlerin gözden kaçırdığı pek çok şeyi fark eder.”

Edgar Allan Poe yalnızca şiir, korku, polisiye, gotik, bilimkurgu gibi türleri değil bütün bir edebiyat mirasını etkiledi. Karanlık, tedirgin ve tekinsiz ruhlarımız bugün bile onun kelimeleriyle sarsılmaya devam ediyor.

Çağlar, dönemler içinde algılar, sanatsal ve edebi zevkler değişti; hakikat bin kez bükülüp başka bir hakikate evrildi ama Poe, kendi zamanını da kendinden sonraki zamanları da aşarak edebiyat tarihinin en yüksek zirvelerindeki yerini korumayı sürdürdü.

Poe’nun değerini ortaya çıkaran, insanların onu sonradan anlaması değildi; zamanın ruhu ve edebiyat tanrısı onun adını tarihe ve belleklere kazıdı. Kendisi de hikâyelerindeki tuhaf öngörüleri gibiydi: Vaktinden önce gönderilmişti.

Yazar Hakkında:

14 Ağustos 1987’de Ankara’da doğdu. Alanya’da büyüdü.

Lisansını Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde, yüksek lisansını SAÜ Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı’nda Ahmet Mithat Efendi’nin “Dağarcık Dergisinin Çeviri Yazısı, Sistematik İndeksi ve Tahlili” teziyle tamamladı.

Edebiyat mecrası KalemKahveKlavye.com’un kurucu editörü.

KalemKahveKlavye, 221B Dergi, Episode Dergi, TR!P Dergi, Ayı Dergi gibi süreli yayınlarda, “Bana Bi’ Şey Olmaz: HIV Pozitif Öyküler” gibi derleme kitaplarda yazılarıyla yer aldı. Çoğunlukla edebiyat araştırma ve eleştirisi, kitap incelemeleri ile alternatif kültür ve ezoterik araştırmalar üzerine yazılar kaleme alıyor ve dosyalar hazırlıyor.

KalemKahveKlavye.com’un yanı sıra kurumlara, yayınevlerine, yazarlara ve yazar adaylarına freelance olarak editörlük çözümleri sunuyor. Proje kitaplar hazırlıyor. Ve yazmaya -elbette- devam ediyor.

Alanya-İstanbul arasında yaşıyor.
Evli ve iki kedi babası…

Yayımlanan kitapları:

Kadran Kadraj (Roman, Esen Kitap, 2015)
Yazar Adayının El Kitabı (E-kitap, Yazım Kılavuzu Yayınları, 2019)
Kaosun Kalbi (Roman, Portakal Kitap, 2020)
Yeraltı Kütüphanesi (Araştırma, Karakarga Yayınları, 2020)
Edgar Allan Poe: Gecenin Kıyısından Gelen Suratsız ve Yaşlı Kuzgun (Biyografi, Destek Yayınları, 2020)

koraysaridogan.com | koray@koraysaridogan.com

Yazarın yayınevimizden çıkan diğer kitabı: Yeraltı Kütüphanesi

edebiyathaber.net (20 Ekim 2020)

Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün güncel sergileri “Bir Rüya’nın İnşası”, “Minyatür 2.0” ve “Hafıza-i Beşer” sanatseverleri ağırlamaya devam ediyor. Sırasıyla Arnavutluk sanatında toplumcu gerçekçiliğin yansımalarını, geleneksel minyatür sanatının güncel yorumlarını ve tarihsel gelişmelerle birlikte değişip dönüşen Osmanlı el yazması kültürünü ele alan sergiler, sanatla dolu bir gün geçirmek isteyenler için Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın birbirine komşu iki kurumunda meraklılarını bekliyor.

Arnavutluk sanatında 40 yıllık toplumcu gerçekçilik rüzgârı

Pera Müzesi, Arnavutluk görsel sanatlarının önemli bir dönemine odaklanan “Bir Rüyanın İnşası: Arnavutluk Sanatında Toplumcu Gerçekçilik” sergisiyle, sosyalizmin kuruluş ilkelerini yaymayı amaçlayan siyasi tavrın hakim olduğu diktatörlük yılları görsel üretimlerini izleyicilere sunuyor. Serginin küratörü Artan Shabani, Arnavutluk sanatının 40 yılına damgasını vuran bu dönemde “toplumcu gerçekçilik” anlayışının, sanat ve edebiyat başta olmak üzere, kültürel hayatın hemen her alanına hakim olduğunu, sanatçıları ve yaratıcılığı yönlendirdiğini vurguluyor.

Geleneksel minyatüre yeni bir soluk

Müzenin “Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür” başlıklı diğer süreli sergisi ise, matbaanın keşfi ve Batı sanatına yönelişle birlikte saraydan çıkıp yeni bir arayışa giren minyatür sanatının güncel yorumlarını sanatseverlerle buluşturuyor. Farklı coğrafyalardan sanatçıların 40’ı aşkın yapıtını bir araya getiren sergi, minyatürü heykelden videoya, tekstilden yerleştirmeye çeşitli formlarla işleyerek onu günümüze ait yaşayan bir sanat biçimine dönüştürüyor. Minyatüre farklı yaklaşımlar getiren sanatçılar, eserlerinde; sömürgecilik, oryantalizm, ekonomik eşitsizlik, toplumsal cinsiyet, kimlik politikaları, ayrımcılık, toplumsal şiddet, zorunlu göç, temsiliyet gibi güncel konulara odaklanıyor.

El yazmalarının modernliğe olan tarihsel yolculuğu

Tarihin en önemli keşifleri arasında yer alan matbaa, bilginin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlarken bilim ve sanat alanıyla sınırlı kalmayıp günlük yaşamda da ciddi dönüşümlere neden oldu. Matbaanın yaygınlaşmasıyla 19. yüzyılda etkisini kaybeden, 20. yüzyılda ise geniş kitleler için bir bilgi kaynağı olmaktan çıkıp koleksiyonerlerin ilgi alanına giren Osmanlı elyazması kültürünü yeniden gündeme taşıyan “Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler” sergisi,Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın zengin el yazması koleksiyonundan bir seçkiyle oluşturuldu. Elyazmalarının çok katmanlı dünyasını daha iyi anlamamıza olanak sağlayan sergi aynı zamanda Google Arts and Culture üzerinden çevrimiçi ziyaret edilebiliyor.

Bir Rüyanın İnşası: Arnavutluk Sanatında Toplumcu Gerçekçilik” sergisi 15 Kasım 2020, “Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür” sergisi 17 Ocak 2021 tarihine kadar Pera Müzesi’nde izlenebilir.

“Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler” sergisi 13 Şubat 2021 tarihine kadar İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde ücretsiz ziyaret edilebilir. Sergiyi Google Arts and Culture’da çevrimiçi ziyaret etmek için tıklayın.

edebiyathaber.net (20 Ekim 2020)

Süleyman Bulut’un Ben Buldum! adlı kitabı, Ergün Gündüz’ün çizimleriyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Birbirinden ilginç araştırma ve derlemelerinden tanıdığımız Süleyman Bulut, merak radarlarını bu kez bilim ve buluşlar tarihine çevirdi… Pek çoğunu ilk kez okuyacağınız 100 buluşun 100 kısa öyküsü Ben Buldum!’da.

Arşimet’in, suyun kaldırma kuvvetini bulduğunda, hamamdan fırlayıp, “Evreka! Evreka!” diye kendini sokağa atmasının öyküsünü duymayan yoktur. Böyle “Evreka!” anları pek çok buluşta yaşanmıştır aslında.

Telefonun bulunuş öyküsü sözgelimi; çoğumuz biliriz, ama cep telefonunun bulunuş öyküsünü hiç duyduk mu acaba?  Buna bilgisayarın, internetin, e-postanın, Facebook’un, WhatsApp’ın bulunuş öykülerini de ekleyebiliriz; elektriğin, oksijenin, DNA’nın, aspirinin, röntgenin bulunuş öykülerini de… Dünya’mızın yuvarlak olduğunu, döndüğünü ilk kim, nasıl buldu? Yaşını kim, çevresini kim hesapladı? Yine Dünya’mızın ilk oluşumu, yani doğuşu nasıl oldu? Ya küresel ısınmanın, sera gazlarının, ilk hava tahmininin öyküleri?..

Gündelik hayatımızı kolaylaştıran buluşlardan sonra buzdolabının, klimanın, tükenmezkalemin, blucinin, trafik ışıklarının, kedi kumunun “Ben Buldum!” anları nasıldı?

Ben Buldum

Tür: Araştırma

Sayfa sayısı: 232

Fiyat: 30,00 TL    

SÜLEYMAN BULUT, 1954 yılında, Konya’da, Beyşehir’in Tolca köyünde doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. İktisat okurken, rakamlardan çok harfleri sevdiğini fark edince yazmaya başladı. İlk ürünleri olan radyo oyunları İstanbul Radyosu’nda yayınlandı. Derlemeler yaptı. Yıllardır çocuklar için yazdı. Şimdilerde büyümeye çalışıyor, yetişkinler için yazarak…

edebiyathaber.net (20 Ekim 2020)

Sanatın kalbi İstanbul yepyeni bir dergiye kavuştu. İstanbul’un en özel sanat haberlerine ulaşabileceğiniz İstanbul Sanat Dergisi zengin içeriğiyle bayii ve kitapevlerindeki yerini aldı.

K – İletişim yayınları desteğiyle 2020 yılının son çeyreğinde sanatseverlere ‘merhaba’ diyen dergi ilk sayısı ile sanat çevrelerinin merceğine girmeyi başardı. Sanatın farklı alanlarına dair içerikleri özel röportaj ve haberlerle sunan İstanbul Sanat Dergisi, Türkiye’de koleksiyonerliği ‘Bir Tutkudur Koleksiyonerlik’ sözleriyle inceledi. Bu özel dosya haberde ülkemizin en saygın koleksiyonerlerinden Ahmet Merey kendi koleksiyonundan seçkileri paylaşırken hikayesini büyük bir samimiyetle anlattı. Bununla birlikte yine koleksiyoner Hasan Türel, Küratör Prof. Dr. Markus Graf ve Beyoğlu’nun sanat mekanlarında Art On’un kurucusu Oktay Duran ve ‘İnci Dizen Kız’ isimli ünlü tablolun koleksiyoneri Radi Dikici’de derginin konukları arasında yerini aldı.

SANATA DAİR HER ŞEY…

İstanbul Sanat Dergisi, İstanbul’daki sergileri de sayfalarına taşıdı. Pandemi sürecinden en çok etkilenen alan olan sanatın yeniden tutunmaya başladığı bu günlerde yeni dönemin ilk sergilerini detaylıca inceleyen dergi, bununla beraber en özel sanat haberlerine de yer verdi.

ÖZEL KONUKLAR…

Zorlu PSM Genel Müdürü Murat Abbas İstanbul Sanat Dergisi sayfaları aracılığıyla Zorlu’nun yeni dönemini, ‘Beraber olmayı çok özleyerek dönüyoruz’ sözleriyle anlatırken, bu yıl 57’ncisi gerçekleştirilen Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin afiş yüzü Fatma Girik, en içten duygularını dergi aracılıyla sevenlerine ulaştırdı. Fotoğrafçı Metin Türün ise ‘nü’ çalışmalarından oluşan ilk kitabı ve sanatını dergi okuyucularıyla paylaştı…
İstanbul Sanat Dergisi’nin Ekim & Kasım & Aralık sayısında resim, sinema, tiyatro, fotoğraf ve edebiyata dair içeriklere de kolayca ulaşabilir, alanında uzman isimlerin ilk defa yayınlanan köşe yazılarını soğuk sonbahar akşamlarında birer kahve eşliğinde büyük bir keyifle okuyabilirsiniz.

edebiyathaber.net (20 Ekim 2020)

Gilbert Achcar’ın “Halk İstiyor” adlı kitabının 2. baskısı, Sanem Öztürk çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Halk… istiyor”: Arap protestocuların 2011’den beri tekrarladığı sloganın bu kısmı, uzun zamandır bastırılmış olan demokrasi açlığını ortaya seriyordu. Öte yandan protestocular büyük toplumsal ve ekonomik sorunları da dile getiriyordu. Protesto hareketini İslamcı partiler başlatmamış olmasına rağmen, Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki yönetenlerin devrilmesini takip eden iktidar boşluğundan en çok onlar faydalandılar.

Arap dünyası denince akla ilk gelen düşünür ve eylemcilerden biri olan Gilbert Achcar, devam etmekte olan Arap İsyanı’nın toplumsal, ekonomik ve tarihsel arka planına ışık tutuyor ve geleceğe dair ihtimalleri ortaya koyuyor. Achcar, başlangıçtaki momentumdan faydalanmakta liberallerin ve solun neden başarısız olduğunu derinlemesine ve paha biçilmez bir kavrayışla araştırıyor ve İslamcı partilerin ülkelerinin içinde bulunduğu mevcut krizi aşmakta başarılı olup olamayacağını değerlendiriyor.

Sadece yeni değişim ve dönüşümlerin ortaya çıkardığı coşkuyu hissetmek için Arap Baharı olaylarını yayılmaya devam ederken izlemek ve bazı gelişmelerden heyecan duymak kolay. İç açıcı olmayan verileri göz ardı etmemek önemli olsa da, Achcar halen erken aşamaları yaşadığımızda ve halen açık olan pek çok farklı yol bulunduğunda ısrar etmekte haklı. Lib­ya’ya dair söylediği şey bütün bölge için geçerli: “Oyun henüz bitmedi.”
New Politics

edebiyathaber.net (20 Ekim 2020)

“Korkunç bir yıl geçmişti, yeryüzünde ismi olmayan dehşetten daha yoğun duyguların yaşandığı bir yıl. Pek çok olağanüstü olay ve işaret gerçekleşmişti; Veba’nın kara kanatları uzaklara, denizin ve karanın üstüne yayılmıştı.”

Salgın hastalıklar yüzyıllardır var, Poe’nun Gölge’si gibi peşimizde. Korunmak için yapmamız gereken aramıza mesafe, yüzümüze maske…

Gündelik hayatımızın bir parçası haline gelen maskeler tarihin birçok döneminde insanoğlunun hayatına girmiş. Boyalı karton, kumaş, plastikten yapılmış olan başkalarınca tanınmamış olmak için yüze geçirilerek kullanılan yapma yüz anlamına geliyor. Korunmak için özel olarak yapılan ve yüze geçirilen bulaşıcı hastalıklara karşı geleneksel korunma metotlarından biri olarak veba doktorlarının kullandığı gagalı maskeler en tuhaflarından biri. Altında bulunan baharat ve ıtriyat sayesinde havadaki pisliği temizlemeyi amaçlayan bu ilginç maskelerle salgına karşı bir nevi önlem almayı başarmışlar.

Maskenin tarihi oldukça eskilere dayanıyor. İnsanlık tarihi boyunca ritüellerde ruhlarla iletişime geçmek, tiyatroda karakter yaratmak ya da hiyerarşik düzeni yok saymak için kullanıldığı biliniyor. Günümüzde en eski maskelerin İsrail ve Batı Şeria’ya yayılan Judaen Dağları’nda bulunduğu ve yaklaşık dokuz bin yaşında olabileceği tahmin ediliyor. Bir nevi motivasyon aracı olarak kullanılan maskelerin aslında kendine has bir kişiliği de var: isteklere ulaşma, korkuları yenme, iletişim kurma, anlam üretme çabası gibi…

Çok eski yıllarda özellikle ölümün bilinmezliğine karşı duyulan merakla ruh ve beden arasındaki ayrımı anlamaya çalışan insanların doğayla ve atalarıyla maskeler aracılığıyla bağlantı kurmak istedikleri biliniyor. Kendilerinden çıkıp bir maskenin arkasına saklanarak bir çeşit kendinden öteye geçme isteğini gerçekleştirmeye çalışmaları karakteristik maskeleri beraberinde getirmiş. Afrika’da maskeler ahşap, seramik, kumaş, bronz ya da başka farklı materyallerden üretilir, doğal malzeme ve boyalarla süslenir. Maske yapan kişilerin ruh dünyasıyla temasta olduğu ve böylece maskeye çeşitli güçler aktarabilecekleri düşünülünce daha da mistik bir anlam kazanır. Maskeyi kullanan kişi artık kendi kişiliğine sahip değildir. Ruh maskeyi işgal etmiştir.  Bu amaçla kullanılan maskeler nesilden nesile aktarılır, bir gelenek olması sağlanır.  

Antik Yunan’da özellikle tiyatroda kullanılan maskeler oyunculara ayrı bir rahatlık ve role girmede kolaylık sağlar. Böylece birden fazla karakteri canlandırmak kolaylaşır. Mitolojik bir kahramandan, yaşlı bir adama dönüşmek maskeler aracılığıyla hiç de zor olmaz. Sesin daha geniş alanlara yayılmasına da yardımcı olduğu düşünülmektedir. Antik Mısır’da gördüğümüz maskeler ise daha çok ölüler ve ritüeller için kullanılmıştır. İnanışa göre ruh ölümden sonra yaşayacağı için bedenin korunması gerekir, bu yüzden mumyalama işlemi yapılmalıdır. Ruhun bedeni tanıyabilmesi için karakteristik bir maskeye ihtiyaç duyulur. Ölen kişi önemli biriyse ölüm maskesinin gösterişi de ona göre değişir. Kullanılan mücevher ya da malzemeler farklılaşır. Avrupa’da maskelerin kullanımı ise biraz daha farklıdır. Daha çok sınıf hiyerarşisine karşı bir meydan okuma olduğu düşünülmektedir. 13. yüzyıla ait olduğu bilinen bir belgenin Venedik’te maske kullanımından bahseden en eski belge olduğu tahmin edilmektedir. Bir gelenek haline gelen maskeler gelir dağılımındaki eşitsizliği yok ederken öte yandan bir çeşit flörtleşme yöntemi aracı da sayılır. Farklı gelir düzeyindeki insanlar gizliliğin tadını çıkarır, farklı etkinlikler aracılığıyla her şeyi rahatça konuşabilir hale gelirler. İnsanlar gerçek hayatlarında hangi sınıftan olursa olsun Venedik Karnavalı’nda farklı maskeler altında eşitlenir. Rahatça konuşur, fikirlerini söyleyebilir, flört edebilirler. Bu durum başlangıçta karnavalesk coşkusuyla eşitlikçi bir hava yaratır ancak bir süre sonra fazla özgürlük çöküş getirir. Yozlaşma ve ahlaki düşüş artınca maske yasaklanır.

Bugün yüzümüze takmadan sokağa çıkamadığımız medikal maskelerse daha yakın bir geçmişe sahip. 1867 yılında İngiliz cerrah Joseph Lister yara hastalıklarına Louis Pasteur’un tarif ettiği gözle görülmeyen mikropların sebep olduğunu ileri sürer ve bunlardan korunabileceğimizi göstermek için bazı yöntemler geliştirir. Eller, araç ve gereçler cerrahın soluduğu hava birer taşıyıcı durumundadır. Eller ve araç gereçler temizlenip mikroplardan arınırken solunan hava için iple bağlanan yüzü kaplayan gazlı bez parçası kullanılmaya başlanır. Böylece ilk yüz maskesi 1897 yılında hayatımıza girer.  Yüz maskesinin ameliyathane dışında bulaşıcı hastalıklardan korunmak amacıyla kullanması ise Mançurya Vebası ve 1918 İnfluenza pandemisi sırasında olur. Maske kullanımı o dönemde tıpkı bugünkü gibi herkes için zorunlu hale gelir.

Son günlerde maskesiz girilmez levhalarıyla karşılaşmaya alıştık. Yüzümüze rengârenk çeşitlerini takıyoruz ve günümüz şartlarında artık hayatımızın bir parçası oldukları kesin. Ancak ne kadar doğru kullanıyoruz, öneminin farkında mıyız bununla ilgili bazı sorunlarımız var gibi görünüyor. Sosyal ortamlarda mimiklerini kullanarak kendini ifade etmeye alışan birçok kişi için maske oldukça zorlayıcı bir malzeme. Ancak dünyanın genel durumuna baktığımızda maskesiz bir hayat da bu haliyle zor görünüyor.

Didem Erdiman – edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

Halk edebiyatı denilince aklımıza ilk gelen masallar mı olur? Sanırım evet. Masal deyince de çocuklar. Sanki sadece çocuklara anlatılırmış gibi. Oysa masallar her yaş içindir. Yaşamın herhangi bir dönemindeki kişi, masallardan kendine göre bir pay çıkarabilir. Rebeca J. Lukens ve arkadaşlarının kaleme aldığı “Çocuk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış” adlı kitapta da benzer ifadelerle karşılaşıyoruz. “Halk edebiyatına ait bir anlatının son ve nihai hâli diye bir şey yoktur. Halk masalları; insanoğlunun manevi tarihi, bir kültürün kendi içindeki bağlarını güçlendiren ve toplumu bir arada tutan unsur olarak görülür. Halk masalları insanın istek ve ihtiyaçlarının evrenselliğini ifade etmektedir.”

Geleneksel masallarda, üslup tekrar edilen ifadelere ve imgelere dayanır. Kısa ve uyaklı ifadeler. “Ayna ayna söyle bana/ var mı benden güzeli bu dünyada?” örneğinde olduğu gibi.

Tabi zaman değişiyor, dünya değişiyor, yaşam değişiyor. İnsan da değişiyor. Bizim dinleyerek büyüdüğümüz masalları bugünün çocukları aynı keyifle, şevkle dinlemiyorlar. Bizim sormadan-sorgulamadan kabul ettiğimiz sonuçları bugünün çocukları kabul etmiyorlar, saçma buluyorlar. O yüzden yeni şeyler söylemek gerek, yeni anlatılar, masallar oluşturmak gerek.

Aydın Balcı bunu gerçekleştirenlerden. Yine Lukens ve arkadaşlarının “edebiyat kimyasal elementler kadar kolay sınıflandırılamayacağından edebi eserleri kategorilere koymak güç iştir ve eserler, tek bir türe sığdırılmaya karşı daima direneceklerdir” deyişini kabul ederek, Balcı’nın yazdıklarını masal olarak  değerlendiriyorum. Yazara ait iki kitap var önümde. İlki “Yüzgeçli Yolcular.” Bir masala yakışır şekilde bir tekerlemeyle başlıyor kitap. “Ay taşıyım, vay taşıyım/ çöle düşmüş çay taşıyım./ Aslında çay da değil/ ben bir saray taşıyım. (…) Dedim yollar beller aşayım/ şehir şehir dolaşayım/ bu güzel masalları/ çocuklarla paylaşayım.” Yine bir masalda olması gerektiği gibi çok uzun zamanlar öncesine alıp gidiyor hemen okuru. “Ben diyeyim beş yüz, siz deyin bin yıl önce; ben diyeyim karşı dağın dibinde, siz deyin yamacında bir dere varmış.” Okurun/dinleyenin algısını açıp, dikkatini çekip alıp da bilinmeze götürüp kendi hayal dünyası ile baş başa bıraktığına göre gerisi de gelmeli artık. Öyle de oluyor. Su gibi akan bir anlatımla kendimizi derelerin, denizlerin içinde buluyoruz. Çünkü somon balıkları denizden ayrılmış, yıllar önce doğdukları dereye dönüyorlardı. Dereye sığamayıp denizlere açılmak isteyen kara balığın aksine dereye dönen balıklar. Fakat masal bu, hemen öyle kolay olmaz her iş. Onları bekleyen ayılar! Her defasında sevimlilikleri ile görmeye alıştığımız ayılar bu kitapta farklı karakterleriyle selamlıyorlar bizi. Açgözlü ayılar somonları yakalamak için tuzak hazırlıyorlar. Ama dedik ya, masal. İyiler mutlaka kazanmalı. Zaten Dünya onların varlığından ötürü dönmüyor mu? Derenin kendisi ve kelebekler, kaplumbağa, öteki hayvanlar örgütlenerek bir şekilde somonları kurtarmak istiyorlar. 

Neler olduğunu Aydın Balcı’nın anlatımından okuyun isterim. Anlatının tadı kaçmasın. Sinem Savaş’ın kitabı resimlediğini de ekleyerek geçelim “Uzak Dağın Kuşu”na. Kitabın adı kuşlu olsa da buram buram masal koksa da kapaktaki tilki ve yavrularının resmi, hevesimi bir anda kaçırdı. Sözüm kitabı resimleyen Fatma Karaoğlan’a değil tabi, kapak için bu tercihi yapan arkadaşa. Kitapları yayımlayan Parmak Çocuk Yayınları’na. Yeni baskıda bu tercihi gözden geçireceklerini umuyorum. Yine bir tekerleme ile açılıyor kitap ve sekiz ayrı masaldan oluşuyor. Sekiz masal sekiz ayrı dünya demek. Aydın Balcı’nın usta anlatımı ile diyar diyar geziyor okur. Bir AVM’de karşımıza çıkan Anka Kuşu, tilkilere kovuğunu açan kambur ağaç, madencilere kızan dev, avcının ağaçtan yontarak yaptığı kurt ve daha neler neler. Dedim ya her şey değişti, masallar da değişti diye. Bu değişime en güzel örnekler bu kitaplarda. Gelin görün ki masalların o havasını eklenen çizimler bir miktar kaçırıyor. Resim derslerinde yapılmış gibi çizimlerle resimlenmemeli kitaplar. Kitap resimlemenin farklı bir sanat olduğunun hepimiz farkındayız. Yazıyı, Aydın Balcı’nın kitaba başladığı tekerlemeden bir parçayla bitiriyorum. “… Her sandıkta kırk kitap/ Her kitapta kırk masal/ Oku, seç, beğen al/ Sekizini seçtim sizler için/ Ötekileri koydum geri/ Dedim. İşte bunlar en güzelleri.”

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

Onur Tatar’ın “Dijital Çağda Fotoğraf Sanatı” adlı kitabı A7 Kitap etiketiyle geçen yıl yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

İcat edildiği 19. yüzyılın ilk yarısından günümüze değin estetik ile yakın ilişki içerisinde olan bir sanattır fotoğraf. Duyularla algılanan ve güzeli konu edinen estetik ise dönemsel olarak değişiklik gösterir ve fotoğraf sanatı bu değişimden hayli etkilenir. Dijital teknolojilerin yaygınlaşarak yaşamın her alanına nüfuz ettiği estetik anlayışı da farklı bir evreye girdi. Bu kitap dijital tabanlı teknolojilerinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla adından bahsedilir hale gelen dijimodernizm ve bu dönemde metin formunda yaşanan köklü değişimin ortaya çıkardığı hipermetin kavramı bağlamında çağdaş fotoğraf estetiği anlayışında yaşanan dönüşümü sergilemeyi arzulamaktadır.

Hipermetin, başta bilişim alanını ilgilendiren ve günümüzün tüm kültürel ürünlerini etkisi altına almış bir kavram. Dolayısıyla hipermetin üzerine yapılan sayılı araştırmalar, kavramı bilgi teknolojileri ya da bilişim açısından ele alır. Bu araştırmalar, kavramın estetikle olan bağını kısmen göz ardı ederek, daha çok dijimodern dönemin kültürel ürünlerine odaklanır. Bu bağlamda kitapta; modernizm, postmodernizm ve hipermetinle ilişkilendirilen dijimodernizm, zaman-mekân ve gerçeklik algısı ayrıca süje üzerinden açıklanır. Her bir dönemin yarattığı metin formu, yarattığı estetik anlayışı ortaya koyacak biçimde fotoğraf örnekleri üzerinden tanımlanır.

edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

2020 Yunus Nadi Ödülleri sahiplerini buldu. Bu yıl 75’incisi düzenlenen yarışmada, 6 dalda 8 eser ödüle değer bulundu.

Öykü dalında 143, Roman dalında 99, Şiir dalında 112, Sosyal Bilimler Araştırması dalında 23, Karikatür dalında 67, Fotoğraf dalında 21 olmak üzere toplam 465 yapıtın değerlendirildiği 75’inci Yunus Nadi Ödülleri’ni kazananlar şu isimler oldu: “Şiir” dalında Gonca Özmen ve Mehtap Meral, “Roman” dalında Ömer F. Oyal, “Öykü” dalında Murat Çelik ve Kadri Öztopçu, “Sosyal Bilimler Araştırması” dalında Prof. Dr. Şaduman Halıcı, “Karikatür” dalında Önder Önerbay, “Fotoğraf” dalında ise Zehra Çöplü.

Bu yıl Yunus Nadi Ödüllerinde zorlu bir değerlendirme sürecinin ardından kararlarını veren seçici kurullar, toplam 465 yapıtı inceledi.

ŞİİR

75’inci Yunus Nadi Ödülleri’nin “Şiir” dalında Ataol Behramoğlu, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan, Turgay Fişekçi ve Eray Canberk’ten oluşan seçici kurulu, ödülün “Bile İsteye” adlı yapıtı ile Gonca Özmen ve “İncirin İçindeki Arı” yapıtı ile Mehtap Meral arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı.

KARİKATÜR

Karikatür Seçici Kurulu Metin Peker, Kamil Masaracı, Muhittin Köroğlu, Zafer Temoçin, Akdağ Saydut ve Murat Sayın’dan oluştu “Karikatür” dalındaki ödül Önder Önerbay’ın yapıtına verildi.

ÖYKÜ

“Öykü” dalında, Hikmet Altınkaynak, Sezer Ateş Ayvaz, Seval Şahin, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ve Murat Yalçın’dan oluşan seçici kurul ödülü, “Eve Dönmeyen Hayvan” adlı kitabıyla Murat Çelik ve “Kimsenin Bilmediği İnsanlar” adlı kitabıyla Kadri Öztopçu arasında paylaştırdı.

ROMAN

“Roman” dalında, Adnan Binyazar, İrfan Yalçın, Konur Ertop, Asuman Kafaoğlu Büke ve Zeynep Aliye’den oluşan seçici kurul ödülün “Gemide Yer Yok” adlı kitabı ile Ömer F. Oyal’a verilmesine karar verdi.

SOSYAL BİLİMLER ARAŞTIRMASI

Seçici kurulu Prof. Dr. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun, Prof. Dr. Barış Doster, Prof. Dr. Emre Kongar, Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Prof. Dr. Örsan Kunter Öymen ve Doç. Dr. Deniz Yıldırım’dan oluşan “Sosyal Bilimler Araştırması” dalında ödülün sahibi ise “Yüzellilik Gazeteciler” adlı araştırma dosyasıyla Prof. Dr. Şaduman Halıcı oldu.

FOTOĞRAF

İsa Çelik, Coşkun Aral, Garbis Özatay, İbrahim Yıldız ve Dr. Ersin Turan’dan oluşan seçici kurul tarafından belirlenen “Fotoğraf” dalındaki ödülün sahibi de Zehra Çöplü oldu.

75’inci Yunus Nadi Ödülleri, pandemi şartları da dikkate alınarak kasım ayında gerçekleşecek törenle sahiplerine verilecek.

edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

Mahir Ünsal Eriş’in yeni romanı Diğerleri Karakarga Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Babaannesi Sacide’ye “Sabah ezanı okundu mu cinler, ecinniler, iblisler, koncoloslar, gulyabaniler hep uyumaya çekilir,” diye öğretmişti. “Musibet âleminin aydınlıkta gözü görmez. İnsan etinden kirlenmesinler diye gidip yatarlar.”

Mahir Ünsal Eriş’in yeni romanı Diğerleri Karakarga Yayınları etiketiyle kitabevi raflarındaki yerini aldı. Bir önceki kitabı Öbürküler’de olduğu gibi yazarın anlatımına M.K. Perker’in birbirinden özel çizimleri eşlik ediyor.

Bu tekinsiz ve bir o kadar sürükleyici hikâyede bambaşka hayatlardan çıkıp gelmiş insanlar bir araya geliyor, bizleri zamanın ve aklın sınırlarının ötesinde bir yolculuğa çıkarıyorlar.

Bir seferinde durup dururken “Ben onların aramızda yaşadığına inanıyorum,” demişti Artin Bey, “Hatta, yanlış anlamayın, eminim bundan”. Sacide boş bulunup “Kimin?” diye soruverince ihtiyar, işaret parmağıyla yukarıyı gösterip, “Diğerleri,” diye yanıtlamıştı.

Diğerleri, sonsuz olasılıklarla dolu ve sınırları her geçen gün genişleyen evrende gerçeğin ne olduğuna nasıl karar vereceğimize 70’ler Türkiye’sinden bir bakışla yanıt ararken Kemal Tahir’e de bir saygı duruşunda bulunuyor.

Artin Bey : “Kâinat çok büyüktür kızım. İnsanın cüzi aklının alamayacağı kadar büyük. Ve onda çok tuhaf, çok alelacayip şeyler cereyan eder. Bizim şu üzerinde yaşayıp öldüğümüz dünya küresi kâinatın azameti düşünüldüğünde fezada bir toz zerreciği miktarında bile hesap edilmez. Hal böyleyken gözümüzün gördüğü şuncacık şeyin tek hakikat olduğunu düşünmek hangi akla sığar?”

Mahir Ünsal Eriş’in yazdığı, M.K. Perker’in çizimleriyle eşlik ettiği Diğerleri Karakarga Yayınları’ndan çıktı.

Arka kapak yazısı:

Gece tıkırtıları, uykuları kaçanlar, endişeden ya da heyecandan uyuyamayanlar, çatı katlarında bir işler çeviren ihtiyarlar, iyi kalpli kasabalı gençler, eski mahalleliler, hevesli mektepli kızlar ve devrimci hayaller…Diğerleri, 70’ler Türkiye’sinde, İstanbul’da kendi halinde bir mahallede, eski bir konakta hayatın bir araya getirdiği Sacide ve Cahide’nin, Hayganuş ve Artin Bey’in, Kamuran’ın ve bu hikâyeye tam orta yerinden dahil olan “diğerleri”nin hem ağlatan hem kahkahalar attıran bir romanı.

edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

Oktay Emre’nin “Toplu Oyunlar I” adlı kitabı Arketip Kitap etiketiyle yayımlandı.

Önsöz’den:

“Birbirleriyle anlamsal olarak bütünleşen iki oyun okuyacaksınız, dünyayı kederli bir yer olarak gören bir yazarın, oyun metinlerinden aldığı kişileri başka duraklarda, bildikleri replikleri ellerinden alınmış biçimde karşımıza çıkaracağı oyunlar.  Kurmacanın sınırını eğer gerçekliğin başladığı yer çiziyorsa burada bu sınırların karıştığı bir bölgede kendi yönelimlerini başka bir mekanda hiçbir zaman bulamayacak, insan varoluşunun zalim, kötücül alanında dolaşacak teatral figürlerin, sustukları yerden başlatılan seslerine tanık olacaksınız. Her şey olup bittikten sonra, kendi oyunlarındaki yazgıları tamamlandıktan sonra onları bir başka mekana çağıran yazar, son rezerv olarak kurduğu bir çeşit distopik Maconda’da Brecht’in, İbsen’in, Shakespeare’in, Sofokles’in figürlerini Sezuan’ın İyi İnsan’ındaki temel kalıpta- iyi bir insan bulmak için yeryüzüne gelen tanrılar- birleştirir…”

Süreyya Karacabey

edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

Reha Çamuroglu, “Alevi ve Bektaşi Tarih Yazımını Yeniden Düşünmek” üzerine konuşacak. Yalçın Çakmak’ın gerçekleştireceği söyleşi çevrimiçi yapılacak.

Yalçın Çakmak, 22 Ekim Perşembe günü Reha Çamuroğlu ile “Alevi ve Bektaşi Tarih Yazımını Yeniden Düşünmek” üzerine söyleşecek. Söyleşi, Yalçın Çakmak ile Kıymık Youtube kanalından yayınlanacak. 

Youtube’da yayınlanacak olan söyleşi 20:30’da başlayacak. 

Kaynak: GazeteDuvaR (19 Ekim 2020)

Jerome K. Jerome’un Bir Kayıkta Üç Kafadar adlı romanı, Selçuk Işık çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

The Guardian’ın tüm zamanların en iyi 100 romanı listesinde yer alan Bir Kayıkta Üç Kafadar, klasik bir mizah başyapıtı.

Bir sürü hastalıktan mustarip olduğunu düşünen üç İngiliz beyefendisi ve bir de köpek, hava değişiminin kendilerine iyi geleceğini düşünüp günlük hayatın koşuşturmacasından biraz uzaklaşmak isteyince kayık kiralayıp Thames Nehri’nde iki haftalık, dinlendirici bir gezintiye çıkmaya karar verirler. Fakat bu gezi planladıkları kadar dinlendirici olmayacak, abartmaktan hiç tasarruf etmeyen balıkçılar, kendini beğenmiş buharlı tekneler, güvenilmez hava tahminleri, bir türlü açılmayan konserveler, çeşitli talihsizlikler ve maceralarla karşı karşıya geleceklerdir.

The Guardian’ın tüm zamanların en iyi yüz romanı listesinde yer alan, yayımlandığı ilk yirmi yıl içinde, dünya çapında bir milyondan fazla basılmasının yanı sıra sinemaya, radyoya, tiyatroya uyarlanan Bir Kayıkta Üç Kafadar, tekrar tekrar dönüp okumak isteyeceğiniz bir mizah başyapıtı.

#dünyaklasikleri #ingilizklasikleri #mizah #gezi #thamesnehri

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Jonathan Swift: Gulliver’in Seyahatleri, Oscar Wilde: Yalnız Sıkıcı İnsanlar Kahvaltıda Parıldar, Laurence Sterne: Duygusal Bir Yolculuk, Franz Kafka: Bir Köpeğin Araştırmaları, Roald Dahl: Oswald Amcam

Tür: Roman

Sayfa sayısı: 224

Fiyat: 17,50 TL  

JEROME ­K.­ JEROME,­ 1859’da, ­İngiltere’de ­doğdu.­ Babası­ ve­ annesinin ­ölümünün­ ardından,14 yaşında­ okuldan ­ayrılmak ­zorunda ­kaldı­ ve­ sırasıyla­ demiryolu­ memurluğu, ­öğretmenlik, aktörlük­ ve­ gazetecilik­ yaptı.­ İlk­ kitabı­ On theStage – and Off­ (Sahnede­­ ve­ Değil)­ 1885’te­ yayımlansa ­da,­ ona başarıyı ­getiren­ The Idle Thoughts of an Idle Fellow­ (Aylak­ bir­ Adamın­ Aylak­ Düşünceleri)­ ve ­Bir Kayıkta Üç Kafadar­ romanları­ oldu;­ bu­ iki­ kitap ­birçok­ dile­ çevrildi.­ Onların­ sağladığı­ finansal­ güvenceyle­ kendini ­büsbütün­ yazmaya­ adadı,­ romanlarının­ yanı­ sıra­ denemeler,­ oyunlar­ kaleme­ aldı.­ Mark ­Twain­ ve ­Bret­ Harte­ gibi­ yazarların­da­ katkıda bulunduğu­ The Idler ­adlı­ aylık derginin yayımlanmasına yardım­ etti­ ve ­beş ­yıl­ boyunca­ onun editörlüğünü­ yaptı.­1927 ­yılında­ Northampton’da ­öldü.

SELÇUK ­ IŞIK,­ 1986’da­ Çankaya’da­ doğdu.­  Çanakkale­ Fen­ Lisesi’ni ­bitirdikten ­sonra Marmara ­Üniversitesi­  İngilizce ­İşletme ­Bölümü’nde ­İngilizceyi ­yetkin­ şekilde­ öğrenen­ Işık,Jerome­ K.­ Jerome’un ­yanı­ sıra ­Paul­ Anderer, ­Ernie­ Trory,­ Henry­ David ­Thoreau,­ Charles­ Dickens­ gibi­ yazarların­ eserlerini dilimize ­kazandırmıştır.

edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

Dominique Demers’in yazdığı, Tony Ross’un resimlediği “Bayan Charlotte’un Maceraları” dizisinin üçüncü kitabı Acayip Bir Bakan, 8 ve üzeri yaş grubu için Tuğçe Özdeniz çevirisiyle Can Çocuk Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Bayan Charlotte’un Maceraları” dizisiyle dünya çapında üne kavuşan Kanadalı yazar Dominique Demers, en sevilen kitaplarıyla Türkiye’de okurla buluşmaya hız kesmeden devam ediyor! Üçüncü kitap Acayip Bir Bakan şimdi Can Çocuk etiketiyle raflarda!

Bayan Charlotte, arkadaşları Leo ve Marie’ye kavuşmak üzere yola koyulur. Tren istasyonunun bilet gişesine heyecanla koşarken kendi valizi yerine yanlışlıkla Başbakan’ınkini alınca planları tepetaklak olur. Çocukların eğitimiyle ilgili yeni politikasını açıklayacak olan Başbakan’ın valizi önemli belgelerle doludur.

Bayan Charlotte, kendisine bakanlıkta bir görev teklif edileceğinin hayaliyle, Başbakan’ı bulup valizini teslim etmek üzere harekete geçer.

Yol boyunca başından macera hiç eksik olmayan Bayan Charlotte, Başbakan’ın yerine sıra dışı bir konuşma yapınca hem medyanın hem de gizli servisin dikkatini çeker. Her yerde aranan Bayan Charlotte’un şu sıkıcı yeni eğitim politikasıyla ilgili de yorumları olacaktır.

“Yeni Öğretmen” ve “Gizemli Kütüphaneci”yle çok sevilen Bayan Charlotte’un Maceraları dizisi hız kesmeden devam ediyor! Elbette yine Tony Ross’un muhteşem resimleriyle…

 ***

Bayan Charlotte hiçbir şeyi başkaları gibi yapmayan yaşlı bir kadın. 

Yeni Öğretmen’de öğrencilerine spagettiyi cetvel olarak kullanmayı öğretiyor, 

Gizemli Kütüphaneci’de kitapları rafa renklerine göre diziyor.

Bayan Charlotte’un tam bir zırdeli olduğunu düşünen çok insan var, çünkü çakıl taşı Gertrude’la konuşuyor. 

Fakat birçok okulda, şehirde ve ülkede, Bayan Charlotte’u tanıma şansı bulan çocuklar artık diş fırçalarıyla sohbet ediyor

ya da sırlarını bir çakıl taşına anlatıyor.

Bayan Charlotte daha önce hiç buna benzer bir açılış törenine katılmamıştı. 

Ne yapması gerektiğiyle ilgili en ufak bir fikri yoktu. Ama ne yapmak istediğini biliyordu.

Hep bir şarkıcı olmanın hayalini kurmuştu. Ne yazık ki şarkı söylerken detone oluyordu

ve sesi vıraklayan bir karakurbağası gibi çıkıyordu.

‘Bir şarkıyla başlamak istiyorum,’ diye içinden geldiği gibi girdi söze.

‘Olamaaaz! Lütfen biri bize yardım etsin!’ diye düşündü Gustave-Aurèle.

İletişim direktörünün yüzündeki telaşlı ifadeyi gören Bayan Charlotte,

böyle bir açılış törenine şarkı söyleyerek başlanmayacağını anladı.

‘Sadece şakaydı,’ dedi telafi etme girişiminde bulunarak.

Dominique Demers

1956 yılında Quebec, Kanada’da doğan Dominique Demers, lisansüstü ve doktora eğitimini çocuk edebiyatı alanında tamamladı. Çocuklar, gençler ve yetişkinler için kaleme aldığı çok sayıda kitabı var. Bayan Charlotte’un Maceraları dizisiyle dünya çapında üne kavuştu. Demers Montreal’de yaşıyor ve yazmaya devam ediyor.

edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

Vişegrad ülkeleri sinemalarından örneklerin sunulacağı “Vişegrad Düşleri” başlıklı program 22 Ekim – 1 Kasım tarihleri arasında İstanbul Modern Sinema’da izleyiciyle buluşuyor

İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg AŞ’nin katkıları ve Polonya Cumhuriyeti başkanlığındaki Vişegrad Dörtlüsü (Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya) işbirliğiyle, bu ülkelerin sinemalarından bir program sunuyor.

Vişegrad Film Günleri’nin beşincisi olarak gerçekleşen seçkideki dokuz film, ortak coğrafya ve kültüre sahip dört ülkenin Holokost’tan Komünizm’e paylaşılan tarihin izlerini, geçmişten bugüne taşıdıkları düş ve düş kırıklıklarını, günümüz toplumlarının sosyal gerçekçi karmaşasını farklı dönem ve hikâyeler üzerinden inceliyor.

Jüpiter’in Uydusu’nda (2017), ormanlık alandan kaçarken vurulan Suriyeli bir mülteci, mucizevi bir şekilde yerçekimine karşı koyarak havada yükselebilme gibi doğaüstü bir güce sahip olur. Jüpiter’in Uydusu, günümüz Macar toplumunun sağcı politikalarını fantastik bir lensle izlerken, 1945 (2017) western türünü tersten yorumlayarak toplumun soykırım geçmişiyle, savaş günahlarıyla, ölümle hesaplaşma hikâyesini anlatıyor.

Programda Çek sinemasından Jan Svěrák imzasını taşıyan ve En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre ve Oscar ödüllerini alan Kolya (1996) da yer alıyor. Film, 1989 yılında, o zamanki adıyla Çekoslovakya’da komünist rejimi sona erdiren Kadife Devrim sırasında geçiyor. Devlet Filarmoni Orkestrası’ndan emekli bir çellocunun yolu Rus bir anne oğul ile kesişir ve ortaya iç ısıtan, trajikomik bir hikâye çıkıyor.

Kieślowski’nin başyapıtı restore edilmiş kopyasıyla programda

Avrupa sanat sinemasının başyapıtlarından Krzysztof Kieślowski’nin, Veronique’in İkili Yaşamı (1991), Fransa ve Polonya’da birbirinden farklı yaşam süren iki genç kadın Veronique ve Weronika’nın paralel hayatlarını kurgularken, ruh ikizliği, mistisizm ve özlem üzerine büyülü bir film. Seçkideki diğer Polonya filmi, Yüz (2018), Swiebodzin kentinde dünyanın en büyük İsa heykelinin yapımında geçirdiği kaza sonucu yüz nakli geçiren bir adamın dramını anlatırken, modern Polonya’nın karanlık tarafına gerçekçilik ile fantezi komedi arası bir tonda bakıyor.

Türkiye’de ilk kez gösterilecek

Programda yer alan Polonya sinemasından iki yeni filmin de Türkiye prömiyeri İstanbul Modern’de gerçekleşiyor. İlki, terapiye katılan bir grup insanın hayatlarından kesitlere odaklanan dram, Kaybedecek Bir Şey Yok (2019), İstanbul Modern’in üyelerine özel çevrimiçi gösterildikten sonra program kapsamında sinemada gösteriliyor. Yine ilk kez gösterilecek olan 2019 yapımı Lejyonlar ise Polonya’nın Çar Rusyası’ndan kurtuluş mücadelesi üzerine bir hikâyeye odaklanıyor.

Türkiye’de ilk kez gösterilecek olan bir diğer film de Slovak yapımı Eva Nová. Belgeselleriyle tanınan yönetmen Marko Skop’un ilk kurmacası olan ve Slovakya’yı Oscar yarışında temsil eden dramı, bir zamanlar ünlü bir oyuncu olan Eva’nın oğluyla yeniden barışma çabalarını konu alıyor.

FİLM PROGRAMI

LEJYONLAR , 2019
01 Kasım, 14.30

Yönetmen: Dariusz Gajewski
Oyuncular: Sebastian Fabijanski, Bartosz Gelner, Wiktoria Wolanska

Yeni dönem Polonya sinemasının en pahalı yapımlarından biri olan Lejyonlar, Polonya’nın Çar Rusyası’na karşı verdiği özgürlük mücadelesi sırasında geçiyor. Fon, askerlerin dünyasında geçen politik bir resimle kaplıysa da, Lejyonlar’ın asıl hikâyesi Çar ordusundan firar etmiş asker kaçağı Józek ile istihbarat ajanı Ola ve nişanlısı arasındaki aşk üçgeni. Gerçek lejyonerlerin anılarına dayanılarak yazılan bu tarihi epik filmin en görkemli sahnelerinden birisi Rokitna Muharebesi’ne adanmış.

KAYBEDECEK BİR ŞEY YOK , 2019
24 Ekim, 14.30
Yönetmen: Kalina Alabrudzinska
Oyuncular: Zuzanna Pulawska, Michal Surosz, Piotr Pacek

Dünyanın sayılı sinema okulları arasında sayılan Łódź Film Okulu’nun son yapımlarından biri olan Kaybedecek Bir Şey Yok, terapiye katılan ve mutsuzluktan muzdarip bir grup insanın hayatlarından kesitlere odaklanıyor. Terapiye gelenler kadar terapistin de kendisiyle ilgili yeni açılımlar yaptığı dram, odağına aldığı karakterler yoluyla yalnızca kişisel meselelerle değil Polonya’nın güncel politik konularına, modern insan-doğa çıkmazına da işaret ediyor.

YÜZ, 2018
22 Ekim, 12.00 ; 24 Ekim 12.00
Yönetmen: Malgorzata Szumowska
Oyuncular: Mateusz Kosciukiewicz, Agnieszka Podsiadlik, Malgorzata Gorol

Yüz, trajik bir kaza geçirdikten sonra tarihe “yüz nakli olan ilk Polonyalı” olarak geçen bir adamın kara komedi hikâyesi. Jacek yaşadığı küçük kasabada, dünyanın en büyük İsa heykelinin yapımında çalışırken düşüp yüzünden ağır yaralanınca, hayatı alt üst olur. Öte yandan, hastaneden çıktıktan sonra kasabadaki Katoliklerin ve medyanın farklı yüzü ortaya çıkacaktır. Film, 2018 yılında Berlinale’de Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülmüştü.

VÉRONIQUE’NİN İKİLİ YAŞAMI, 1991

22 Ekim, 14.30; 25 Ekim 12.00
Yönetmen: Krzysztof Kieslowski
Oyuncular: Irène Jacob, Wladyslaw Kowalski, Halina Gryglaszewska

Ruh ikizliği, mistisizm ve özlem üzerine olan bu şiirsel hikâye, Kieslowski’nin başyapıtlarından. Franza ve Polonya’da birbirinden farklı yaşam süren iki genç kadın vardır: Veronique ve Weronika. Kan bağları yoktur, hiç tanışmamışlardır ama fiziksel olarak aynılardır ve tuhaf bir şekilde de birbirlerinin varlıklarından haberdarlardır. En önemlisi, inanılmaz güzel sesleri ve müzik yetenekleri vardır. Bir diğer aynılıkları da, kalplerindeki bozukluktur. Tüm oyuncuların muhteşem olduğu filmin büyüsü, iki karakteri de harika canlandıran ve Cannes’da “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü alan Irène Jacob’tur.

JÜPİTER’İN UYDUSU, 2017
22 Ekim, 17.00 ; 25 Ekim 14.30
Yönetmen: Kornél Mundruczó
Oyuncular: Merab Ninidze, Zsombor Jéger, György Cserhalmi

Cannes Film Festivali’nde yarışan bu Macar filminde ormanlık alandan kaçarken vurulan Suriyeli bir mülteci, mucizevi bir şekilde yerçekimine karşı koyarak havada yükselebilme gücüne kavuşur. Günümüz Macar toplumunun sağcı politikalarını büyülü gerçekçilik gibi ters bir tarzla inceleyerek adeta bir süper-kahraman hikâyesi sunan filmin görsel dili de yönetmenin tabiriyle “Budapeşte’de her gün hissettiğim kaos, gerilim ve baskıyı yansıtıyor.” Biz ise filmin sonunda “ahlak nedir?” sorusuyla baş başa kalıyoruz.

1945, 2017

29 Ekim,14.30 ; 1 Kasım 12.00
Yönetmen: Ferenc Török
Oyuncular: Péter Rudolf, Bence Tasnádi, Tamás Szabó Kimmel

Bu vicdan hikâyesi, Holokost’un hemen ertesinde kırsal bir Macar kasabasında geçiyor. Bir gün ellerinde bavullarla iki Ortodoks Yahudisi trenden iner ve bu haber kasabaya hemen yayılır. 1945 yılında savaş daha yeni bitmiştir ve Yahudi komşularının gönderilmesinden sonra onların el konulan topraklarına ne olacağı konusu kasaba sakinleri arasında büyük bir gerginlik yaratmaktadır. Aynı zamanda o gün tüm kasaba düğün hazırlığındadır. Sinematografisi ve siyah beyaz paletiyle etkileyici bir görselliğe sahip olan film, hassas konusuna taze bir bakış açısıyla, zekâ dolu bir noktadan yaklaşıyor.

EVA NOVÁ, 2015

31 Ekim, 14.30
Yönetmen: Marko Skop
Oyuncular: Emília Vásáryová, Milan Ondrík, Anikó Varga

Türkiye’de ilk kez gösterilecek olan Slovak yapımı Eva Nová, belgeselleriyle tanınan yönetmen Marko Skop’un ilk kurmacası. Slovakya’yı Oscar yarışında temsil eden dramın merkezinde, bir zamanlar ünlü bir oyuncuyken, alkolizmle beraber acıbir hayata düşen Eva’nın oğluyla yeniden barışma çabalarını konu alıyor. Bir yandan bağımlılığıyla mücadele eden Eva’nın bir yandan da geçmişindeki hatalarla yüzleşmesi ve kendisinin en iyi versiyonunu oynaması gerekiyor. Başrolde, oyunculuğuyla göz dolduran Emilia Vasaryova var.

BÖLÜNÜRSEK DÜŞERİZ, 2000
29 Ekim, 17.00; 31 Ekim, 12.00
Yönetmen: Jan Hrebejk
Oyuncular: Bolek Polívka, Csongor Kassai, Jaroslav Dusek

Yolları ve ilişkileri Nazi Almanyası’nın işgaliyle birlikte değişen üç arkadaşa odaklanan film, bir tür hakikat veya uzlaşma hikayesi değil. Josef ve Maria çifti komşunun komşuyu sattığı, kaosun, şüphenin, belirsizliğin kol gezdiği günlerde, Yahudi olan arkadaşlarını erzak dolabında gizlemeye karar verirler. Bu büyük sırla hayatları tehlikeye girecektir. Çekya’nın Oscar adayı olan film, Holokost geçmişine dair ahlak dersi vermek yerine, sıradan karakterlerinin başından geçenleri kara komedi tadında aktarıyor.

KOLYA, 1996

29 Ekim, 12.00; 31 Ekim 17.00
Yönetmen: Jan Sverák
Oyuncular: Zdenek Sverák, Andrey Khalimon, Libuse Safránková

1997 yılında Yabancı Film Dalında En İyi Film ödülünü kazanan, Çekya sinemasının en sevilen klasiklerinden Kolya, artık yaşını almış, Devlet Filarmoni Orkestrası’ndan emekli çellocu Luka ile yolu bir şekilde kesişen Rus bir anne ve beş yaşındaki oğlu Kolya arasında geçen sıcak bir öykü. 1989 yılında, o zamanki adıyla Çekoslovakya’da komünist rejimi sona erdiren Kadife Devrim sırasında geçen bu insani, trajikomik filmin başrolü, yönetmenin aynı zamanda babası da olan Zdeněk Svěrák’a ait.

edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

İbrahim Müteferrika’dan sonra ülkemizdeki matbaacılık tarihinin 150 yıllık gelişimine önemli katkılar sağlayan Ebüzziya Tevfik Bey’in kurucusu olduğu Matbaa-i Ebüzziya çalışmalarının yer aldığı “Kültür ve Sanat Hayatımızda Ebüzziya Ailesi” sergisi Kazlıçeşme Sanat’ta açıldı.

‘Matbaa-i Ebüzziya’nın kurucusu olan Ebüzziya Tevfik Bey’in kişisel çalışmalarının ve 1881’den 1949 yılına kadar devam eden Ebüzziya Ailesi’nin matbaacılık serüveninin tüm detaylarıyla anlatıldığı “Kültür ve Sanat Hayatımızda Ebüzziya Ailesi” sergisi Zeytinburnu Kazlıçeşme Sanat Merkezi’nde ziyarete açıldı. Türkiye’nin 150 yılına tanıklık eden Ebüzziya ailesinin İSAM Kütüphanesi tarafından araştırmacılara açılan zengin arşivi ve aile üyelerinden derlenen kişisel koleksiyonları bir sergiyle ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Zeytinburnu Belediyesi tarafından Kazlıçeşme Sanat Merkezi’nde prömiyerini yapan “Kültür ve Sanat Hayatımızda Ebüzziya Ailesi” sergisi, 27 Aralık 2020 tarihine kadar sanatseverlerle buluşacak. Sergi Pazartesi günleri haricinde haftanın altı günü 10.00 – 17.00 arası ziyaret edilebilecek.

MATBAACILIĞIN TEMEL TAŞLARI

Zeytinburnu Kazlıçeşme Sanat Merkezi’nde düzenlenen özel bir program ile prömiyeri gerçekleştirilen sergiye, Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Coşkun Yılmaz, Ebüzziya Tevfik Bey’in oğlu Talha Ebüzziya, torunları Yasemin Ebüzziya ile Cemre Ebüzziya ve çok sayıda sanatsever katıldı. İbrahim Müteferrika’dan sonra basın, yayın ve matbaa alanlarında pek çok yeniliği ülkemize yansıtan Ebüzziya ailesinin 150 yılı aşkın matbaacılık çalışmaları, “Kültür ve Sanat Hayatımızda Ebüzziya Ailesi” sergisine tüm detaylarıyla yansıtıldı. Ömer Faruk Şerifoğlu’nun küratörlüğünde yaklaşık bir aylık yoğun bir çalışmayla hazırlanan sergi, matbaacılık sektörünün yanı sıra ülkemizin yakın kültür tarihine de ışık tutuyor.

BAŞKAN ARISOY: “TÜRKİYE’NİN 150 YILINI ÖĞRENMEK İÇİN EMSALSİZ BİR İMKÂN”

Sergi açılışında söz alan Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy konuşmasında, “Ebüziyya ailesinin 150 yıllık hikâyesini burada sizlerle buluşturmaya çalıştık. Ebüziyya Tevfik bey ile başlayan, hüzünleri ve sevinçleri ile dört kuşak boyu süren bu hikâye, Türkiye tarihinde önemli bir dönemi kapsamaktadır. Ebüzziya ailesi hem memleketin kaderinde söz sahibi olmuş, hem de memlekette kader birliği yapmış bir ailedir. O yüzden bu hikâyeyi takip etmek Türkiye’nin 150 yılını öğrenmek için emsalsiz bir imkândır. Çanakkale’de ve milli mücadelede gösterdiği fedakârlıklarının bir benzerini de sulh zamanında vatanın kalkınması için gösteren Ebüzziya Tevfik bey ve oğulları, Talha Ebüzziya’ya, torunu Ziyad Ebuzziya’ya ‘bir milletin ancak gelenek, görenek ve inançlarına önem vererek geliştireceği’ fikrini miras bırakmıştır. Basım yayın ve matbaa alanlarında birçok yeniliği Türkiye’ye getiren bu sanat dostu aileye hazırlayıp yayınladığı takvim adeta bir Türkiye ve dünya günlüğü halini almıştır.” ifadelerine yer verdi.

edebiyathaber.net (19 Ekim 2020)

Ç o k   O k u n a n l a r